3 Aralık 2025
İki ay önce edebiyat haberleri veren birkaç internet sitesinde yayınlanan, dolayısıyla kopyalanarak çoğaltılan bir haber bülteni vasıtasıyla -ülkemizin de nihayet- sineroman’la tanışmış olduğunu öğrendim.
Bu ilginç ve bilgi yüklü duyuru metninin başlığı aynen şöyleydi: TÜRKİYE’DE SİNEROMAN TÜRÜNDE İLK KİTAP: BÜŞRA YILMAZ’DAN KOZMOS…
Büyük olasılıkla kitabı yayımlayan yayınevi tarafından hazırlanan bu yazı, Türkiye’nin sevilen yazarlarından Büşra Yılmaz’ın yeni eseri Kozmos’u edebiyatseverlerle buluşturuyor. Kozmos, Türkiye’de ilk kez tanıtılan “sineroman” formatıyla, romanın derinliğini ve sinemanın görsel anlatım gücünü birleştiren yenilikçi bir eser” diye başlıyor, Sineroman’ın sinema ve roman kelimelerinin birleşiminden doğan yenilikçi bir anlatım biçimi olduğunu vurgulayarak devam ediyordu.
İki ay boyunca birilerinin çıkıp bu bilgilerin /özellikle ilk kitap vurgusunun/ doğru olmadığını söylemesini bekledim. Ama ne sinema ortamından, ne edebiyat camiasından bir ses çıktı… Daha kötüsü bu yanlış bilgi; araştırılmadan, sorup soruşturulmadan hazırlanan bir haber bülteni sayesinde kopya edile edile internet ortamında yaygınlaştı; dolayısıyla okumadığım için olumlu olumsuz yorumda bulunamayacağım Kozmos, 2025 yılında Türkiye’nin sineromantüründe ilk kitabı oluverdi.
Oysa bu konuyu biraz olsun kavrayabilmek -anlamak için ilkin 20. Yüzyılın ilk yıllarına gitmek, ardından fotoğraf ve resmin hareketli sürdürücüsü olan sinemanın; daha işin en başında- edebiyat ve tiyatro ile hemhal olduğunu kabul etmek gerekir: Dünyada ilk kez sinemaya uyarlanan edebiyat yapıtı, Jules Verne’in Aya Seyahat romanıdır. 1902 yılında büyük ilgi gören Aya Seyahat aynı zamanda ilk bilimkurgu filmiydi. Bizde ise iki edebiyat yapıtı -on yedi yıl sonra- 1919’da sinemaya uyarlanmıştır: Hüseyin Rahmi’nin romanı Mürebbiye’nin yönetmeni ve senaristi tiyatrocu Ahmet Fehim’dir. Diğer film ise Yusuf Ziya Ortaç’ın sahnelenmek için yazılmış manzum tragedyasıdır: Binnaz’ın dayönetmeni Ahmet Fehim’dir. Bu film yurt dışına satılan ilk sinema yapıtıdır. Mürebbiye ise o kadar şanslı değildir: İşgal İstanbul’unda Fransız mürebbiye Angel, düşkün biri olarak gösterilemezdi, dolayısıyla film yasaklanmıştı: Bu da bir ilkti…
Bu arada konuyla ilgili olmasa da paylaşacağım: Ben 1959 yılında gösterime giren ikinci Binnaz filmini bir pazar günü Kurtuluş Sinemköy’deki Yeni Atlas sinemasında 11.00 matinesinde anneannemle birlikte seyretmiştim. Başrollerde Belgin Doruk ve Orhan Günşiray vardı. Aslında o gün sinemaya Donald Duck’ı, Mickey Mouse’ı seyretmeye gitmiş, ama Lale Devri’nde geçen bir hikâyeyi izlemiştik… Yeni Atlas izleyicisine sürprizler sunan bir sinemaydı, hazırlıklı olunmalıydı. Birkaç yıl sonra yine bir pazar günü, Yeni Atlas’a kovboy filmi izlemek için kendi başıma gitmiş, fakat yeni bir sürprizle karşılaşmış; 19. Yüzyılın son gecesinde, Madrid sokaklarında menekşe satan Sarita Montiel ile tanışmış -aktrisi uzun süre unutamamıştım. Makinistin protesto seslerine aldırmadan izlettiği filmin adı Çiçekçi Kız’dı ve filmdeki Como aves precursoras de primavera diye başlayan La Violetera adlı şarkı zihnimden hâlâ silinmiş değil…
