Herkese tekrar merhabalar. Bu yazımızda siz okuyucularımıza Seren Yüce’nin yazıp yönettiği, 2010 yapımı olan ÇOĞUNLUK filminin derinlemesine analizini yapmaya çalışacağız. Yazı içerisinde spoiler içereceğinden filmi izlememiş olanların okumamasını tavsiye eder, keyifli okumalar dileriz. Filmin analizinde Türkiye siyasetinden sosyolojiye kadar mümkün olduğunca derin bir yelpazede siz okuyucularımıza yeni kapılar açmayı umuyoruz.

19-20’li yaşlarındaki Mertkan için babası Kemal’in sözünün dışına çıkmak deyim yerindeyse imkânsızdır. Bir gün tanışıp sevgili olduğu Gül ise Mertkan’ın hayatında yepyeni kapılar açılmasına neden olacaktır.

Seren Yüce’nin Çoğunluk’u İstanbul’un kenar mahallelerinde, banliyölerinde geçen, şehir taşrası diyebileceğimiz, alt sınıfa mensup insanların hayatlarına bizleri dahil eden çok gerçekçi bir film. Dramatik yapısıyla senaryo matematiğinin uyumu bizlere özellikle Türkiye sosyolojisi bakımından çok zengin bir materyal bırakıyor. 1980’li yıllarla birlikte Turgut Özal’ın başa geçmesiyle uygulanmaya başlanan 24 Ocak Kararları ülke ekonomisini dibine kadar neoliberalizme bularken toplumda da “kolay yoldan köşeyi dönme” deyiminin oturmasına sebep oldu. Özal’ın deyişiyle “benim memurum işini bilir” mottosu devletin kamusal yönünün tamamen dışarıda bırakıldığı, serbest pazara hızlıca adapte olmaya zorlanan halk ile birlikte neo-liberal kapitalizmin “nimetlerinden” de yararlanmaya başlandı.

İngiltere’nin Demir Leydi lakaplı efsanevi başbakanı Margaret Thatcher’ın “toplum diye bir şey yoktur, sadece erkek ve kadın, bir de aile vardır” sözünden hareketle Çoğunluk filmi de bu cümleyi adeta mottosu olarak alarak bizi hikâyesine davet ediyor. Neo-liberal kapitalizmin yarattığı bireyci ‘toplum’ kamucu düzen dışına çıkıldığında tam olarak filmdeki insan tipinin oluşmasının önünü açmış oluyor.

Müteahhitlik yapan Kemal filmde tartışmasız erkek iktidar olarak karşımıza çıkar. Katıksız bir kural koyucu, kanun uygulayıcısıdır ve bunların da ötesinde ‘düzeltici’ bir rolü vardır. Filmin açılışı buna muazzam bir örnektir. Kemal oğlu Mertkan ile ormanda vakit geçirdikten sonra evlerine dönerler. Evde temizliğe gelen yardımcıları Şükriye vardır. Şükriye işçi sınıfına mensup, alt sınıf tabakasından bir insandır. Onları karşıladığında baba Kemal’in ve oğlu Mertkan’ın kendisine davranışları bu konuda son derece elzemdir. Şükriye’nin Mertkan’a; “Mertcim” diye seslenmesi Kemal için kabul edilemez bir şeydir ve bunu hemen; “onun adı Mertkan, Mertkan” diyerek ‘düzeltir’. Aynı sekansın devamında henüz çocuk olan Mertkan’ın evin koridorunda yürürken Şükriye’ye ayağına takılan bir eşyamışçasına tekme atması da geleneksel Türk Aile yapısındaki rollere dair bize çok şey söyler.

