Bilindiği gibi sinema başlangıçtan günümüze yalnızca hikâyeleri değil, duyuları da harekete geçiren bir anlatı evreni kurmayı başardı.
Bu evrende yemek, birçok filmde görüldüğü gibi basit bir ihtiyaç nesnesi olmanın ötesine geçerek kimliğin, belleğin ve kültürel aidiyetin güçlü bir temsil aracına dönüştüğünü gösterdi.
Oğuz Makal’ın Oğlak Yayınlarından çıkan “Sevgilim Sinema, Sevgilim Yemek: Sinemada Gastronomik Temsiller ve Kültürel Anlamlar” başlıklı kitabı, beyazperdede karşımıza çıkan yemek imgelerinin nasıl birer anlatı öğesi olarak işlediğini ve hangi kültürel kodları nasıl taşıdığı üzerine kapsamlı bir çalışma.
İzlerken çok şaşırtan, adı çok geçen Burjuvazinin Gizli Çekiciliği, Babette’in Şöleni, Aşçı-Hırsız-Karısı ve Aşığı, Vatel, Mutfak Hikâyeleri, Ratatuy, Umudun Tarifi, Phantom Thread ya da The Menu… bazıları da pek iştahla ilgisi olmayan ama sorulara açık ve bu kitapta örnekleri verilen Büyük Tıkınma, Mantı/Dumplings, Taxidermia, Şarküteri gibi filmler kitapta sekseni aşkın filmin arasında yer alıyor.
Kitaptaki birkaç filme bakacak olursak, örneğin Le Charme discret de la bourgeoisie/Burjuvazinin Gizli Çekiciliği… Burjuva yaşam tarzını gerçeküstücü (sürrealist) bir anlatımla alaya alır, yönetmen Luis Buñuel, gündelik hayatın “normal” görünen ritüellerden yemek davetlerini — absürt, düşsel ve kesintiye uğrayan sahnelerle parçalayarak modern burjuvazinin ikiyüzlülüğünü görünür kılar. Kaldıki yazarın işaret ettiği gibi daha önce Yok Edici Melek (1962) filminde denemiştir.

Büyük Tıkınma/La Grande Bouffe: Marco Ferreri’nin çoğu kez, dünyanın çivisi çıkmış ve sorumluları da bundan en çok şikâyet edenleri işaret ettiği, alegorik özellikte filmlerin en çarpıcısı… tüketim toplumunu ve burjuva haz kültürünü son derece provokatif, grotesk ve kara mizahi bir biçimde eleştirir, yemek ve tüketim üzerinden modern insanın varoluşsal boşluğunu anlatır.
Birçok listede “gelmiş geçmiş en iyi yemek filmi” gösterilen Babette’s Feast (Babette’in Şöleni) 1848’deki ikinci Fransız Devrimi günlerinde yaşanan kaosun etkisi ve öldürülme korkusuyla Paris’ten kaçan Café Anglais baş şefi Babette’in DANİMARKA’DA muhafazakâr, küçük bir köydeki iki dindar kız kardeşe sığınmasının hikâyesidir. Ama burada kalmaz, Babette yemeği ‘şehvetli lüks günah’ olarak niteleyen. Bu dindar insanlara karşılıksız hizmet ederken, bir anda eline büyük bir para geçer. Bütün parayı bir ziyafet için harcamaya karar verir. Sonuçta, dünyevi zevkle buluşacak bu topluluğun inançlarını, iki kız kardeşin gençliklerini yaşayamadan tatsız tuzsuz geçen zamanları ve eski aşklarını, daha doğrusu dogma inançların uğruna kaybettikleri hayatları sorgulamasını sağlar. Babette’in Şöleni yemeği bir sanat ve felsefi/ruhsal dönüşüm biçimi olarak; Minimalist ama güçlü sinema diliyle anlatır ve eleştirmenlerin övgüsünü alır.
“Bir Tutam Baharat”, “Politiki kouzina/Şehrin Mutfağı”ndaki şehir İstanbul’dur.” Politiki Kouzina yalnızca yemekle ilişkili değil; bellek, kimlik, göç ve kaybedilmiş yurt duygusunun taşıyıcısı olarak izlenecektir…Film, Tassos Boulmetis tarafından, İstanbul Rumlarının 1964 sürgünü ve Yunanistan’a göç deneyimi üzerinden kurulmuştur. Ancak bunu politik sloganlarla değil, tatlar, kokular ve yemek ritüelleri üzerinden anlatır. (Örneğin, Birinci bölüm Mezeler; İkinci bölüm ana yemek 1964’te başlayan Yunanistan günlerini anlatır. Üçüncü ve son bölüm ise tatlı bölümüdür, çocukluğunda Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan Fannis’in İstanbul’a gelip geçmişiyle yüzleştiği bölümdür.)

Big Night (1996) İtalyan mutfağının karmaşık olmayan yemeklerinin, risotto, lazanya, pizzanın, türlü çeşit makarnanın hatırlanmasını sağlar… Öykü, 1950′lerde İtalya’dan Amerika’ya büyük ümitlerle gelmiş Secondo ve Primo kardeşlerin büyük beklentilerle açtıkları, İtalyan mutfağına sahip çıkarak sunmak istedikleri restoranları Paradise’i ayakta tutma çabalarını anlatır. Film ilginç bir şeyi daha yapar, filmin son sahnesinde gösterilen geleneksel İtalyan yemeği “Timpano* Amerika’da büyük sükse yapar, yazılara, kitaplara geçer.”
