Joel Schumacher’in Batman Forever, Batman & Robin facialarından önce çektiği Falling Down/ Sonun Başlangıcı, sıradan bir adamın kışkırtıcı ve kaotik bir gününe odaklanıyor. Sıcak hava ve trafiğin birleşmesiyle adeta terden beti benzi atmış olan D-fens, gerçek adıyla Bill, arabasından çıkar ve kızının doğum gününe yetişmek üzere yola koyulur.

Film daha ilk sahnesinden itibaren bizi vahşi kapitalizmin boğucu atmosferiyle tanıştırır. Zaten Falling Down, her şeyden önce bir tanışma, başlıkta da değindiğimiz üzere bir keşif hikâyesidir. Los Angeles’ın kenar mahallelerinin, varoşlarının adeta rol çaldığı film Amerika’yı sanki hiç keşfedilmemiş gibi bölgelere ayırır ve D-fens tek tek buraları ziyaret etmeye başlayarak modern, liberal “özgürlükçü” görünen ülkesini tanımaya başlar. Kimi bölgelerde silahlı, siyahi sokak çeteleri, kimi yerlerde ise vücut bulmuş Amerikan neo-nazizmi karşısında D-fens, afallaması gerekirken hiç te afallamaz. Tam tersi buralarda normal bir insandan beklenen paradoksal kafa karışıklıkları yaşamaz. O sadece evine gitmek istemektedir.

Aslında burada D-fens’in evine gitme isteği bir bakıma metafordur diyebiliriz. Kendisinin elbette eski bir eşi ve kızı Adele’e kavuşma isteği bir gerçek olarak önümüzdedir ancak onun bu yolculuk esnasında karşılaştığı durumlara verdiği tepkiler onun tamamen sistemin içerisinde dönüşmüş olduğu neoliberal bireyci canavarlığıyla doğrudan ilişkilidir. Filmde modernleşmiş, kentsel Amerika’ya dair en ufak bir ibare görmeyiz. Kentsel dönüşüm ve asfalt inşaatları ayyuka çıkmış, filme hâkim olan, çöl fırtınasını andıran sarı renk paletiyle birlikte Los Angeles adeta bir kaos ve paranoyak bir distopyaya dönüşmüştür. Burada elbette senarist Ebbe Roe Smith ile görüntü yönetmeni Andrzej Bartkowiak’ın payı büyüktür. Geniş açılarla şehrin çürümüşlüğünü gözler önüne seren Bartkowiak’ın kadrajları Smith’in kıyamet senaryosuyla el ele ilerler.

Filmin yapım yılı olan 1993 aynı zamanda tarihte Baba Bush olarak da anılan George H. W. Bush’un başkanlıktaki son yılıdır. Ondan önce iktidarda olan kült başkan, Ronald Reagen ise neo-liberal ekonomi ve devlet modelinin adeta en popüler yüzü olarak etkisini filmde de belli eder. Falling Down, özellikle 60’lar ve 70’lerdeki kuvvetli sol dalga ile alt kültür mücadelelerinin Reagen döneminde ezilmesinden sonra ülkeye hâkim olan havanın nasıl ters köşe, bir yalan olduğuyla da alakalıdır. Şehrin merkezine inşa edilmiş, tamamen Amerikan sermayesine hizmet eden devasa villalar, golf sahaları, orta ve alt sınıfın yaşadığı cehennemin içinde onlar için adeta serap gibidirler. D-fens bu alanlara da girer, oralardaki çürümüşlüğü de gözler önüne serer. Burada kesinlikle değinilmesi gereken nokta ise zorbalık, şiddet ve bunların evrensel “sorun çözücü” niteliğinde yatar.

