1960’lı yılların sonlarıyla birlikte kendisini göstermeye başlayan Yeni Hollywood’un en aykırı, en geri planda gibi duran ama aynı zamanda da sanatçının egemenliği için en çok canını dişine takan yönetmenlerden birisi hiç kuşkusuz ki Bloody, (Kanlı) Sam lakabıyla da tanınan Sam Peckinpah’tır. Onun filmleri tıpkı kendisi gibi dışarıda kalanların mevcut sisteme vermek istediği yoğun öfke patlamasının simgesidir adeta. Özellikle Straw Dogs/ Köpekler ile Bring Me the Head of Alfredo Garcia/ Bana Onun Kellesini Getirin filmlerinde bu tema gözle görülür niteliktedir.
Peckinpah asla güllük gülistanlık, gül bahçesi anlatan yönetmenlerden biri değildir. Onun sapına kadar maço ve şiddet yanlısı erkekleri şiddeti onaylatmaz, bizzat içlerindeki “doğal” şiddeti dışa vururlar. Bu yönüyle kendisi biraz Michael Haneke filmlerindeki şiddet kullanımıyla benzer özellikler taşır. Haneke salt şiddeti acımasızca ve rahatsız edici şekilde seyircinin evine getirirken Peckinpah sinemasında da şiddet olmazsa olmazdır. Çünkü onun filmlerinde zaten içinde yaşadığımız dünya adeta bir cehennemi andırır.

Bu yazımızda siz okuyucularımıza Sam Peckinpah’ın en sansasyonel filmlerinden biri diyebileceğimiz, 1971 yapımı Straw Dogs’un analizini yapmaya çalışacağız. Bunu yaparken içinde yaşadığımız dünyanın güncel siyasi ve politik durumuna da olabildiğince parmak basarak sinemanın evrenselliğini de bir kez daha ispat etmeye çalışacağız. Yazı spoiler içereceğinden filmi izlememiş olanların yazının buradan sonrasını okumamalarını tavsiye eder, keyifli okumalar dileriz.
Dustin Hoffman’ın canlandırdığı David Sumner ve Susan George’un oynadığı Amy Sumner. David, Amerikalı bir matematik profesörüdür ve eşi Amy’yle birlikte ismi bilinmeyen, İngiltere taşrasının bir kasabasına taşınırlar. Film buradan itibaren seyircisini yavaş yavaş içine almaya başlar. İlk sahnelerde oldukça tepeden bakan kamerayla seyircinin gözünden kasabaya giriş yaparız. Bu sayede yönetmen Peckinpah seyircinin de yabancılığını hesaba katarak filmini ilmik ilmik örer. Amy oldukça genç, güzel ve sarışın bir genç kadındır. Belki David’in öğrencilerinden birisidir ancak bu konuda film bize bilinçli olarak bilgi vermez. Kasabaya adım attıklarında onları meraklı gözlerden ziyade aç köpekleri andıran tacizci gözler karşılar.
Amy baştan itibaren aykırı diyebileceğimiz bir karakterdir. Onun bu aykırılığı ve gücü dönemin Hollywood sinemasından gelir. Bonnie & Clyde, The Graduate, Easy Rider gibi filmlerin kendilerini sistemin dışında tutan bilinçli gençlerinin yansıması diyebileceğimiz Amy buna karşın son derece “entelektüel” diyebileceğimiz, modern Amerikalı eşi David tarafından sürekli olarak suçlanır, aşağılanır. David filmin saf iyisi filan değildir ki zaten Peckinpah’ın da derdi bu değildir. O öncelikle David üzerinden kasaba insanının, özellikle de seçkinlerinin bir seceresini çıkartır.
Bu sahnelerde kamera artık yavaş yavaş aşağıya inerek bel ölçüsüne gelir ve seyircinin de yabancılaşmasını üzerinden atmış olduğunun bilincine vararak hikaye ilerler. Filmde neredeyse Amy haricinde kadınlar yok gibidir, ön planda değildirler. Kasabanın sözüm ona bilge papazı, eski bir asker olan John Scott ve barlarda takılan, çoğunlukla sarhoş olan erkeklerini görürüz. Bunlar aynı zamanda David ile Amy çiftinin yeni evlerinin çatısını tamir eden işçilerdirler. Onlardan biri olan Charlie de tesadüfen Amy’nin eski sevgilisidir ve gerilimle beraber huzursuzluk tam da burada başlar. İşçilerin tacizlerinin başta ciddiye almayan David de yavaş yavaş huzursuzlanmaya başlar ancak henüz başlarının dertte olduğunu düşünmez.