Filmlerden biri de Başkan François Mitterand’ın yemek yaşamından bir kesite yer verir. Fransız başkanlık tarihinde iz bırakmış François Mitterand için babaanne mutfağından, sade ve geleneksel yemekler hazırlayan Danièle Mazet-Delpeuch’ün yaşanmış hikâyedir Les Saveurs du Palais/ Sarayın Tatları (Haute Cuisine,). Tabii ki Danièle Mazet-Delpeuch’ün saray mutfağındaki kıskançlıklara karşı verdiği mücadele kolay olmayacaktır…
Son dönemden birkaç film ise, özgün adıyla La Passion de Dodin Bouffant…Türkiye’de Şeflerin Aşkı adıyla gösterildi. Olağanüstü bir aşçı olan Eugénie, yirmi yıldır ünlü gastronom Dodin Bouffant ile birlikte çalışmaktadır.… Film gastronomiyi yalnızca yemek kültürü olarak değil; aşkın, hafızanın, zarafetin ve yaşam felsefesinin dili olarak ele almasıyla öne çıkar. Filmin en önemli özelliği, yemeği adeta şiirsel ve duyusal bir anlatım biçimine dönüştürmesidir.
The Hunger-Açlık filmi, yemek dünyasını yalnızca gastronomi üzerinden değil, iktidar, sınıf ayrımı ve hırsın karanlık yüzü üzerinden anlatmasıyla önemli… Film, lüks mutfak kültürünü bir “gösteri ve güç alanı” olarak ele alır. Yirmili yaşlardaki Aoy, ailesinin eski Bangkok’taki yerel erişte restoranından Tayland’ın zeki ve kötü şöhretli Şef Paul liderliğindeki birinci sınıf lüks yemek ekibi Team Hunger’a katılır ve para için yaşanan acımasızlığı, gerçekleri görünce de kendini sorgular ve o dünyadan hızla kaçar.
Kitapta Türk sinemasından film yok mu? diyeceksiniz. Elbet var: Türk sinemasına “yemek” (mutfak) toplumsal anlamıyla ilk kez Başar Sabuncu’nun yönettiği Vasıf Öngören’in epik oyunundan beyaz perdeye aktardığı “Zengin Mutfağı” (1988) ile girmişti… Ferzan Özpetek “Cahil Periler, Bir Ömür Yetmez” ya da“Serseri Mayınlar”daki sofraları, insanları kaynaştıran, buluşturan, öyküyü geliştiren, boyut katan mekânlardır. Ayrıca hatırlarsanız, ”La Finestra di Fronte – Karşı Pencere’de ‘metafor’ olarak kullandığı çeşit çeşit, rengarenk pastalar vardır. Son dönemden birkaç film, Issız Adam ve Sofra Sırları…. Ümit Ünal’ın yönettiği Sofra Sırları birkaç arkadaşı-komşusu ve tabii ki hayalleri arasına sıkışmış, yemek yapmak işi olan Neslihan, eşinin boşanmak isteğinin ardındaki sırrı çözünce kendi adaletinin peşine düşecek, sessiz cinayetlerine pişirdiği yemek (mantarlı mantı) yararlı olacaktır…
Yazar, öğretim üyesi Oğuz Makal farklı coğrafyalardan ve dönemlerden seçiği sekseni aşkın film üzerinden, yemek sahnelerinin yalnızca görsel bir zenginlik sunmakla kalmayıp aynı zamanda sınıf ilişkilerini, toplumsal cinsiyet rollerini, göç deneyimlerini ve iktidar biçimlerini nasıl görünür kıldığınıtartışmış. Böylece bu kitap, sinema kadar, gastronomi ve mutfak sanatları ilgilenenlere sinemanın estetik dili ile gastronominin kültürel derinliği arasında kurulan çok katmanlı ilişkiyi çözümlemeye yönelik bir davet olmayı başarmış, Kitabın ilginç bir yanı da filmle ilişkili yemek tariflerine de yer vermesi…
Alanında bir ilk olan “Sevgilim Sinema, Sevgilim Yemek: Sinemada Gastronomik Temsiller ve Kültürel Anlamlar” kitabının sinema ve gastronomi-yemek ilişkileri üzerine bir boşluğu doldurduğu gerçek.
Oğuz Makal’a kitabı hakkında sorduğumuzda şu açıklamayı yapacaktır:
“Gastronomik temsiller örneği 80’i aşkın yemeği merkeze alan ve Babette’in Şöleni,’nden, Mutfak Hikâyeleri, Umudun Tarifi, Tampopo ya da The Menu’ye seçtiğim filmler güçlü hikâyeye sahipti; okurlar için yeniden izledim. Okurun benim gibi düşündürten, duygu ve anlatı diliyle şaşırtan bu filmleri ve hatta şarap kültürünü keşfetmesini istedim. Paulo Coelho, “Sanatların en güzeli ve kusursuzu yemek” diyordu, Coelho’yu haklı çıkarmak için incelediğim filmlere tarifler de ekledim…Yemeğin, mutfağın sinemadaki görünümüyle ilgili gerçekten kapsamlı, öğretici bir kitap oldu.”
