Hiç şüphesiz 2010’lu yıllardan itibaren hayatımıza giren Yunan Yeni Dalgasının öncülerinden olan Yorgos Lanthimos, o zamandan şimdiye dek çektiği filmlerle genel anlamda bir Kubrick olmadığı çok açık olsa da her daim tartışma yaratmayı başaran bir isim oldu. Oldukça aykırı filmlerinin içerisine gore (kanlı sinema), mitler, mitolojiler, felsefe, ideoloji gibi kavramları da başarıyla harmanlamasıyla sinemada kendisine oldukça önemli bir yer edinen Lanthimos özellikle 2023’te Poor Things (Zavallılar) ile son yılların en ses getiren filmine imza atarak ödül sezonunu adeta silip süpürmüştü.
Yönetmen ondan hemen sonra çektiği Kinds of Kindness ile keskin bir şekilde ilk dönem filmlerine dönüş yaparak kısmen daha sönük bir sezon geçirmişti. Bu yazımızda ise siz okuyucularımıza yönetmenin bu sene festivallerde görücüye çıkan ve genel olarak karmaşık yorumlar alan Bugonia filminin analizini yapmaya çalışacağız. Yazı spoiler içereceğinden filmi izlememiş olanların okumamasını tavsiye eder, iyi okumalar dileriz.

Yorgos Lanthimos’tan Trump Kaosunda Uzay Denemesi
Uzaylı mitine adeta kafayı takmış olan bir komplo teori manyağı diyebileceğimiz Teddy, suskun, ezik kardeşi Don ile birlikte dönemin en önde gelen şirketlerinden birisinin CEO’su Michelle Fuller’i kaçırırlar. Bu çılgınca eylemin amacı Teddy’nin Michelle’yi insan kılığında bir uzaylı sanmasından ileri geliyor olsa da aslında gerçek oldukça farklıdır.
Film Teddy ile Don’un yaşadıkları modern yaşamdan mümkün mertebe izole diyebileceğimiz bir evde başlıyor. Ev içindeki sarı ağırlıklı renk paletleri karakterlerin ruhsal, psikolojik durumlarını keskin bir şekilde gözler önüne sererken yaşadıkları banliyöde de çok az sayıda insanın yaşadığını görüyoruz. Bir mağazada çalışan Teddy kardeşine göre çok daha alfa diyebileceğimiz, sözüm ona “büyük resmi” çözmüş, adeta bir “zekâ küpü. Don ise son derece içine kapanık, izole, iletişim sorunları olan, Teddy tarafından 7&24 uzaylı ve kıyamet senaryoları hikâyeleriyle beyni yıkandığından adeta benliğini yitirmiş bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Bir de filmde pek önemli görünmeyen ancak son derece kilit bir karakter olarak karşımıza çıkan kasabanın polislerinden Casey var ancak ona daha sonra değineceğiz.
Kardeşi Don ile birlikte evlerinin geniş arazisinde arı bakıcılığı, bekçiliği yapan Teddy’nin hayatını arıların yaşamına adamış olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Lanthimos’un kamerası genel olarak Teddy’nin konuşmalarında karakterine alttan zoom yaparak karakterinin “yüceliğini” ön plana çıkarırken kendi alametifarikası olan geniş açılı lensleri kullanmayı da elbette bu filmde de ihmal etmiyor ancak Bugonia yönetmenin diğer filmlerinden başka bir özelliğiyle keskin şekilde ayrılıyor.