Burada David’in karakteriyle ilgili çok şey öğreniriz. Oldukça benmerkezci, pragmatik, bencil ve kibirlidir, egoisttir. Evlerinde içki içtikleri papaz ve eşini dinin yozlaşmışlığı ve kanlı tarihini gerekçe göstererek küçük görür ve onlara laf atar. Papaz da nükleer bombalara atıfta bulunarak David’in matematikçiliğine, onun üzerinden de bilime dil uzatır. Peckinpah’ın filminde çatışma olması için bir nedene ihtiyaç yoktur. Bunun için, şiddetin ortaya çıkması için yalnızca birkaç insan yeterlidir. Bunun haricinde David’in esas meselesi kendisini gerçekleştirememiş olmasıdır. Buradaki gerçekleştirme elbette erkekliğinin altında ezilmesinden ileri gelir. Film boyunca giyim tarzı üzerinden eşi Amy’yi suçlar, yaftalar. Tacizci çetenin sürekli onu süzdüklerini Amy’den duyduğunda giyimini eleştirmekten geri durmaz. Buradaki mesele yaşadığı hayattan haz almamasında yatar. Amy üzerinde “bile” kuramadığı iktidar onu konfor alanı olan Amerika’dan dünyanın başka bir kıtasına sürmüştür. İşte bu yüzden tacizler arttığında Amy’nin birlikte evi terk etme önerilerini kesin bir dille reddeder. Çünkü David aslında buraya kendi krallığını, iktidarını kurmaya gelmiştir.
Onun modernite arkasına saklanmış olan sapkın karanlık tarafı dakikalar geçtikçe kendini göstermeye başlar. Kasaba tarafından yıllardır dışlanmış olan, neredeyse hiç konuşmayan, neredeyse yırtıcı bir hayvanı andıran Henry Niles’ı evinde saklamasının nedeni de tam olarak budur. Henry Niles’ın işlediği suç David için adeta iktidarı için bir sebebe evrilecektir. Burada yönetmen net bir iyi ya da kötü kıstası ortaya koymaz, kamerayı ortaya koyar, medeniyetle taşralıyı, Batılıyla Batılıyı, tacizcilerle kadın düşmanı David’i birbirleriyle çatıştırır. Bu pornografik şiddet adeta birbirlerine durmaksızın haflayan köpekleri andırır. Birbirleriyle kavga edişleri, hamle yapışları köpeklerin kavgalarını andırır ve cinayet anları da bilinçli olarak son derece ilkel şekilde gerçekleşir.
Sam Peckinpah’ın Straw Dogs’u Hıristiyanlık üzerinden dinle de kavga eder. Finale doğru haftalık kilise buluşmalarına davet edilen David ile Amy çifti ortamda adeta sıkışırlar, terlerler ve rahat edemezler. Bu anlarda Amy daha kısa zaman önce kendisine tecavüz eden grubu da orada görür. Kapitalist sistemle iç içe geçmiş olan yozlaşmış din bu kasaba içinde adeta kurumsallaşmış ve şiddet aklayıcı bir pozisyona evrilmiştir. Modernite sadece insanlığın bir maskesi, girdiği bir kılığa indirgenmiştir. İnsan saf haliyle kötüdür ve eninde sonunda kendisini korumak için kan akıtmaktan, öldürmekten de asla çekinmez. David kendi deyişiyle, adeta hedonist bir haz duyarak “hepsini hallettiğinde” yüzünde tarifsiz bir ifade belirir. Bu ifade Henry’yi veya Amy’yi kurtardığı için değildir, tamamen ilkel, vahşi doğayı andıran bir taşrada, Amerika’dan, kilometrelerce uzakta kanını akıtarak kurduğu krallığının verdiği mutluluktan ileri gelir. David artık tabiri caizse adeta tamamlanmış bir birey olarak filmi tamamlar.
Peckinpah 1971’de böyle bir film çekerek aslında genel anlamıyla moderniteye ve Batı medeniyetine adeta balyoz indirir. Günümüzde de gördüğümüz üzere çıkarılan savaşlar, savaşlarla gelen açlık, hastalıklar ve ölümler. Hepsi Batı eliyle çıkarılmış olan sonuçlardan öte bir şey değildir. Film 70’lerde sinemada oluşan özgürlükçü havanın tersine katıksız derecede içinde yaşanılan dünyayla bir bağ kurar. Bu bağın gerçekçiliği öyle kışkırtıcıdır ki Straw Dogs yıllarca İngiltere başta olmak üzere çoğu ülkede yasaklı kalmıştır, sansüre uğramıştır.
Filmin kadına bakışı da en tartışmalı konuların başında gelir. Tecavüz sahnesi öyle başlayarak sonradan karakterlerin karşılıklı rıza duyduğunun hissedildiği bir sevişmeye dönüşür. Peckinpah’ın Straw Dogs’unda Amy tam olarak filmin yarattığı dünyayla tezat oluşturan bir karakterdir. David gibi değildir, daima kuşku duyar ve kendini asla güvende hissetmez. David ile gözle görülür bir aşk yaşadıkları da hiç söylenemez, filmde cinsel anlamda da birbirleriyle kusursuz oldukları bir an yok denecek kadar azdır. Burada filmde cinsellik ile şiddetin işleniş şekline bakmak son derece elzemdir.
