Bugün hâlâ Anadolu’da açılmamış yüzlerce höyük, tümülüs ve antik var. 

Bugün Türkiye’de yıllarca kazısı devam eden ama hâlâ görsel arşivi tamamlanmamış, hakkında profesyonel bir belgesel yapılmamış onlarca antik kent var. 

Yeraltındaki ulusal değerleri yalnızca petrol ve çeşitli madenlerle sınırlı olduğunu sananlar başını kaldırıp içinde bulundukları kültürel coğrafyaya gözlerini açmadıkları için yaşadıkları zenginliğin farkına varmadan bu dünyadan göçüp gidecek! 

Üzerinde yaşadıkları ülkenin kültür miraslarını yalnızca ekonomik değeriyle ölçenler için bu yazı ve yazıda söz konusu edilen kişinin hiçbir önemi yok kuşkusuz.

Ama benim derdim onların dikkatini çekmek değil zaten, birçok şeye geç kalmış bir kuşağın bireyi olarak, yazıda söz konusu edilecek yönetmene ağıt yakmak da değil. Çünkü bunun hiçbir faydası yok. 

Benim derdim, yaşadığı coğrafyanın mirasına sahip çıkmış bir insanın ardından, onun mirasına sahip çıkacak insanların olup olmadığı. 

Kuşkusuz bu yazıda bu sorunun cevabını da bulamayacağız, en azından ben cevap veremeyeceğimi biliyorum, ancak zaman sınayabilir bunu!

Türkiye’de belgesel sinemaya sahip çıkmış birkaç değerden biri olan Suha Arın’ı bundan 24 yıl önce kaybettik. 

Suha Arın, ülkemiz insanlarına belgesel sinemanın değerini öğreten birkaç isimden biriydi. Bugün belgesel sinemada ürün veren ve usta olarak anılan birçok isime hocalık, ustalık yapmıştı; belli başlı kültürel değerlerimizi işaret etmiş bir isimdi Suha Arın. 

1973-1983 yılları arasında Ankara Basın Yayın Yüksek Okulu Radyo Televizyon Bölümü’nde öğretim üyeliği yapan Arın’ın öğrencileri bugün belgesel sinemamızın birkaç kuşağını oluşturuyor. Aralarında Hakan Aytekin, Nesli Çölgeçen, Yalcın Yelence, İrfan Eroğlu, Cemal Karman, Kemal Sevim gibi isimlerin bulunduğu bu kuşak bir yoluyla Suha Arın’ın mirasıdır.

Ancak, Suha Arın’ın bizlere bıraktığı en önemli miras, onun belgesel film yapmaktaki tutkusu, inadı ve birçok insanın zihnini açan filmlerindeki estetik olgunluktur.

Şiirsel bir sinema dili kullanarak, Anadolu’nun çeşitli kültürel değerlerinin farkına varmamızı sağlayan, ancak bir türlü yeterince izleyiciyle kucaklaşamayan bu filmlerin etki alanı da maalesef sınırlı kaldı. 

Bir kısmı TRT’nin, bir kısmı ise çeşitli kuruluşların arşivlerindeki bu filmler hâlâ geniş izleyici kitlelerine ulaşmıyor. Ancak bir kısmına internet ortamından ulaşılabiliyor.

Bırakın sıradan sinema izleyicisini, bugün üniversitelerin sinema-tv bölümlerinde okuyan, hatta o bölümlerden mezun olan kişilere sorsanız, yüzde doksanı bir Suha Arın filmi izlememiş, en az yüzde yetmişi de bu ismi duymamıştır. 

Her ne kadar, bu öngörüm tahminlere dayanıyorsa da ciddi bir araştırma yapıldığında, ortaya attığım rakamların hiç de abartılı olmadığı görülecektir. 

Çünkü, özellikle Güzel Sanatlar Fakültesi’ne bağlı üniversitelerde ciddi anlamda bir belgesel eğitimi verilmez. Belgesel sinema uzaktan sevilen “sevgiliye” benzer ve yalnızca “entelektüel özentisi” bir çabanın ötesinde sıfatlandırılmaz!

Gerçektende belgesel sinema entelektüel bir iştir; ama giderek anlamını, değerini, toplum gözünde prestijini yitiren bir entelektüel çabadır. 

