Herkese merhabalar. Bu yazımızda siz okuyucularımıza Yunan Yeni Dalgası’nın önde gelen isimlerinden Yorgos Lanthimos’un 2009’da tüm dünyada büyük yankı uyandıran filmi Dogtooth/Köpek Dişi’nin derinlemesine analizini yapmaya çalışacağım. Yazımız yer yer spoiler içereceğinden filmi izlememiş olanların okumamasını rica eder, keyifli okumalar dilerim.

Yunan yönetmen Yorgos Lanthimos, bizleri 2009’un ‘modernleşmiş’ Yunanistan’ının şehirden uzak bir villasına davet ediyor. Baba, anne, oğul, abla ve küçük kız kardeşten oluşan bu ailede hiçbir şey, en başından beri normal gözükmüyor. Lanthimos, filmin başından sonuna kadar ev içi uzamda geniş açılı kadrajlarıyla bizleri hikâyesine dahil ederken daha çok beyaz ve tonlarını, sarıya çalan soluk renk paletlerini kullanmayı tercih ediyor.  Bu suluboya misali çalışmaya görüntü yönetmeni Thimios Bakatakis’in kadrajları imzasını atarken senaryoda ise Lanthimos’a, Efthymis Flippou eşlik ediyor. Öncelikle filmde oldukça az karakter olduğunu ve bunların neredeyse hiçbirinin isminin olmadığını görüyoruz. Karakterlerin isimlerinin olmayışı, hatta anne ve kız kardeşleri ayırdığımız vakit karşımıza BABA – OĞUL – KUTSAL RUH’un çıkması, filmin Hıristiyan tarih anlatısından etkilenmiş olduğunun açık bir göstergesi.

Öncelikle filmin ismine değinmemiz gerekiyor. Dogtooth, Türkçesiyle Köpek Dişi; aslında filmdeki şiddet kullanımına, oradan da karakterlerin potansiyel şiddet bilinçaltlarına gönderme yapıyor. Babanın, köpek eğitimine verdiği köpeklerini ziyaret ettiğinde, hayvanın henüz vahşileşmediği, son derece sakin şekilde durduğu için henüz ‘hazır’ olmayışı, ailenin çocuklarının da köpek dişlerinin daha çıkmamış olmasıyla eşleniyor. Yönetmen Lanthimos, burada modern hayata karışmaya hak kazanmanın yolunun köpek dişini dökmekten, yani şiddet uygulamaktan geçtiğini söylüyor.

Yukarıda da koyu fontla belirttiğim üzere filmin ana karakterleri olan baba, anne, oğul ve iki kız kardeş merkezde yer alıyor. Lanthimos, karakterlerine isim vermeyerek onları doğumlarından itibaren kodlanmış cinsiyet ve toplumsal rolleriyle bize tanıtmayı tercih ediyor. Lanthimos’un bu cesur tercihinin filmde muazzam meyve verdiğini de rahatlıkla söyleyebiliriz. Filmdeki ailenin yaşantısı, tepedeki TEK ADAM olarak görülen BABA’nın çocuklarına emirleri üzerinden ilerliyor; ancak ANNE’nin de belli ve kilit rolleri olduğunu söylemek mümkün. Çocuklarına tam anlamıyla ceza, ödül doktrini üzerinden bir hayat kuran baba ile annenin dışarısı ile iletişimlerinin ise neredeyse hiç olmadığını söyleyebiliriz.

A Kino International Release

Lüks villadan kendi hür iradesiyle dışarıya çıkabilen tek bir kişi var, o da BABA. Baba oldukça büyük bir fabrikanın yönetiminde de bulunan bir karakter olarak, mevcut statükonun da yılmaz savunucusu olarak göze çarpıyor. Âdeta birer küçük çocuğa benzeyen oğlu ve kızlarına ise fabrikanın güvenlik görevlisi Christina’yı cinsel arzularını tatmin etmesi için getiriyor. Babanın burada ailesine karşı aynı zamanda beden kurban eden bir tanrı, bir peygamber rolüne de büründüğünü de söyleyebiliriz. Evin tek oğlu yetişkin görünümüne rağmen bir çocuk misali, kız kardeşleriyle son derece gülünç, trajikomik oyunlar oynuyor. Üzerlerindeki kıyafetler ise genel olarak beyaz, sarıya çalan bej tişörtlerden oluşuyor. Kız kardeşler ise daha çok sütyenleriyle dolaşırken, aynı zamanda cinsel meta/ özne görevi de görüyorlar; ancak bu iş bir noktadan sonra tamamen kontrolden çıkmaya başlıyor.

Christina ise filmdeki en kilit karakterlerden birisi aslında. Karakter olarak bir isme sahip tek kişi olmasının yanı sıra kendisi tamamen kullanılıyor, istismar ediliyor, şiddet görüyor, tecavüze uğruyor. Christina filmin dışında, modern toplumun gerçek bir prototipi gibi; babanın, annenin, oğulun ve kız kardeşlerin sürüklemeleri, yönlendirmeleriyle oradan oraya koştururken bir yandan da hepsinin çeşitli, sapkın arzularını yerine getiriyor. Bunların karşılığında kimi zaman onlara ‘ödül’ vadetmesi kimi zaman da onlar tarafından ödüle veya cezaya layık görülmesi gibi durumlar da yaşanıyor. Tüm bu kurallarıyla birlikte ailenin yaşadığı ev, tam anlamıyla modern bir hapishaneyi veyahut Plüton’un DEVLET’ini anımsatır şekilde mağarayı andırıyor. Giriş ve çıkışların tamamen kontrollü sağlandığı, son derece lüks, ama içinde yaşanan hayat tarzıyla âdeta ilkel çağları andıran bu malikânede bahçe, havuz, çimenler de önemli yer tutuyor.

