Sinema filmlerinin geniş kitleler üstündeki etkisini fark edilmeye başlanmasıyla birlikte ticari sinema, yani fiction sineması daha da öne çıktı. 

Sinemanın ilk yıllarını göz önüne aldığımızda sinemacı tekniker, uygulayıcıydı. Basit bir tabirle bizi gitmek istediğimiz yere götüren otobüs şoförüydü. Bu tespit sinemanın ilk dönemindeki yönetmenlerin değerini teslim etmeyeceğimiz anlamına gelmemeli.

1895’i sinemanın uygulama anlamında başlangıcı sayarsak bu tarihten 1930’lara dek olan süreçte popüler, ticari filmlerde sinema dilinin, sanatının oluşumuna katkıda bulunduğunu biliyoruz. 

Özellikle kurgu ve hikâye anlatma tekniklerinin gelişmesinde o dönem üretilen birçok film bugünkü sinemanın gelişmesine katkıda bulunmuştur. 

Belgesel sinema açısından bakarsak bugün o yapımların hepsi tarihsel birer doküman olmalarının yanı sıra, sinemanın tarihsel gelişimini bize ulaştıran yapıtlardır. 

Belgesel sinema yapısı ve uygulama alanı göz önüne alındığında yönetmene son derece özgür anlatım olanakları sunar. 

Belgesel sinema göreli olarak ticari kaygılardan uzak olduğundan ve metraj sorunu olmadığından herhangi bir konuda hikâye, malzeme, olay, olgu ve estetik değerler elverdiği ölçüde filmin süresi uzayabilir ya da kısa tutulabilir.

Ancak her belgesel filmin doğal bir uzunluğu vardır, bu doğal süre ancak film bağlanıp bittikten sonra görülebilir. 

Gerçek anlamda başarılı bir belgesel film gördüğümüzde onun içinden herhangi bir sahneyi, sekansı ya da olayı çıkardığımızda filmde büyük bir boşluk oluştuğunu, o boşluğun doldurulması gerektiğini düşünürüz. 

Yine de bu özelliği filmin yaratıcı özelliği olduğu anlamına gelmez.

Bu duygunun tersini de doğal uzunluğunu aşan filmlerde görürüz. 

Belgesel filmin herhangi bir sahnesini, sekansını çıkarttığımızda ya da bazı planları kısalttığımızda filmde bir eksiklik hissedilmiyor, hatta film hareket kazanıyorsa bu, filmde sarkmalar olduğuna işarettir. 

Aynı tespitleri uzun metraj filmler için de söyleyebiliriz. Ama bu durum filmin yaratıcı özellikleri olmadığı anlamına da gelmez.

Böyle bir noktadan çıkıp belgesel sinemanın doğallığının, filmin uzunluğu kısalığıyla ilişkili olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu tek başına yeterli değildir. 

Asıl önemli olan belgesel filmin “duygu”sunun açığa çıkması, izleyene ulaşmasıdır. 

Şayet bir filmde bunun eksikliği hissediliyorsa filmin mekanik bir sinema bilgisiyle üretildiğini söylemek yanlış olmaz.

Yaratıcılık Kavramı 

Bütün sanat dalları için çekinmeden söyleyebileceğimiz bir nakarat vardır, “İyi bir zanaatçı olmadan sanatçı olunamaz.” 

Resim, heykel, fotoğraf ve hatta edebiyat için de bunu söylemek mümkündür. 

Ustalık mertebesi üretim alanındaki malzemeye hâkim olmak, malzemeyi bu alanda gereklerine uygun biçimde kullanmak anlamına gelir. 

İyi bir marangozla, iyi bir şairin işçiliği onun elindeki malzemeye hükmetmesiyle, birinin ahşabı, diğerinin sözcükleri biçimlendirmesiyle ortaya çıkar. Sonuçta ikisi de bir şeyler üretir. Birinin üretimi günlük hayatta kullanılan bir eşyaya dönüşürken, diğeri kültür alanında bir ürün olarak ortaya çıkar.

Ancak zanaatçılığını hakkıyla yapmayı başaran bir kişi bir süre sonra “yaratıcı” mertebesine ulaşabilir ki bu sinema için aynı derecede geçerlidir.

Yaratıcı kavramının Fransızcadaki karşılığı creatif, İngilizcede ise creative’dir.

Edebiyat için kullanılan creative writer yani yaratıcı yazar tabirinin yerini sinema da auteur alır, ki auteur da yazar anlamına gelmektedir.

Auteur kavramının sinemada kullanımı Fransız yeni dalga sinemasıyla başlar.

Filmin senaryosundan, yönetmenliğine, kurgusuna dek her aşamasıyla ilgilenen, sanatsal öngörülerini, görüşlerini ve estetik anlayışlarını filmlerine dikte eden yönetmenler için de kullanılan bu kavram sinemada özelliği, özgünlüğü olan yönetmenler için kullanılır.

Belgesel sinemada da bu kavramın içeriğini doldurun birçok isim saymak mümkündür. Sanırım bu yönetmenlerin yapıtlarının niçin önemli olduğunu sorusunu sorduğumuzda “yaratıcı belgesel”in ne anlama geldiğini daha iyi anlayacağız. 

