7 Ağustos 2025 

Yeşilçam’ın reklam sektörüne yaklaşımı -dünden bugüne- eleştirel olmuş, sinemacılarımız; bu meslekle uğraşanların yapıp ettiklerini- izleyicilere ayıplı iş gibi tanıtmayı öncelemişlerdir. Bu tutumun en çarpıcı örneklerinden biri, 1978 yılında Şerif Gören’in yönettiği Evlidir Ne Yapsa Yeridir adlı komedidir. Bu filmde reklam yazarını canlandıran Kadir İnanır, çalışmakta olduğu reklam metnine dair şu sorgulamayı yapacaktır: “Bu yeni nesil baştan aşağı yalan dolan… pisliğin üzerine gül suyu dökeceksin, bir de allayıp pullayacaksın…”        

Ayıplı iş eğiliminin 1974 yılında Osman F. Seden’ in yönettiği Ahmet Üstel’in senaryosunu yazdığı Yüz Lira Evlenilmez ile başladığı söylenebilir: Filmin reklamcıları olan Bülent Kayabaş ve Ediz Hun; sevimli -çekici ama hilekâr- yalancı kişilerdir. Osman F. Seden – Ahmet Üstel ikilisinin 1976 yılında kotardıkları Nereye Bakıyor Bu Adamlar’da ise kişiler değil,  doğrudan meslek eleştirilecek, dolayısıyla ajansın sahibi Memduh Bey; paragöz, düzenbaz, çalışanlarının emeğini sömüren, doğrudan ayıplı kişi olarak işlenecek; Osman F. Seden bu tutumunu iki yıl sonra senaryosunu yazıp  yönettiği Yüz Numaralı Adam’da da sürdürecektir.

Reklam ajansı patronlarına yönelik salvolar ise senaryosunu Başar Sabuncu’nun yazdığı Atıf Yılmaz’ın yönettiği 1980 tarihli Talihli Amele’de de yinelenecek: Mösyö Alber, etik kaygıları olmayan, tüketiciyi aldatmaya yönelik kampanyalar yapmaktan çekinmeyen biri olarak tanıtılacaktır… Bu tutum, Başar Sabuncu’nun senaryosunu yazıp yönettiği Çıplak Vatandaş’ta da tekrarlanacak; Ajans patronu Mösyö Jak, tıpkı Mösyö Alber gibi, çıkarcı     başkalarını kullanmayı iyi bilen biri olarak işlenecektir.  

Talihli Amele ve Çıplak Vatandaş’ın iki büyük reklam ajansının patronlarını (Man Ajans’tan Eli Acıman’ı, İlancılık’tan İzidor Baruh’u) akla getirmesi kaçınılmazdı. Aslında 1978 yılında çok daha çarpıcı bir isimlendirme yapılmıştı: Oktay Arayıcı’nın senaryosunu yazdığı, Yusuf Kurçenli’nin yönettiği televizyon filmi olan At Gözlüğü’nde evde çalışan çeviriler yapan evini zar zor geçindiren Ferit, karısı Aylin’e büyük bir reklam ajansından iyi maaşlı bir teklif aldığını söyler… Bu reklam ajansının adı Tevrataş’tır! * 

At Gözlüğü’ne birazdan döneceğim, ama önce neredeyse 40 yılı aşkın süre reklamcılık yapan biri olarak iki özel notum olacak: Ben hem Man Ajans ekolünden gelen ajanslarda, hem de İzidor Baruh’un sahip olduğu İlancılık’ta çalıştığımdan Yeşilçam’ın biraz acımasız davrandığını düşünüyorum. İkinci notum ise Başar Sabuncu ile ilgili: 2007’de çalıştığım reklam ajansında Şehir Tiyatroları’nın sahnelediği oyunların- ilanlarını, gazete anonslarını hazırlıyorduk… Yaratıcılık adına yaptığımız ise, açık hava reklamları ve afişlerdi. Bu konuda çalıştığımız eserlerden biri de Jean Racine’in Bayazıt adlı trajedisi idi… ve her zaman olduğu gibi  kurum yöneticilerine sunmak üzere birkaç eskiz oluşturmuştuk, fakat bu mümkün olmamıştı, çünkü oyunu sahneye koyan yönetmenin -Başar Sabuncu’nun yaptıklarımızı  değerlendirmek üzere ajansa geleceği söylenmiş; dolayısıyla zihnimde Racine ve Bayazıt   dışında bir takım sorular dolanmaya başlamıştı: Sevgi Soysal’ın ilk kitabı Tutkulu Perçem’in kapak düzenini Başar Sabuncu yapmıştı, bu kitaptan ve Sevgi Soysal’dan söz etmem doğru olur muydu, sinemadan -bu bağlamda reklamcılıktan da söz edebilir miydim, örneğin Kupa  Kızı nasıl izlenmeliydi: Bu filme Joseph Kessel’in Belle de Jour’un serbest uyarlaması diyebilir miydik… 

