Bir süre önce yazmaya başladığım Telif Hakları konusunda kaynakları okudukça, ilgili kişilerle konuştukça, meslek birlikleri, örgüt temsilcileri ile konuştukça nasıl bir gayya kuyusuna düştüğümü anladım. 

“Lanet olsun içimdeki insan sevgisine” spotunu “lanet olsun meslek birliklerine de… telife de…” diye değiştiriyorum!

Bir önceki yazımda Alman faşizminden kaçan Ernest Hirsch sayesinde oluşturulan 1951 tarihinde Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu, 1995 yılında değiştirilerek bugünkü halini alsa da, ilk temelleri çok eskiye dayanır diye belirtmiştim.

Benim asıl ilgimi çeken 1951 yılında çıkan yasa var ama meslek örgütleri bu yasaya rağmen 1986 ya dek kurulamıyor. Neden?

Nedeni aslında birazdan anlatacaklarımda saklı. 

Türkler zekidir ama organize olamama konusunda dünyada ün sahibidir. Biraz çok partili dönem, biraz darbeler, biraz anarşinin derin devlet eli ile el yükseltmesi, sansür ve sanatın devlet sansürlenmesi ve 12 Eylül darbesi ile son…

Ama adını koyalım: Paylaşım savaşı bunun adı!

Tespitlerime göre yasal düzenlemede sorun yok. Peki sorun nerede?

  1. Yasa 1995 yılı öncesi ve sonrası film yapımlarını eser sahiplerini, fikri ve mali hak sahibi olarak detaylı tanımlamış.
  2. Bu haklardan doğan bedellerin meslek örgütleri tarafından toplanmasını da belirtmiş
  3. Meslek örgütleri şekerli suya koşan sinek gibi çoğalmış ama hak sahipleri bedelleri henüz toplanamamış.
  4. İlk meslek örgütlerinden SESAM çatısı altında toplanmayı ret edip yeni ve paralel meslek birlikleri kurularak yetki karmaşası yaşanmış.
  5. 1995 öncesi yapımların tvlerde sıklıkla gösterilmesi üzerine hak sahipleri tarafından 1995 öncesi mutlak eser sahibi olan yapımcılara davalar açılmış ve bu davalarda yerel mahkemeler ile yargıtay farklı kararlar vermiş.
  6. Yerel mahkemeler bu davalarda bilirkişi olarak oyuncu ya da yönetmen ya da senarist atamış.

Ve şarkıcı –türkücü dediğimiz insanlar bir araya gelip meslek birlikleri üzerinden telif toplarken sinemacılarımız henüz 1 kuruş telif toplayamadıkları gibi Avukat Oğuz Müftüoğlu’nun belirttiği gibi “Copyright Levy” yani “Özel Kopyalama Bedeli” hakkında fikri olmayan birçok hak sahibi olmasına karşın bu para nerede diye soran da olmamış.

Bu bedel Kültür Bakanlığı tarafından özel bir hesapta toplanır. Bu bedel maalesef bu yazı hazırlandığı güne dek dağıtılmadığı gibi akıbeti de bilinmemektedir.

Zaman zaman medyada “sanatçılar, bandrol bedeli olarak eserlerinden kesilen ve 100 milyon avroları bulan telif hakkı bedellerinin akıbetini soruyor” başlıklı haberler yer alsa da, hiçbir eser ya da hak sahibi bandrolden telif almaz. Alamaz. 

“Soru doğru olsa da başlık yanlıştır. Kast edilen çoğaltım bedelidir. Yıllar içinde değişime uğrayan yasa maddeleri hakkında detaylı bilgi sahibi olmayan sanatçılar ve meslek birlikleri bu değişimi sadece izlemiştir” der Av. Oğuz Müftüoğlu.

Yasal düzenleme ve pratik ve mantık bize farklı şeyler söylüyor.

