İnsan hiç konduramıyor sevdiklerine, ölümü.
“ünlü olmadığımı söylemiştim, bu kitabı
imzalaması için uzattığımda
(Benden önce kitaplarını imzalatanlar,    gerçekten de çok ünlüydü…)

“Seni tanıyorum” dedi, o kısık gözlerinden yansıyan ışıltıyla… Nasıl da içtendi, nasıl da mutlu… Telefonda tanışmıştık…

Doğanın kucağında da sürdürsün yazmayı. Özleyeceğiz.

İnsan bir yanıyla yalnız, bir yanıyla alabildiğine kalabalık; ama öbür yanda o kalabalığın içinde bile umarsız olabiliyor. Bunu aşabilmenin -belki- birçok yolu vardır, ama -sanki- en kolay yolu kabullenerek yazmaktır. Yazdıkça önünüzde ufuklar açılacak, yazdıkça daha iyi tanıyacak, yazdıkça daha iyi anlayacaksınız. Başlamak bitirmenin yarısıysa, bunu yapmak gerekir.

Necati Tosuner, içiyle barışık yazarlarımızın en başında geleni (tabii ki, bana göre). Bedensel durumunu bir “sorun” olarak görmek yerine kabullenmesiyle başlayan, yaratıcılıkla bağlantılı “doğal” bir unsur olarak görebilmiş bir yazar. “Kendi kulağını çekmeye bile boyu yetişemeyen adam” olarak tanımladığı kendisini “hep en üst katlardaki düşlere uzanmaya çalışan” diye anlatıyor. Yine bir söz yetişiyor imdadımıza: “İnancı olan kuş yeraltında da uçarmış”. Tosuner de kulağını çekmeye yetmeyen boyuna karşın dünyayı içine alan kanatlarıyla yazıyor.

Damıtılmış bir dil…

Yalın yazdığını baştan belirterek, damıtılmış bir dille, alabildiğine akıcı, en az bir o kadar anlamlı; tüm bunlara da bağlı olarak yoğun duygularla örülü, insanı anlamaya ve anlatmaya çalışan bir yazar. Aldığı ödüller bir yana, yazdıklarıyla kendini kanıtlamış, dahası saygın bir yere oturmuş biri Tosuner.

Gönülde Kitap”, “bir elde kalem, bir elde yazı” ile yaşayan Usta’nın ilk kez yayımlanan denemelerini içeriyor.

Sanki yıllardır bir aradaymışsınız da, saatler boyu süregiden söyleşinin arasına girmişçesine yalın, duygu yüklü ve kasap çengeli örneği merak oluşturan denemeler bunlar. Bir yazar, belli bir düzeye gel(e)memişse bu kadar içten, bu kadar ayrıksı, bu kadar güvenli ve dürüst(çe) yazamaz.

İlginç bir tesadüfle, kitabın 100’üncü sayfasından…
“Biz, Feneryolu’na taşınmıştık sonra.
Bir ders kitabında onun şiirinin olduğunu Leman haber verince, nasıl sevindiğini anımsıyorum. Ve sonra da o büyük soruyu sormuştu:
“Leman Hanım, yüz yıl sonraya kim kalacak?…”
Sizi yormayayım, Sabahattin Kudret Aksal’dır adı geçen kişi… Sabahattin Kudret Aksal gibi bir tanınmış şairin, şiirlerinin -ki, dilden dile dolaşan dizeleri de bilinir- okul kitaplarında yer almasına sevinmesi ancak bu kadar yalın anlatılabilirdi.

N’olur, hemen muhalefet etmeyin, benim gibi… Sanatta da yasaklar ve sansür dönemi başından beri var ve özgürlük mücadelesi, tıpkı hayatta olduğu gibi, hiç bitmiyor. Bir şairin, okul kitaplarında şiirinin yer alması onun kazancından çok okurların kazancıdır ve ne yazık ki, hâlâ okumuyoruz, okumadığımız için de kendi sorunlarımızla boğuşurken yaşamın tadını çıkartamıyoruz.

Aksal da, Tosuner de yüz yıl hatta bin yıl sonrasına kalacak yazarlarımızdandır.

Neden öykü?

Kendisini anlatabilecek gücü kendini buluncaya dek öykülerinin kahramanları farklı insanlarken üçüncü kitabından başlayarak kendisi (daha çok da duygusu) üzerinden anlatır. İlginçtir, çevresinde herkes (kolaymış gibi gelen olduğundan besbelli) şiir yazarken anlatacak bir şeyleri olduğu için öyküyü seçtiğini yazıyor. Öykülerin, yazarken de, okurken de kolaylık sağladığını; o nedenle de öyküye ağırlık verdiğini yazıyor. Ancak bir öyküyü kurmak –bana göre- roman kurmaktan çok daha zor ve meşakkatli, çünkü kısa olacak ve yazarın o kadar zamanı olmuyor her dem. Değil mi ki, birçok yazara atfedilen “kusura bakma, fazla zamanım yoktu, uzun yazdım”, rehberimiz.

 Barış hâlâ gündemde…

Necati Tosuner, bir kitabı anlatıyor denemelerinin birinde, irdelerken “Anlatılanda iki düzlem var. Birincisi, iki arkadaşın on yedi yaşlarındaki ‘cesareti birbirinden alan sünepe’ delikanlılık günlerinin geçtiği ‘fazilet’li yıllar. İkincisi, ondan on yedi yıl sonrası, yani ‘bugün’. Bir bakıma kitabın yazıldığı ‘o gün’”. Yaşam hepimiz için alabildiğine hızlı akıyor, çoğunlukla yakalayamamanın haklı hüznünü yaşıyoruz, yetmiyor kimseye yirmi dört saat, bir ay, bir yıl… Dün ile bugün arasındaki çelişki(!?)yi “bir acının yoğun varlığının egemen oluşu”yla betimliyor Tosuner. Nasıl da haklı.

Tosuner, yazmanın kendisine bir doygunluk verdiğini, en tam da bunun önemli olduğunu belirtiyor. O doygunluğu okurken biz okurlar da alacaktır, muhakkak.

Gönülde Kitap
Necati Tosuner
Deneme
Alakarga Sanat Yayınları, 2025, 175 s.

Gönülde Kitap: İçinizle barışık mısınız?