Yaratıcı çalışmalar yapabilmek için öncelikle yaratıcı belgesel örnekleri hakkında yeterince bilgiye sahip olmak gerekmektedir. 

Aksi takdirde yaptığımız filmi belgesel sinemanın örnekleriyle kıyaslayamadan, filme hak etmediği payeler biçerek, böbürleneceğiz. 

Yeni bir film anlayışı, yeni bir estetik, yeni bir sinema dili ortaya çıkartmanın kolay bir şey olmadığı açık. Daha yaratıcılık konusuna gelmeden belgesel sinemanın üretim aşamasındaki zanaatçılığın yeterli olup olmadığını sormak gerekiyor.

Birçok belgesel film kendi türlerinin gereklerini yerine getirmediğinden ciddi eksikliklerle izleyici karşısına çıkıyor. 

Zanaatçılık mertebesine ulaştığımızı varsayıyorum. 

Çarpıcı, iyi bir konuyla, izleyicileri etkileyebilecek, iyi bir belgesel film ortaya çıkacağı fikri genel bir yanlış algıdır. 

Belgeseli yapılacak olay, olgu, kişi, yer ya da tarihsel süreç çoğu kez anlatım biçimini yanında getirir. Filmle ilgili tanıklıklar, görsel ve yazılı belgeler, olası bütün materyal filmin nasıl bir yapısı olabileceğine dair ipuçlarıdır. 

Yönetmen bu materyalden yola çıkarak filmin biçimini, içeriğini, görsel estetiğini oluşturur. Ya da bütün bu bilgilerden yola çıkarak yeni gerçeklik oluşturabilir. Canlandırma ya da kurmacaya fazlasıyla yer verebilir filmde. 

Yönetmenin kendi kendine sorduğu sorular filmin biçimini, duygusunu, estetiğini, kurgusunu ve nihayetinde filmin özünü belirleyecektir. 

Ancak yapılacak en büyük yanlış “Ben şimdi yaratıcı bir belgesel yapayım da millet görsün!” düşüncesidir. 

Böyle bir düşünce belgeselin gerçekliğini, doğallığını ve en önemlisi inanılırlığını zedeler. 

Yapmayı tasarladığımız belgesel anlatım biçimini de yanında getirir. Böylesine yuvarlak bir tanımın birçok soruya açık olduğunun farkındayım ama yaratıcılık tam da burada başlıyor. 

Belgesel sinema estetiğinin her geçen gün biraz daha televizyon haberciliğine meyil ettiğini hatırlarsak beğeninin de, üretim sürecinin de niteliğinin klişelere, genel geçer beklentilere, dijital efektlere hatta ideolojik, kültürel manipülasyona teslim olduğunu söyleyebiliriz. 

Belgesel yönetmeni öncelikli olarak bu olumsuzluklardan uzak durarak kendi estetiğini, görselliğini filme yansıtabilmeli.

Açık olan şey, yaratıcılığın belli bir formülü olmadığıdır. 

Belgesel filmin üretim süreci kimi zaman yönetmenin eline inanılmaz olanaklar sunarken kimi zaman da şanssızlıklarla, olmazlarla yönetmenin önünü kesebilir. 

Bu yüzden belgesel sinemanın bazı türlerinde özellikle doğa belgesellerinde yönetmen sabırla istediği olayın gerçekleşmesini bekler, bir avcı gibi kamerasıyla olaya odaklanır. 

Buna en güzel örnek Kuşlar Kanatlı Uygarlık, Micro Cosmos, Koyaanisqatsi, Baraka gibi filmlerdir. 

Bu filmler hem üretim süreçlerinin yıllara yayılması hem de belli bir tema üzerinden yönetmenin kendi sinema dilini oluşturmaları açısından önemlidir.

Yaratıcı bir belgesel film için prodüksiyon olanakları elbette önemlidir ama yalnızca parasal olanaklarla yaratıcı film yapılmaz. 

Yönetmenin dünyaya bakışının, sanatsal perspektifinin filme sirayet edeceği gerçeğini göz ardı etmemeliyiz. 

Yaratıcı bir belgesel izleyicilerinin algılarını zorlar, izleyiciyi uyanık olmaya çağırır, gösterdiğinin yanında sezdirdikleriyle de derdini anlatır, var olan estetiğin üstüne yeni bir tuğla koyar. 

Bunun tersini de söylemek mümkün, son derece yalın, doğrudan bir görsellikle, izleyiciye derdini anlatan bir belgesel film de yaratıcılık mertebesine ulaşabilir. 

Önemli olan filmin “biricik”liğidir. 

Tekrar edilemezliği ve izleyicinin üstünde bıraktığı etkinin kalıcılığıdır. Bu özelliklere sahip bir film, genel beğeniyi zorladığı, var olan sinema diline alternatif oluşturduğu, ideolojik hegemonyaların karşısında durduğu için doğrudan muhalif bir niteliğe sahiptir diyebiliriz.

Belgesel sinemanın bu muhalefeti aynı zamanda uzun metraj sinema estetiğine alternatif oluşturabileceğinden, yaratıcı belgeselin özellikleri sinemanın algılanmasında ve estetiğinde farklı bakış açılarına kaynaklık edebilir.

Bu farklılıklar sinemanın geleceğine yön verebilir. 

Belgesel Sinema ve Yaratıcılık