  1. Senarist yazdığı senaryoyu bir finansöre (yapımcı) götürerek ön anlaşma yapar. Ancak yapımcı senaryo üzerinde birçok oynama yaparak ilk halinden farklı bir yere yönlendirir.
  2. Yapımcı, bir hikâye oluşturarak bunun senaryo haline gelmesini ister ve senariste sipariş eder. Fikir sahibi ile kâğıda döken farklıdır. Kâğıda döken senarist ama sipariş eden senarist değildir.
  3. Bir projenin zarar etmesi halinde komşu hak sahibi (yapımcı) bütün zararı karşılar. Ama eser sahipleri yani yönetmen, senarist, oyuncu, özgün müzikçi paralarını almış olsalar bile zarara ortak değillerdir.
  4. Bir proje bittikten sonra tüm reklam ve pazarlama harcamaları yine komşu hak sahibine (yapımcı) aittir. Eser sahipleri bu harcamalara katılmaz.
  5. Romandan sinemaya uyarlanan bir eserde senarist hak sahibi olurken roman yazarı bundan yararlanmaz.
  6. Önceden bestelenmiş bir müzik eserini filmde kullanır ve filmin müziği yaparsanız müzikçi bu filmde hak sahibi değildir.

Hukukçu değilim, baştan belirteyim. HUKUK KURULU dediğimiz etkili, yetkili kişilerin aldığı kararı sorgulayacak bilgiye de sahip değilim. 

  1. Yasa maddesi resmî gazetede yayınlandıktan sonra geriye işlemez.
  2. Yasa maddesi resmî gazetede yayınlandıktan sonra hak sahibi lehine kullanılır.

Burada hem fikir olmadığımız bir durum var mı? 

Var.

Konuyu danıştığım İstanbul Barosu Kallavi Grubu avukatları farklı düşünüyor. 

“Yasa bazı hallerde geriye doğru işler ve yasa bazen resmî gazetede belirtildiği üzere yayınlandığı tarih değil örneğin 6 ay sonra uygulamaya girer” gibi görüş belirttiler. Savcı iken avukat olan bir diğer dostum ise, “Yasada hangi sonucu istiyorsan sana öyle yorumlayayım!” diyecek kadar sarsıcı bir açıklama da bulunuyordu.

Ülkede ki yargı sisteminin çürümüşlüğü konusunda hem fikir olduğumuzu sanıyorum. Maalesef hızlandırılmış hâkimler, savcılar ile uzun zamandır kararların çok adil olmadığı konusunda kamuoyunda ciddi bir kaygı var. Yargıtay’ın Anayasa Mahkemesi ile olduğu gibi.

Başka bir kaygı da sinema eserlerinde ki isimsiz kahramanlar. 

Her şey senarist, yönetmen, oyuncu, müzikçi, diyalog yazarı ve animatör ile parayı koyan üzerine kurgulanmış.

Peki İSİMSİZ KAHRAMANLAR dediğimiz diğer set çalışanları ne olacak? 

Dekor olmazsa, makyaj olmazsa, kostüm olmazsa, ışık olmazsa film olur mu? Peki o halde neden bu insanlar FSEK’a tabi değiller? 

“Yap sözleşmeni al paranı çekil kenara” anlayışı ise diğerleri de yapıp sözleşmesini alıp parasını neden kenara çekilmiyorlar?

Yeşilçam yapımcı-yönetmenlerinden Kaya Ererez “Star oyunculara filmin bedeli kadar ödeme yapardık. Parayı almadan sete çıkmazlardı” der. Bu benzeri sohbeti yıllardır aynı yazlık köyü paylaştığımız AHMET MEKİN ile de çok konuştuk. 

Şimdi kamuoyunda KEMAL SUNAL dosyası diye bilinen ama adı geçen sanatçı dışında birçok sanatçının mirasçıları tarafından açılmış davalara gelelim.