TRT’nin ve bazı özel tv kanallarının uyduruk televizyon programları, izleyiciye belgesel diye yutturulurken gerçek anlamda belgesel niteliği taşıyan yapımlar gözden ve gönülden ırak tutulmaya çalışılıyor. Niçinini sormama gerek yok, gerçek anlamda belgesel niteliği taşıyan bu yapımların televizyonda yeterince “reyting” yapmayacağı düşünülüyor. 

Suha Arın da hayattayken bunun farkındaydı.

Türk Sineması Üzerine Düşünceler adlı kitaptaki “Sinemanın Yüzüncü Yıldönümünde Türkiye’deki Belgesel Sinema Üzerine Gençlere ‘Çoktan Seçmeli’ Bir Test” yazısından yapacağım uzun alıntı sanırım ne demek istediğimi daha iyi anlatacak:

“Asiye öğretmen elindeki gazete kesiğine baktı:

-Şimdi de sıra belgesellerde… Var mı belgesellerin talibi?

Belgesellerin talibi yoktu.

Asiye öğretmen soran gözlerini öğrencilerin üzeride gezdirdi. 

Hayır. Belgesellerin talibi yoktu!

Asiye öğretmen, boynunda şık bir zincirle asılı duran gözlüğünü taktı; gazete kesiğindeki haberin o bölümünü okumaya başladı:

-Keçenin Teri, Lâdik 76, Kula’da Üç Gün?…

Sessizlik.

-Bu belgesel filmleri daha önce göreniniz var mı?

Sessizlik.

-Peki, Ertuğrul Karslıoğlu, Güner Sarıoğlu, Suha Arın? Bu isimleri hiç duymadınız mı?

Yine sessizlik. 

-Çocuklar, galiba haklısınız. Bu filmler, 1970’li ve 80’li yıllarda televizyonda gösterilmişti. O zaman da sizler çok küçüktünüz. Galiba bu filmler bir daha da gösterilmedi! Peki, bu belgeseller ile yönetmenlerini araştırmak isteyen yok mu?

Seda birdenbire elini kaldırdı. Sonra da pişman oldu, ama artık çok geçti! Başına belayı almıştı bir kere! (…)” (Türk Sineması Üzerine Düşünceler-Hazırlayan: Süleymâ Murat Dinçer, Doruk Yayınları. 1996/ Sayfa: 117)

Öğretim görevlisi olduğu yıllarda başarılı öğrencilerini doğrudan filmin setinde çalıştıran Suha Arın, akademik eğitimi, alaylı eğitimine yeğ tutarken uzun vadede, akademik eğitim alan belgeselcilerin, belgesel sinemanın ufkunu genişleteceğini düşünüyordu. Ancak, sanırım artık üniversitelerde bu görüşe sahip bir avuçtan az insan var. 

Film yapım, üretim koşulları hiçbir zaman Yeşilçam’ın ticari ilişkilerine benzemeyen belgesel sinema Suha Arın’la birlikte, Hasan Özgen, Savaş Güvezne, Enis Rıza, İsmet Arasan, Mehmet Eryılmaz, Engin Ayça, Ahmet Hızarcı, Hilmi Etikan, Hakan Aytekin gibi birkaç özel insanın çaba ve gayretleriyle ayakta duruyor. 

Suha Arın’ın aramızdan ayrılması onun mirasının ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. 

Ama bu bir avuç belgeselcinin daha çok çalışması anlamına geliyor.

Türkiye’nin arkeoloji, mimari ve doğal güzelliklerine değer veren ve bu değerleri estetik kaygıyla sinemaya aktara Suha Arın’ın en önemli filmleri, Safranbolu’da Zaman, Dünya Durdukça-Mimar Sinan, Hattilerden Hititlere, Midas’ın Dünyası, Urartu’nun İki Mevsimi, Likya’nın Sönmeyen Ateşi, Topkapı Sarayı ve yönetmenliğini Hakan Aytekin’le birlikte yaptığı Altın Kent İstanbul  belgeselleri özel gösterimlerle yeniden seyircinin karşısına çıkmalı. 

Ancak o zaman hafızalarımız tazelenecek ve gerçek anlamda Suha Arın’ın yaptığı işlerin değeri bir kez daha anlaşılacak.

Yaşadığı ülkenin mirasına sahip çıkan ve bunu filmleriyle kanıtlayan Suha Arın’ın bıraktığı mirasın sahipleri yalnızca onun tedrisatından geçenler değildir elbette; bu ülkenin kültürel değerlerine sahip çıkan herkes, Suha Arın’ın mirasçılarıdır!

Suha Arın’ın Mirası: Şehirler ve İnsanlar