D-fens, asıl adını neredeyse filmin sonunda öğreneceğimiz Bill, film boyunca “insan” gibi, “medeni” şekilde iletişim kurduğu zaman asla istediğini elde edemez. Aslında başlarda istedikleri son derece normal şeylerdir. Kahvaltı menüsü, dağ botu ama hepsinden öte kızının yanına gidebilmek. Şehrin tepe noktasındaki harabeyi andıran düzensiz, çorak arazide karşılaştığı siyahi çete üyelerinden önce kelebek adı verilen çakıyı, sonra da onların cephaneliklerini elde eder. Bu sözüm ona kazanımlar sistemin bireye karşılaştığı gerçekler karşısında eline verdiği “haklı” kazanımlardır. Bu vahşi kapitalist, çürümüş neoliberal sistemde “kurtuluşun” istediğini elde etmenin tek yolu zorbalıktır, şiddettir. Eve, kızı ve eski eşinin yanına varma dürtüsü burada sistemin yarattığı bireyin kendi kafasında yarattığı, bu yolda tamamen pragmatik ve duygularından arınmış şekilde hareket etmeye onu sevk eden yozlaşmış ideallerin toplamından ibarettir.

Film boyunca eşi Beth ile iletişimde olan veya iletişime geçmeye çalışan Bill ya telefon hatlarından dolayı Beth’e ulaşamaz, ulaştığında ise onun tarafından sürekli olarak reddedilir. Buradan anlayacağımız üzere Beth ve kızları Adele bir noktadan sonra Bill için bahane görevi görür. Bu ideale ulaşmak için modern dünyada ne yaparsa haklı sayılacaktır kendine göre.

Tam burada, bu kolektif çürümüşlüğün içinde ise bir karakter parlar. Merhum Robert Duvall’ın ustalıkla canlandırdığı, emeklilik gününde olan emektar polis Prendergast. Prendergast, son derece güler yüzlü, içten ve samimi bir karakter olarak karşımıza çıkar. Ancak o daha önce gördüğümüz veya göreceğimiz tüm polislerden oldukça farklıdır. Amiri dahi ondan utanmakta ve nefret etmektedir çünkü o saha polisi değildir, ustalığına ve yaş tecrübesine rağmen yıllardır kendi isteğiyle masa başı görevindedir. Prendergast’in bu seçiminin esas sebebi filmde bize çok gösterilmese de onun sokağın, sahanın havasını çoktan bildiğinden ileri gelir. Dışarı çıkarsa bozulacağının, eline kan bulaşacağının farkındadır ve bu tahmininde de ne yazık ki haklı çıkacaktır.

Tıpkı Bill gibi Prendergast te sadece evine varmak ister, eşi Mr. Prendergast tarafından sürekli olarak eve çağırılır. Burada enteresan bir diğer nokta da bu karakterlerin isimleri, onlara hitap ediliş şekillerindedir. D-fens adı, Bill’in uzun yıllardır çalışmakta olup kovulduğu şirketin adıdır. Buradan onun içinde yaşamaya alıştığı sistemin, şirketleşmiş kapitalizmin yoğunluğu sebebiyle benliğini, kimliğini kaybetmiş olduğunun göstergesi olarak okunabilir. Prendergast ise yalnızca soyadıyla anılır, eşi de onun soyadıyla. Bu durum bu insanların kamuda çalışıyor olmalarıyla, devlete bağlılıklarıyla çok ilgilidir. Sistemin getirdikleriyle benliklerini, birey olma, vatandaşlık özelliklerini adeta yitirmişlerdir. Prendergast emekliliğini geciktirmek, eve gitmemek için uğraşırken evde tek başına, eşi olmadan adeta ortalığı birbirine katan Mrs. Prendergast te eşini sürekli arayarak çığlıklar içinde onu eve çağırır. Onun yalnızlık korkusuyla Prendergast’in eve dönme korkusu birbiriyle doğrudan alakalı trajik durumlardır.

Bill ise bunlardan ayrı olarak yalnız kaldıkça çizgiyi geçer, adeta canavar bir bireye dönüşür. Filmin başından, ilk cinayetine kadar olan yerlerde beyaz gömleği ve kravatıyla dikkat çeken Bill, bir noktadan sonra tamamen siyah askeri kamuflajlar giyerek artık ruhunu da tamamen sisteme teslim eder. 