4 Aralık 2025
Dün sinemanın edebiyat ve tiyatro ile hemhal olduğunu söylerken, aklımda Lütfü Akad’ın başyapıtlarından biri olan Vesikalı Yarim vardı, zira bu film, tiyatrocuların şairlerin öykücülerin işbirliği ile kotarılmıştı. Şair, Orhan Veli ve onun “Nasıl unuturum seni ben / Vesikalı Yârim” diye biten Tahattur başlıklı şiiriydi… Sait Faik’in Menekşeli Vadi adlı öyküsü – yazarlığa kısa öykü ile başlayan senarist Safa Önal’ın kılavuzu olmuştu. Yönetmen Lütfü Akad ise gençliğinde tiyatro ile ilgilenmiş, tiyatro kritikleri yazmıştı. Bu kadar da değil, Vesikalı Yarim serüveninin öncesi ve sonrası da vardı. Öncesi şöyleydi: 1940 yılında Kral Oidipus’la sahneye çıkan, 60’larda Kadıköy İl Tiyatrosu’nu kuran Sezer Sezin, Tahattur şiirinin – Vesikalı Yârim dizesi bağlamında yazdığı bir öyküyü filme çekmek için Lütfü Akad’la yola çıkmasına ve Burhan Arpad senaryo çalışmalarını ilerletmesine karşın proje gerçekleşemez, ama Burhan Arpad yazdıklarını Vesikalı Yarim filminin gösterime girdiği yıl olan 1968’te kitaplaştırarak yayınlar. Bu kitapta yine Orhan Veli’nin izi vardır; zira bir sineroman olan bu çalışmanın adı Tahattur şiirinin ilk dizesidir: Alnımdaki Bıçak Yarası… Sonrası için 20 yıl geçmesi gerekir, Burhan Arpad’ın sineromanı 1987 yılında aynı adla Şahin Gök tarafından sinemaya uyarlanır. Başrollerde Serpil Çakmaklı ve Hakan Ural vardır.

Mürebbiye ve Binnaz gibi milli ve yerli iki örnekten anlaşılacağı üzere, romanlar, edebiyat yapıtları sessiz sinema döneminde de sinemaya uyarlanmış, bu eğilim yoğunlaştıkça /yayınevlerinin de yönlendirmesiyle/ yeni bir teknikle yeni bir yazı türü yaratılmış ve yaygınlaştırılmıştır. Bu türün benim ulaşabildiğim Türkiye’deki ilk örneğini /bence ilk sineroman’ımızı/ takdim etmeden önce, türün özelliklerinin anlaşılması için Attilâ İlhan’ın ilk baskısı 1953’te yapılan ve bence bizatihi sineroman olan Sokaktaki Adam’dan bir alıntı yapıyorum:
“… Sokaktaki Adam’da hareket öğesini, psikolojik öğeyi, romantik öğeyi, tıpkı bir senaryoda olduğu gibi dengeli olarak kullanmaya çalıştım ve gerekli gördüğü yerlerde hareketli planlara ayırdım, hatta decoupage yaptım. Bence yirminci yüzyılın romancısı okuyucusunun bir sinema seyircisi olduğunu bir an bile hatırından çıkarmamalıdır. Bu yönden baktınız mı Sokaktaki Adam cinematografique bir romandır. İçleme iyice sindirilmiş, söylev ya da monolog olarak değil, hareket ve eylem olarak deneyimlenmiştir.”