Burada elbette bildiğimiz anlamda insana değer veren kamusal düzenin yok oluşuyla birlikte oluşan bireyci, sapına kadar ataerkil ve mizojinist Yeni Türkiye insanına dair çok fazla şey görürüz. Mertkan’ın annesi Nazan için filmde farkındalığı ve insaniliği bakımından en bizden karakter diyebiliriz ancak onun da yaşadıklarından mütevellit kendince handikapları mevcuttur. Evdeki, ailedeki görevlerini aksatmaz ve bu klasik bir rutine bağlıdır. Eşi Kemal’i, oğlu Mertkan’ı kapıda karşılamak, yemek hazırlamak, fazla soru sormamak ve sadece uyumak. Mertkan ise babası Kemal’in bir projesi niteliğindedir. Filmin ilk sahnesi bu konuda çok değerlidir. Henüz daha çocuk yaştaki Mertkan babasıyla ormandan çıktığında arabaya yürümektelerken Kemal Mertkan’ı yanına çağırır, fazla geride kalmamasını öğütler. Baba oğul arasındaki ilişki filmin başından sonuna kadar böyledir. Mertkan kendini gerçekleştirememiş, salt bir birey olamamış, daima babasının peşinden, onun yolunda gitmek zorunda kalmıştır.

Toplumsal rollerin filmdeki anlatımları mümkün mertebe sade ama bir o kadar da vurucudur. Ailenin temizliğe gelen yardımcısı Şükriye o geçmiş flashback’indeki açılış sekansından hemen sonra günümüzde de bir kez görünür. Bu sefer küçük oğluyla birlikte Nazan’ı ziyaret etmişlerdir. Nazan onlarla iyi anlaşsa da Kemal ve Mertkan için bunca yılda değişen hiçbir şey olmamıştır. Şükriye bir köylüdür ve Mertkan’ın da serzenişiyle “kötü kokmaktadır”. Bu ve daha kim bilir hangi onca sebepten ötürü onlarla aynı hayatı yaşamayı, saygı görmeyi hak etmez. Onlar bambaşka insanlardır, Şükriye gibi insanlar onlar için adeta birer nesne gibidirler. Filmin ilerleyen sahnelerinde Şükriye ile oğlunun araba çarpması sonucu öldüklerini duyduklarında da yalnızca kendi içlerinde bir başsağlığı ile durumu geçiştirirler. Oysa burada Nazan’ın ağlaması, uyuyamaması gibi durumlar onun içinde halen yaşamakta olan insanlığının da önemli bir yansımasıdır. 

Mertkan ile Kemal için kutsal olan kendileridir, devlettir. İnsanın, toplumun bir önemi yoktur. Filmin başından sonuna kadar Kemal’in müteahhitlikten ötürü geniş çevresindeki erkekler tarafından Mertkan’a şaka yollu ama son derece ciddi şekilde aba altından gösterilen askerlik vurgusu bu yönden çok önemlidir. Filmde Kemal ve diğer tüm erkeklerin motivasyonları askerliktir. Kendi içlerindeki sohbetlerinde çokça kez militarist ve şoven bir dil kullanırlar ve bunu sürekli olarak Mertkan’a da enjekte ederler. Artık onun da ‘yaş’ı gelmiştir. Vatanına milletine, devletine hayırlı bir evlat olma zamanıdır.

Bu uğurda kendisi de onun gibi gerçekte acınası birisine dönüşmektedir. Ancak Mertkan film boyunca üst üste giydiği tişörtler ve kazaklardan, kapandığı odasından ve ona adeta kimlik kazandıran babasının jeep’inden inmedikçe içinde yaşamakta olduğu bu müthiş sıkışmışlıktan, kimlik karmaşalarından çok sıkılmaktadır ve bunun çok belli etmemeye çalışşa da farkındadır. İşte burada karşısına çıkan Gül aslında tam olarak Mertkan’ın hayatındaki eksiktir. Tamamen dışarıdan, tanımadığı bir coğrafyadan olan Gül ilk andan itibaren Mertkan’a karşılıksız bir ilgi, sevgi gösterir. Bu gibi tanımadığı duygular karşısında Mertkan’ın deyim yerindeyse şaftı kayar ancak o da bu beklenmedik ilişkide Gül’e ayak uydurmaya kararlıdır. Ta ki babası Kemal’in ırkçılığı ile Gül’ün aile fertlerinin araya girmesine kadar.