Burada Beth’e de değinmemiz gerekirse Beth de Venice Beach’te oturan bir kadındır, kızı Adele’i Bill’den uzak tutmaya çalışır ancak onu da gördüğümüz ilk sahneden son sahneye kendisi sürekli bir keşmekeş halindedir, ilk sahnede yaptığı alışverişten evine döner, evi ise daima çok dağınıktır. Sürekli olarak oradan oraya koşturur, Bill’in taciz telefonlarıyla uğraşır, eve gelen polislerle konuşur. Bu sistemin içinde mahzur kalmış olan alt ve orta sınıfların içinde bulunduğu keşmekeşin, kafa karışıklığın, onlara dayatılmış olan hayat adlı disyopyanın dışa vurumundan başka bir şey değildir.

“Benden istenen her şeyi yaptım. Füzeler yaptım. Amerika’yı korumak için!!!”

Finalde ise filmin en uç noktaları karşı karşıya gelir; Prendergast ile D-fens, artık zikredilen adıyla Bill, yukarıda kendisinin ağzından çıkan bu cümleyle filmin tüm meselesini açıkça ifşa eder. Bu ifşa İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerikan Devletinin kendisinin ifşasıdır aslında. 1946’dan itibaren bir devlet politikası olarak ilmik ilmik örülen antikomünizmin yarattığı korku imparatorluğu, bireylerde korkuyu ve şüpheyi yaşamanın, hayatta kalmanın baş motivasyonu haline getirerek sürekli olarak savunmada kalarak hayatlarını yaşamalarına neden olmuştur. Tam olarak bu motivasyonla Bill hayatı boyunca köle gibi çalışmış, adeta devletine taparcasına onun emrinde, onun yarattığı, gerçekte var olmayan düşmanlara karşı savunma sanayinde çalışmış ve Amerika için füzeler inşa etmiştir. Ama kendisine vaat edilenle gerçekte yaşanan arasındaki uçurumun ayyuka çıkması burada son derece elzemdir. Bu haliyle Bill artık Amerika’yı keşfini tam anlamıyla tamamlamıştır. Bu son buluşmanın deniz kenarında olması da bu yönüyle anlamlıdır. Deniz hem özgürlüğün hem de kurtuluşun metaforu olarak final sahnesinde başarıyla rol çalmasını bilir.

Joel Schumacher’in Falling Down’ı toplumun sınıfsal olarak tüm  farklı kesimlerini Los Angeles’ın varoşlarında, kenar, arka mahallelerinde bir araya getirerek tüm dünyaca heves edilen Amerikan yaşam tarzının, neoliberal ekonomik modelin ve liberal demokrasinin nasıl bir yalan olduğunu, kanunların sadece yazılı şekilde var olduğu, bireylerin ise kanunları tıpkı kuruluş yıllarında olduğu, kovboyları andıran şekilde kendilerinin uygulandığı bir distoyanın alegorik şekilde vurgulandığı bir filmdir. Neo-nazi düşüncedeki faşist dükkân sahibinden inşaat işçilerine, burger kasiyerlerinden, sokak çetelerine herkes bu sistemin kendi varlığının, kendi iktidarının devamı için araçsallaştırılan varlıklara dönüştürülmüş kölelerden başka bir şey değillerdir.

Tüm bu yönleriyle Falling Down Hollywood’dan beklenmeyecek derecede samimi ve dürüst bir film olarak görülmelidir. Onun haricinde başta Bill rolünde harikalar yaratan Michael Douglas olmak üzere Robert Duvall, Barbara Hershey, Rachel Ticotin, Tuesday Weld, Frederic Forrest da kendilerinden beklenen performanslarıyla filmin belkemiğini oluşuran diğer faktörlerdir.

NEOLİBERAL BİREYCİLİK VE AMERİKA’NIN YENİDEN KEŞFİ FALLING DOWN