Attilâ İlhan, böyle düşünmektedir, ama yeni roman akımının öncüsü, iki de sineroman yazmış olan Alain Robbe-Grillet aynı kanıda değildir, onun için sineroman bambaşka bir şeydir: Öyle ki, ikinci sineromanı olan L’Immortelle (Ölümsüz)’ün önsözünde, bu romanın kendi başına, yani bağımsız bir eser olamayacağını söyler, zira gerçek eser,sinema salonunda görülebilen ve duyulabilen filmdir. Grillet, o önsözde bu denli kesin yargıda bulunmasına karşın, okura bazı önerilerde de bulunur: Filmi izleyenler dilerlerse L’Immortelle romanını karmaşık ve hızlı tempolu filmin ayrıntılı bir analizi olarak değerlendirebilir; izlemeyenler ise metni librettoya veya sahne düzeni yönergesine benzetebilir…

L’Immortelle,1963 yılında- bizden aktör ve aktrisler eşliğinde İstanbul’da sinema eserine dönüştürülür. Filmin yönetmeni Alain Robbe- Grillet, yardımcısı Lütfi Akad’tır. Rol alanlar arasında Sezer Sezin, Ayfer Feray, Ulvi Uraz, Asım Nipton gibi isimler de vardır. Film, tarihi İstanbul Surları’nı -bostanları, ekili alanlarda çalışan insanları, atları eşekleri de göstererek başlar: Kameranın Yedikule’den Topkapı’ya yaptığı bu yolculuğa Müzeyyen Senar, Ankara Misketi’ni söyleyerek eşlik eder; ancak divamız bu ünlü oyun havasını iyice sakinleştirmiş, sözlere neredeyse keder yüklemiştir: Oy Farfara, farfara / Ateş de düştü şalvara derken bile ağırbaşlıdır…
Müzeyyen Senar’dan başka şarkıların da duyulduğu L’Immortelle, Ölümsüz Kadın adıyla ülkemizde gösterime girmiş midir, bilmiyorum, ama filmin uzun süre saklı durduğunu, 2005 yılında 24. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde gösterildiğini biliyorum.
Grillet’nin ilk sineromanı olan L’Annèe Derière à Marienbad da 2005 yılında aynı festivalde izleyiciyle buluşur: Altın Aslan ödüllü, 1961 tarihli bu filmin yönetmeni Alain Resnais’tir.
Attilâ İlhan’ın Sokaktaki Adam’ı ve Alain Robbe- Grillet’nin romanları – filmleri 20. Yüzyılın ikinci yarısında gündeme gelmiş, tartışılmıştır. Oysa ülkemizdeki -bence- ilk sineroman, 20. Yüzyılın ilk çeyreğini biraz geçe 1934 yılında yayınlanmıştır. Kitabın adı Ayşim’dir. Yazarı Enver Behnan Şapolyo’dur. Ayşim de tarihi romandır, zaten kapağındaTarihi Sinema Romanı ibaresi bulunmaktadır.

İlk baskısı 1934 yılında Ankara’da Cumhuriyet Kitapevi tarafından yapılan Ayşim; Lale Devri’ni ve padişah tarafından kaçırılmasına karşın, sevdiğine bağlı cesur ve güzeller güzeli bir genç kızın hikâyesidir. Kitabın ikinci baskısı “Büyük Türk Romanı” ibaresiyle 1962’de yapılmıştır.
Not: Orhan Veli’nin -ilk ve son dizeleri roman ve film adı olan Tahattur şiiri, 1940 yılının eylül ayında Küllük dergisinin ilk sayısında yayınlanır ve derginin kapatılmasına neden olur. Kimilerine göre Küllük dergisinin tek sayı ile tarihe geçmesinin sorumlusu Tahattur şiirindeki sevgili yadigârı olan tabakadır… Kimileri ise bambaşka nedenler öne sürecektir. Dileyen arama motorlarında gezinip hem bu konu, hem de sineromanlar hakkında onlarca doğru ya da yanlış bilgilere ulaşabilir… ama kimse Türkçesi hatırlama demek olan Tahattur’un dizelerine dokunamaz: Alnımdaki bıçak yarası/ Senin yüzünden/ Tabakam senin yadigârın/ “İki elin kanda olsa gel” diyor/ Telgrafın. / Nasıl unuturum seni ben/ Vesikalı yârim?/