“Karara konu olan olayda: Davacı yanın mirasçısı oldukları kişinin (murisin) oyunculuğunu üstlendiği ve dava dilekçesinde isimleri tek tek sayılan 45 adet filmin yapımcısı olan davalının halen başta televizyon kanallarına olmak üzere filmlerin satışını yaparak gelir elde ettiğini, aynı filmleri CD ve DVD olarak sattığını, murislerinin bu filmlerdeki icrasından dolayı sadece sinema gösterimi için ücret aldığını, 5846 sayılı FSEK. 80. Maddesi gereğince eser sahibinin hakları ile bağlantılı haklar kapsamında icracı sanatçı sıfatıyla sahip olduğu haklar karşılığında bugüne kadar murislerine yahut ölümünden sonra kendilerine hiçbir ödeme yapılmadığını, FSEK 80. Maddesi gereğince icracı sanatçının filmler üzerinde eser sahibinin yanında komşu haklara sahip olduğunu, aynı kanunun 52. Maddesi gereğince eserlerden doğan hakların kullanımının ancak yazılı olarak devredebileceğini, dava konusu filmlerden elde edilen elde edilen gelirlerde sinema gösterimi dışında elde edilen gelirlerin de dikkate alınması ve icracı sanatçıya da bu kapsamda ödeme yapılması gerektiğini ileri sürerek hesaplanan payın 3 katı tutarı tazminata hükmedilmesine, dava konusu filmlerin tvlerde gösterilmesinden kaynaklanan haklar ve filmlerin sinema ve tv kanalları dışında satışından doğan haklar karşılığında sağlanan gelirlerden dolayı tazminat talebinde bulunmuşlardır.”

(SESAM YAYINLARI – Sinemada Geçmiş ve Geleceği ile Telif Hakları Paneli S: 84-92 )

Size bütün açılan davaları ve sonuçları yazacak değilim. 

Ama yerel mahkemelerin “Durun ne yapıyorsunuz? 1995 öncesi yapılan filmler bunlar. Yasa geriye işlemez ve siz o zaman hak sahibi (eser sahibi) değildiniz bunun için reddine” demişse de istinaf farklı karar vermiş ve “Bazı hallerde yasa geriye çalışır” demiş ve kararı bozmuş. Tekrar gelen dosya yerel mahkeme tarafından “Aaaaa bak üst mahkeme böyle demiş, vardır bildikleri” diyerek bu kez kararı onamış. 

Şimdi, Yargıtay da onadığına göre davalı tarafın başvuru masası ANAYASA MAHKEMESİ olmuş.

Merakla ve heyecanla bekliyoruz çıkacak kararı.

Sonuç:

1995 sonrası şarkıcı- türkücü dediğimiz ama sokağa daha yakın olan taraf teliflerini tıkır tıkır toplarken entelektüel dediğimiz ve yurt dışı marketlerden, film festivallerinden elini ayağını eksik etmeyen filmcilerimiz henüz meslek birliklerini bir çatı altında toplayıp FEDERASYON haline gelemedikleri için telif toplamada başarısız bir dönemden geçiyorlar.

Buna rağmen 1995 sonrası tek kuruş telif alamayan “eser sahipleri”, 1995 öncesi çekilen filmler için dava üzerine dava açmaya başladılar. 

Doğrunun emsal gösterilmesi güzel ama yanlışın emsal gösterilmesi ise akıl almaz kargaşalara neden olacak gibi görülüyor.

Tam biz Türklere göre sorun çözme süreci,

aman abi suya sabuna dokunma,

aman abi sen mi kurtaracaksın bu memleketi,

aman abi elimizdekinde de olmayalım,

aman abi bu mahkemelerden bişey çıkmaz!

Bunca belirsizlik ve kargaşa arasında: 

Don Carleone… gel de seni arama!

Sevgiyle – Dostlukla 

Kaynaklar:

–  SESAM 40 YAŞINDA – TC KÜLTÜR BAKANLIĞI YAYINLARI

– ESER SAHİPLERİNİN HAKLARI VE TEKNOLOJİNİN BU HAKLARA ETKİLERİ -SEMPOZYUMU – TELİF HAKLARI GENEL MÜDÜRLÜĞÜ

– SİNEMADA GEÇMİŞ VE GELECEĞİ İLE İLGİLİ TELİF HAKLARI PANELİ – SESAM YAYINLARI

– MEHMET SOYARSLAN – ÖZEN FİLM – SESAM BAŞKANI

– FUAT ERMAN – ERMAN FİLM

–  AKIN ATALAY – İSTANBUL BAROSU – AVUKAT

TELİF HAKLARI ÜZERİNE -3