Kemal’e göre Vanlı bir Kürt olan Gül elbette aile için başlı başına tehdittir. Bunu Mertkan’a da birkaç kez deklare eder. Gül ise kardeşlerine de bakmak zorundadır ancak memleketten de aile akrabaları ve tanıdıklar tarafından taciz edilmektedir. Bir yandan babası ve onun gibi mevkili erkek arkadaşları tarafından sıkıştırılan Mertkan, öbür tarafta kendi ailesi tarafından İstanbul’dan çekip alınmaya çalışılan Gül. Bu iki karakter de aslında Türkiye’de geçmişten bu zamana bölgelere ayrılmış müesses nizam aygıtlarının sıkışmış kurbanları olarak karşımızda durmaktadırlar. Gül asırlık Kürt sorununa karşın kendisini İstanbul’un modern yaşamına adapte etmeye çalışırken kendi geleneksel aile tabularından kendisini kurtaramaz ve sonunda bizim görmediğimiz bir sahnede ailesi tarafından Van’a kaçırılır. Mertkan ise isminden de anlayacağımız üzere babasının gözünde henüz bu “üstün” ‘kan’a yaraşır derecede mert olmamasından ötürü Gebze’deki şantiyelere sürgün edilir.

Şantiye günleri Mertkan’ın gittiği, gideceği yolun göstergesi niteliğindedir. Şantiye sonrasında da hemen askere gideceği planlandığından saçlarını da kestirir ve Gebze’de Şantiye’de işçilere tıpkı babası gibi tepeden davranmaya başlar. Kibiri, egosu üst düzeye çıkar. İşini beğenmeyip atıştığı bir işçiden abartılı derecede içten içe korkarak babasından silah dahi istemesi onun artık mahallesi sınırları dışında düzeni sağlamak isteyen yeni bir erk olmak istemesinden ileri gelir. 

Burada Mertkan için tutulan evin detayları da değinmeye değer niteliktedir. Koyu mavinin hâkim olduğu, filmin posterinde de gördüğümüz loş beyaz renkteki beyaz sandalyeler ve bir masa bulunmaktadır. Onun haricinde de bir üçlü koltuk ile iyi çalışmayan 32 ekran tüplü bir televizyon. Ancak televizyon deyim yerindeyse karıncalıdır, yani bozuktur ve hiçbir kanalı da göstermemektedir. Mertkan burada kendi evini, ailesini ciddi derecede özler. Televizyonda göremediği şey aslında özlediği eski hayatıdır, mensup olduğu ailesidir. Tam da bu nedenle askerlik öncesinde belki de son kez ailesini evlerinde ziyarete gider ve yemeğe otururlar.

Seren Yüce’nin Çoğunluk filmi Türk Sineması’nda sosyolojik açıdan net bir şekilde en dolu filmlerden bir tanesidir. Özellikle 2010’lar itibariyle günümüze geldiğimiz vakit bunu yapan belki de az sayıdaki filmden bir tanesidir. Film boyunca kameranın durduğu yerler de çok önemlidir. Üçlü aile yemekleri, kalabalık akraba yemekleri, koltukta oturmalar ve Kemal’in ofisindeki patron masası. Bu anlarda kamera tam karşıdan sabit olarak durumu bize gösterir. Bu sahnelerdeki durum tam olarak yürümekte, işlemekte olan düzenin bir yansımasıdır. Mertkan ile Gül’ün cinsel sahnelerinde ise kamera bilinçli şekilde düzenli değildir, sabit durmaz, tedirgin, dengesiz bir hava mevcuttur. Çünkü onların birlikteliği yürütülmekte olan düzenin tam anlamıyla karşıtıdır, onların ilişkilerinde ataerki, sınıflar, din, ırk, kibir, ego gibi kavramlar yoktur. Yalnızca kendi duygularıyla var olmaya çalışırlar.

Tüm bu yönleriyle Çoğunluk Türkiye’nin o dönem malum çoğunluğunun hikâyesidir. Bu filmi 2025’te izlemek ise oradaki çoğunluğun cüretinin ne derece arttığının, pişkinleştiğinin ve tek gerçek iktidar olduğunun çarpıcı bir hatırlatmasıdır.

ATAERKİ VE MÜESSES NİZAM ARASINA SIKIŞMIŞ BENLİK: ÇOĞUNLUK