Filmin başından itibaren yer yer gökyüzünden gelen uçak sesi ve kadrajın kısa da olsa bizlere gösterdiği uçak, bir bakıma özgürlüğü, dışarıdaki kıskanılan ve merak edilen hayatı sembolize ediyor. Baba ile annenin çocuklarına oynattıkları ilkel ve saçma sapan, ensest ilişkiye varan ‘oyunların’ ödülü olarak maket bir oyuncak uçağı vadetmeleri ise işin gülünçlüğünü ve ciddiyetini bizlere aynı anda hissettiriyor. Dışarıdan evin bahçesine giren zavallı bir kedi, onlar için katli vacip, muazzam bir dış tehdit olarak görülürken, Christina dışındaki hiçbir ‘yabancı’ da buraya adım atamıyor.

Hayatlarının bu yönde akmaya devam etmesi için gereken en önemli kavramlara yavaştan parmak basmamızın zamanı geldiği kanaatindeyim. İktidargüç istenci ve rekabetçi otoriterlik. Baba ve anne, kendilerine muktedir iktidarlarını devam ettirebilmek için çocuklarının sonsuz bir rekabet içinde debelenmelerini sağlarken; en ufak bir şüphelenme anında birbirinden komik, deli saçması yalanlara başvuruyorlar. Bahçeye giren kedinin öldürülmesinin sebebinin kedinin şeytanlığından, onun aslında bir canavar olmasından kaynaklandığını söylemeleri ya da evdeki herhangi bir lüks eşya baba ile annenin haberi olmadan Christina tarafından çocuklara verildiğinde bunun âdeta İsa’nın Yasak Elması misali ellerinden alınması gibi durumlar, direkt olarak yalan ve manipülasyonun devreye girdiği örneklerdir.

Yukarıda bahsettiğimiz güç istenci de elbette Friedrich Nietzsche’nin Güç İstencinin filme yansıması olarak okunabilir. Nietzsche’ye göre evrenin oluşumundan günümüze değin, evrenin devamındaki en temel ihtiyaç güç istencidir, güce duyulan ihtiyaç ve tapınmadır. Bu istenç insanlığın da en temel ve birincil ihtiyacıdır ve filmde baba ve anne özelinden dayatılan hayat tarzı ve hiyerarşilerinin devamının motivasyonunda da işte bu güç istenci yatmaktadır.

Evde zaman zaman bazı kutlamalar yapılıyor. Örneğin anne ile babanın evlilik yıldönümleri. Ama aslında bu elbette devletin, iktidarın doğum günü/ kuruluş yıldönümü anlamına geliyor. Bir diğeri de annenin sözde hamileliğinin kutlanması. Yani tüm dinlerde ve otoriter, patriarkal erkek iktidarlarda olduğu gibi kadının doğurganlığının kutsanması. Bu gibi daha onlarca dogma ile perçinlenen ‘Aile İktidarı’, yoluna doludizgin devam ediyor. Evlilik yıldönümünde kız kardeşlerin aşırı derecede gülünç ve komik görünen, artık hareket edemeyecek duruma gelene kadar durmaksızın anne babaları önünde dans edişleri Yunan tragedyalarını, Roma İmparatorluğu dönemlerini bizlere hatırlatıyor. Evin renkli süslerle süslenmesi, yakılan mumlar ve yemek masası etrafında tamamen rütbelere dağıtılmış şekildeki oturma düzeniyle Lanthimos, bizi tarihin derinliklerine, Yunan tragedyalarına, efsanelerine dair de paha biçilmez bir yolculuğa çıkartıyor.

Filmin kamera açılarına da değinmekte oldukça büyük yarar var. Görüntü yönetmeni Thimios Bakatakis’in kadrajları, özellikle iki karakterin kadrajda olduğu sahnelerde kısa bir süre onların yüzlerini çekmeden, düzensiz gibi görünen, Haneke’nin yabancılaştırıcı kadrajlarını hatırlatır nitelikte kendisini konumlandırıyor. Seyirci öncelikle karakterlerin yüzlerini değil, belli kesmelerden vücutlarını görüyor; onlar konuşuyorlar, ancak yüzleri görünmüyor. Bu ve bunun gibi daha birçok etkileyici ve dönemine göre yenilikçi kamera kullanımları, modern kapitalizmin insanı yabancılaştırma yönünün de önemli dışavurumları olarak karşımıza çıkıyor. Öte yandan tamamen beyaz ve yer yer sarıya çalan renk paletleri de saflığı temsil ediyor. Yani herhangi bir bilgi, şüphe, bilinçle donanmamış, âdeta organizma misali, ‘yaşadıklarını zanneden’ zavallı aile çocukları bu şekilde resmedilerek filmin kusursuz renk kullanımının gerçek amacını görmüş oluyoruz.

Tüm bunlardan yola çıkarak finale geldiğimizde ise Lanthimos, bize insanlığın en derin, en doğal duygusunu tattırarak yönetmen koltuğundan kalkıyor; MERAK. Merakla, gizlice girilen arabanın bagajı, dışarıya, modern hayata açılan bir kapının anahtarına dönüşüyor; ancak Lanthimos burada da ustalığını konuşturuyor. Anahtar gerçekten hayata, özgürlüğe mi açılıyor; yoksa sadece tek bir aileye misafir olduğumuz, gerçekte tüm dünyaya hâkim olmuş modern bir toplumsal çürümüş kapitalist dünyaya mı?

DOGTOOTH / KÖPEK DİŞİ: REKABETÇİ OTORİTERLİK, GÜÇ İSTENCİ VE AİLE