Bir ay oldu olmadı, Fransa’da lise öğrencilerinin protestosu birkaç gün içinde toplumsal bir itiraza dönüştü. Haklılıklarını tartışmayacağım; yerden göğe haklılar, her ne olursa olsun.

Bizdeyse devlet, haksız, hukuksuz hatta hadsiz bir uygulamayla Kültür Bakanlığı’ndan yapım desteği alan bir belgeseli reddetti ve verdikleri parayı faiziyle (faiz haramdır) geri aldı. Konuyu hatırlatmakta yarar var.

Yönetmen Bingöl Elmas, Kapadokya’da gelenekselleşen ama artık yıkıntı halinde kaderine terk edilen Şiirli Oda için bir belgesel çekmeye karar verdi. Gerekli bilgi ve belgelerle Kültür Bakanlığı’na destek için başvurdu. Filmini çekti, süresinden önce teslim etti ama “iyi saatte olsunlar” telefonda farklı, belgelerde farklı gerekçelerle belgeseli reddederken verilen (cüzi bir miktar aslında) desteği faiziyle istedi ve aldı. 

Şiirli Oda’nın İzinde belgeseli, bir açıdan bakınca Kapadokya’nın ne denli bozulduğunun, elimizden kayıp gittiğinin de belgesi aslında. Peribacaları arasına yollar açılması, büyücek olanlarının otele çevrilmesi, korunmaması, kültür varlığı ve toplumsal hafıza olarak değil de rant kapısı olarak görülmesi, (Bakanlık yetkilileri de içlerinde) kimsenin kabul edeceği bir şey değil. Yani, verilen desteğin geri çekilmesinden öte, yasaklama ve sansür üzerinde durulmalıdır.

Tünel Meydanında…

Bağımsız Sinemacılar (aslında ağırlıklı olarak belgeselciler) bu durumu protesto etmek için Tünel Meydanı’nda toplandı. Her bir sinemacıya on polis düşüyordu. Ve tabii, akla hemen güvenlik kuvvetlerinin toplumsal protestolara gönderilmesiyle açık kalan ve hiç değinilmeyen suç ve suçlulara gün doğması geldi. Sinemacılar beklendiği kadar kalabalık değildi, toplumun diğer kesimlerinden dayanışma amaçlı bile olsa kimse gelmemişti. Sinema sendikaları, oyuncuları, meslek birlikleri, dernekler neredeydi? 

Nazilerin herkesi derdest edip imha odalarına gönderdiğinde sesini çıkarmayan kişinin “Önce Yahudileri götürdüler, Yahudi değildim, itiraz etmedim. Sonra komünistleri götürdüler, yine sessiz kaldım. Beni götürürlerken itiraz edecek kimse kalmamıştı” sözleri gibi acı bir durumu paylaştığımızı söylemeliyim. 

“Kaldırmadıkça başlarımızı…”

“…sefaletimiz bitmez” diyordu Brecht. Hepimizin başkaldırıya ihtiyacı var ve hepimiz de çok iyi biliyoruz ki, bedava peynir sadece tuzakta bulunur. Türkiye, sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik, kültürel sorunlar içerisinde debeleniyor. Barınma, beslenme, eğitim ve sağlık sorunları da her geçen gün büyüyor. Siyasal iktidar, yıllardır söylediği gibi enflasyonu düşürme peşinde… Şimdilerde buna bir de savunma sanayii, yani silahlanmayı ekledi, bir de Uzay Fuarı nedeniyle uzaya gitmeyi, Ay’a yumuşak inmeyi. Evet, “herkes biliyor geminin su aldığını”, her yerde, her alanda küçük çaplı da olsa eylemler yapılıyor (tabii, yine her eylemciye üç-beş polis düşüyor, sivil görevlilerle daha da fazla…). Aynı anda, her yerde hep birlikte yükseltsek itirazlarımızı (hem polis de yetiremezler ya da zaten polis devleti olduk, istihdam yaratılmış olur). Ya da, ya da, en iyisi her sektör kendi alanındaki mücadeleye katılsa… O zaman ne Kültür Bakanlığı film yasaklayabilir ne de sansürleyebilir. Belki de demokrasiye bir adım daha yaklaşmış oluruz. 

Belgesel sinema sansürlenemez!