Lanthimos’un en düz anlatıya sahip filmi olduğunu söyleyebileceğimiz Bugonia Amerika’nın 1947’de yaşanan ünlü Rosewell Kazası’ndan günümüze güncelliğini koruyan uzaylı efsanesini günümüzün kaosuna ve Amerikan sağının kıyamet takıntılı topluluğuyla harmanlayarak başarılı şekilde aktarıyor. Bunu yaparken diğer filmlerindeki kadar mitolojik, felsefi, daha soyut bir anlatım kullanmayarak tam tersine her şeyi gayet somut bir şekilde bizlere göstererek başı ve sonu olan klasik Hollywood anlatısına uyum sağlıyor.
Filmin daha ilerleyen bölümlerinde de ortaya çıkacağı üzere kaçırılan Michelle’nin şirketinin de aslında ne olduğunu çok geçmeden görüyoruz. Seçtikleri insanlar üzerinde deneyler yaparak onları adeta kobay olarak kullanan şirket, bir sahnede Michelle’in de söylediği üzere zorla kullandırılan ilaçların yan etkilerini de çoğu zaman kestiremiyorlar. Bu kobaylardan bir tanesinin Teddy ile Don’un anneleri Sandy olması da Teddy’nin motivasyonunun ana kaynağı olarak önümüzde duruyor. Deneyler sırasında felç geçirerek adeta bir bitki gibi yaşamaya başlayan Sandy, görünüşte modern kapitalizmin kullan at doktrinine uyan bir karakter olarak görünürken aynı zamanda anne kutsalının devlet erki tarafından çok uluslu bir şirket aracılığıyla yok edilen de bir karakter.
Film bu yönüyle Teddy’nin geçmiş travmalarının olduğunu bize söylüyor ancak bunları çok fazla deşmeyerek derinleştirmiyor. Lanthimos’un bu tercihi filmin olası derinliğini engellerken yönetmenin daha çok güncel Amerika ve dünya siyasetinin kaotik ortamındaki bireyin oradan oraya sürüklenmesinin üstüne gidiyor. Soğuk Savaş’tan bu tarafa sürekli olarak korkutularak manipüle edilen Amerikan toplumunun, milyonlarla ifade edilebilecek insanların küçücük bir simgesi diyebileceğimiz Teddy kendi inançları, ideolojisi ve kendi yaratmış olduğu benliğiyle filmin merkezine yerleşiyor.
Yukarıda bahsetmiş olduğumuz travma konusunda ise Casey karakteri aslında kilit bir noktada duruyor. Kendisinin birkaç kez davet edilmediği halde Teddy’nin evine gitmesi, o bisiklet kullanırken devriye arabasıyla arkasından gelip onu sohbete, geçmişe dair konuşmaya zorlaması gibi anlar filmin geçmişte ne olduğunun da önemli olduğunu yüzeysel olarak görmemizi veya tahmin yürütmemizi sağlıyor. Çok büyük ihtimalle Casey tarafından tacize veya tecavüze uğramış olan Teddy’nin bu olayı atlatmış gözükmesi ancak Casey’nin devamlı olarak vicdan azabıyla onun yanına gitmesi bir noktadan sonra Teddy’yi de tetiklemeye başlıyor.

Michelle’e yaptığı psikolojik ve fiziki işkencelerin yanı sıra bu tetiklenmeler Teddy’nin zaman geçtikçe kontrolden çıkmasının da önünü açıyor. Don ise buralarda da sürekli olarak neredeyse hiç konuşmaması, adeta bir hayat emaresi göstermemesiyle kendisinin filmdeki trajik sonun bir numaralı kahramanı olmasını sağlıyor. Teddy’nin delice gözüken kıyamet senaryosu özellikle Don’un intiharından sonra onu yalnızlığa mahkûm etmiş gibi gözükürken Michelle’in manipülasyonlarıyla sözüm ona uzaylı imparatorla görüşmek için Michelle’in şirketine gitmelerine ön ayak oluyor.
Yorgos Lanthimos finalde filmlerinin imzalarından grotesk anlatıyla selam gönderirken bunu uzay mitiyle harmanlayarak yapıyor ancak elbette bu tercih filmin ciddiyetten uzaklaşmasını da engelleyemiyor. Öte yandan neo-liberal siyasetin özellikle 80 sonrasından itibaren insanlığı getirdiği nokta, filmdeki izole, küçük mekânlar ile Teddy ve Don gibi küçük insanlar, annesinin kobaylaştırılmasıyla eşlenirken Michelle’in “kusursuz” hayatı, CEO’su olduğu şirketin devasa görüntüleri, evindeki mimari düzen ve camekan ağırlıklı beyaz, şeffaf eşyaların yoğunluğu ile karakterin hissizleşmesi, duygusuzlaşmasıyla yönettiği şirketin deneyler yoluyla işlediği sayısı belirsiz insanlık suçunun da nasıl işlendiğinin alegorisi haline geliyor.
Kıyamet takıntısı, komplo teorisyenliği gibi klasik Amerikan sağının en iş gören retoriklerinin bir insanı, bir toplumu ne hale getirdiğini daha ciddi bir anlatı ile görebilecekken film finalde grotesk bir anlatı kurarak gülünç ve absürt bir tarzı tercih ediyor. Bu kavramlar üzerine tartıştığımız vakit zaten kendilerinin gülünç ve absürt görünmelerinden mütevellit burada bir tezat görmeyeceğimiz de söylenebilir aslında. Buradaki ikilik de aslında filmin seyir zevkini arttırarak izleyicinin, özellikle de Yorgos fanlarının damağında lezzetli bir tat bırakabilir.