David ile Amy’nin iletişimsizliği, problemleri ve birbirlerinden duydukları cinsel tatminsizlikler aslında çok şey anlatır. David, eşi Amy’den cinsel anlamda bir zevk, haz almazken finalde adeta üstüne giydiği şiddet timsalinden dehşet şekilde zevk alır ve haz duyar. Film karakterleri üzerinde şiddeti adeta cinsellik gibi işler. Erkek karakterlerin hepsi şiddetten bu şekilde haz duyarlar. Zaten David haricinde hiçbir erkeğin kendi gündelik hayatlarıyla ilgili bir bilgi edinmeyiz. Bu muğlaklık onların kendi karakterleriyle sinemasal anlamda iyi bir bağ kurar. Seyirci olarak kimseyle neredeyse kimseyle özdeşleşemediğimizden ötürü onların hayatlarını merak da etmeyiz. David özdeşleşebilecek biri gibi görünürken şiddet sahnelerinden çok önce, filmin başından itibaren damarlarında dolaşan mizojininin dozu bizi ondan da uzaklaştırır. Straw Dogs bu yönüyle bir yüzleşme niteliği de taşır. Seyircisini, bizleri görmediğimiz, görmek istemediğimiz dünyayla yüzleştirir.

Bunun haricinde Amy de tıpkı Arthur Penn’in Bonnie & Clyde’ında olduğu gibi hapishane parmaklıklarını andıran bir yatakta yatar. Amy’nin bu dünya içindeki hapsolmuşluğu, filmde uğradığı cinsel şiddetle birleşir. Peckinpah’ın filminde dünya erkekler için adeta bir kan banyosuyken, iktidar mücadelesiyken kadınlar için ise tam anlamıyla bir cehennemdir. Hiç kuşkusuz ki mekân kullanımı da burada önemli bir yer tutar. Çiftin İngiltere’deki evlerinin dış görünüşü gayet modern bir görüntüde iken iç uzamında ise tuğlalardan oluşan estetik duvarlarıyla medeni bir hapishaneyi ve de bir şatoyu da andırır. Peckinpah burada modern insanın ortaçağdan kopamadığını başarıyla irdeler.
Öte yandan Amy dışında filmdeki bir başka önemli kadın karakter de Janice Hedden’dir. Janice baştan itibaren statüsü ve ünvanlarının da etkisiyle David’e aşıktır, ona sürekli olarak kur yapar ancak karşılık bulamaz. Sonu ise çok trajik ama içinde yaşanılan dünya için çok gerçekçidir. Janice bu dışa kapalı, köktenci görünen kasabada kendi cinsel devrimini yaşamak isteyen bir gençtir, bu yüzden Henry’ye ilişki teklif eder ve bu sırada Henry’nin kalın kolları arasında havasız kalarak son nefesini verir. Henry burada kendisini öldürmek isteyen çete duymasın diye onun ağzını kapamaya çalışırken ölmesine sebep olur. Kasaba içinde yaşadığı herkes için aslında çok distopik bir yerdir. Buraya dışardan gelenler de, tıpkı David ile Amy gibi kesinlikle hoş karşılanmazlar. Amy David’i kurtarmak için cinayet işlerken Janice ise Henry tarafından öldürülür.

Janice’in babası da aslında David’lerin evlerini cilalayanlarla tanışmaktadır ve kızını ararken o da kasabanın elitlerinden olan eski yüzbaşıyı kendi tüfeğiyle öldürür. Burada kanun yoktur. Sam Peckinpah, Wild Bunch, Patt Garrett & Billy the Kid, Ride the High Country gibi salt western filmleri de yönetmiş olduğundan westerni Straw Dogs’a çok başka bir noktadan, ustalıkla serpiştirir. 1970’lerin İngiltere taşrasında kanun olmayan, herkesin kendi kanunlarını uyguladığı, suçun ayyuka çıktığı dünyada westernin kurallarının geçerliliğini bizlere hatırlatır.
Yazımızın başlığına gelirsek. Görmekte olduğumuz üzere içinde yaşadığımız dünya bu filmden tam 55 yıl sonra da hiç farklı değildir. Kapitalist krallık hevesindeki erkeklerin bir hiç uğruna çıkardığı savaşlarda ölen milyonlar ve daha tonla cehennemi yaşayan insanlar. Övünülen Batı’nın gerçekliği filmde Janice’in David’e duyduğu masum hayranlıktan farklı değildir aslında. Bugün Epstein dosyaları ile de öğrenilenler karşısında, Vatikan’dan asırlardır tüten kangrenleşmiş tacizlerle birlikte dünya Peckinpah’ın anlattığından çok daha karanlık, dipsiz bir boşluk. Bize de bu gerçekliğin karşısında bilinçlenmek, mücadele etmek, bunları yaparken de böyle filmlerin de varlığını unutmamak ve hatırlatmak düşüyor.
