biliyorum
matarada su
torbada ekmek
ve kemerde kurşun değil şiir
ama yine de
matarasında suyu
torbasında ekmeği
ve kemerinde kurşunu kalmamışları
ayakta tutabilir
biliyorum
şiirle şarkıyla olacak iş değil bu
dalda narı
tarlada ekini kızartmaz güvercinin gurultusu
ama yine de
dişler arasında bıçak gibi parlar kavgada
şiirin doğrultusu
göz gözü görmez olmuş
tek bir ışık bile yok
yürek bir yaralı şahindir
döner boşlukta
belki bir şiir
bir şiir kırıntısı
çalar kapımızı umutsuz karanlıkta
yoklar yüreğimizi
iğilir yaramıza
dağıtır korkumuzu
ve karşı tepelerden
gürül gürül bir kalk borusu
Hasan Hüseyin’in bu şiiri, aslına bakarsanız bu yıl Berlin’de Altın Ayı kazanan İlker Çatak’ın “Sarı Zarflar” filminin ana teması. Şiiri bir kez daha okuyup, filme uyarlayın ve “Sarı Zarflar”ı, bir de o duyguyla izleyin…
Ailenin kızı, yaşı gereği, başında kavak yelleri esmesine, okuldan çok gezmeyi, süslenmeyi sevmesine rağmen en doğru soruyu sorabiliyor anne babasına: “Sanatla dünyayı mı kurtaracaksınız?” Sosyal, siyasal, ekonomik, ekolojik, kültürel ve tabii kişisel duruş belirleyici bu sorunun yanıtı için.

Devlet tiyatrolarında başrol oyuncusu kadın ile akademisyen ve oyun yazarı kocasının haklı tepkisiyle her şey tersine döner. Hatırlarsınız işte, KHK ile işlerinden atılan öğretmenler, doktorlar, akademisyenler… “Kanun Hükmünde” (Nejla Demirci’nin yasaklanan belgeselini de unutmamalı…
Rektörle konuşmaya gidecek anne babasına “Neden?” diye sorar genç kız. Yanıt ver(e)mezler ona, ama Hasan Hüseyin şiiri gibi “Sarı Zarflar” da anlatıyor işte. Filmin Almanya’da çekilmesi, sadece “korku”dan değil, bir şey olacağından da… Zaten küçük bir salonda az ama öz seyirciye perde açan arkadaşları da şikayetler ve suçlamalardan yılmadıklarını belirterek yer verir oyuncu ve akademisyene.
Ankara görünümlü Berlin ile İstanbul görünümlü Hamburg’da geçen filmde, hak ve adalet savaşıyla savrulan bir yaşamı, kültürel ve bireysel kurtuluş çatışması anlatılıyor. İktidar yanlısı ağabey olmasa taksicilik (bu arada, İlker Çatak hem bir gerçeği vurguluyor hem de Sevgili Aydın Engin’i anıyor; 12 Eylül’de zorunlu sürgünken Frankfurt’ta taksicilik yaptığını kitaplaştırmıştı) yapamaz, evden kaçan kızlarını bulamazlardı… Bu kolaylık mı, acaba, anneyi iktidar yanlısı, hatta kendilerinin haksız ithamını ballandırarak haber yapan kanalda bir dizide yer almasını sağlayan? Böyle olunca “mataradaki suyu olmayanları ayakta tutan” sanat yerine kaşesi (yevmiyesi) yüksek, yemekleri lezzetli dizi oyunculuğunu seçmek ne kadar kurtuluş(!)tur?

Senaryosu güçlü, oyuncuları başarılı, mekânları iyi, müziği destekçi filmin alabildiğine yalın, bir o kadar da sakin bir dili olduğunu belirtmek gerekir. Bu sakinlik ve yalınlık anlatılan öykünün önem ve anlamını yükseltiyor. Yönetmenin daha önceki “Öğretmenler Odası” filmi de görsel hareketler, ilgi çekici çekimler içermiyordu. Çatak’ın dili, izleyiciyi yakalıyor; kanıtı da filmin kazandığı Altın Ayı.