Bazı kritikler ise Kupa Kızı’nın Bunuel’in Gündüz Güzeli’ne nazire olduğunu söylüyordu… Bu arada Barthes’ın Racine hakkında görüşleri de aklımdaydı, belki ukalalık bile yapardım… ama hiçbirini soramadım, konuşamadım; daha kötüsü Başar Sabuncu eskizleri pek beğenmedi, ama yine de oyunun dekorunu fon olarak kullandığımız, baskın unsurun Bayazıt yazısı ve iki yanı da keskin bir bıçak yani yatağan olan eskizi onaylatabildim.  

Başar Sabuncu o gün kırgın ve sanki biraz hırçındı -bıkkındı- yorgundu, isteklerini yerine getirmeye çalışmıştım: Yönettiği son tiyatro eseri Bayazıt olan bu önemli yönetmen ve aydınımızı her zaman  saygıyla andığımı söyleyip, hemen 1978 tarihli At Gözlüğü’ne dönüyorum: Bu televizyon filmi eleştirel Yeşilçam filmler gibi sühulet ve sükunetle karşılanmamış; reklamcılığa -reklam sektörüne getirdiği ağır eleştiriler nedeniyle belli başlı reklam ajanslarının tepkisini çekmiş; mahkemelere başvurulmuş, davalar açılmış; TRT Genel Müdür’ü Cengiz Taşer’e şikayet mektupları yazılmış: Fikir verebileceğini düşünerek  bu mektuplardan ikisinin giriş bölümlerini alıntılıyorum: 

“18 Kasım 1978 akşamı yayımlanan ve kamuoyunda tamamen yanlış bir   reklamcılık ve reklamcı imajı yaratmaya yönelik At Gözlüğü adlı oyun reklamcılık mesleğinin çilesini çeken kişilerde tepki ve protestonun yanı sıra derin bir üzüntü yaratmıştır. (Man Ajans)”

“18 Kasım1978 akşamı yayımlanan At Gözlüğü adlı programı hayretle ve dehşetle seyrettik. Dünyada ekonominin ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilen ve ülkemizde 70 yılı aşkın uygulanan bir meslek dalına bu kadar bilgisizce ve ön yargıyla saldırılması programın başka amaçlarla hazırlandığını belli etmektedir. (Pars Reklam)”

At Gözlüğü meselesine sağdan soldan yazarlar da müdahil olmuş; Mümtaz Soysal, Uğur Mumcu, Sulhi Dönmezer, Mukbil Özyörük sonuç alamasalar da tartışmışlar; sonunda olanlar olmuş, konu Pravda Ağızlı türünden salvolar eşliğinde DİSK’e getirilmiş; komünizm propagandası etrafında dolanılmaya girişilmişti: Kötü bir dönemdi, her yerde olduğu gibi, aydınlar arasında da kargaşa vardı, anlaşmazlık yaşanıyordu. Her yerde dedim çünkü filmin TRT’de yayınlandığı sıralar her gün birkaç siyasi cinayet işleniyor sokak çatışmaları yaşanıyordu. Kahramanmaraş’ta çıkan olaylarda yüzden fazla vatandaş ölmüştü. Şubat 1979’da ise Abdi İpekçi, İstanbul’un eski Siyasi Şube Müdürü Ilgız Aykutlu… ve daha birçok partili partisiz yetkili – görevli kişi öldürülecekti. Margarin, Tüpgaz ve daha birçok mal bulunamıyor, sigaralar karaborsaya düşmüştü. Ülke hızla 12 Eylül’e koşuyordu.  

Ben 1978 yılında henüz bir yıllık evliydim. Eş -dost aracılığı ile Fındıkzade bir ev kiralamıştık. Çevremizde birkaç öğrenci yurdu vardı, bunların her biri farklı siyasi gurupların elinde olduğundan sokaklara barikatlar kurulmuştu, gece gündüz çatışıyorlardı. Bir bankanın Beyazıt Şubesi’nde çalışıyordum: O zamanki tasniflere göre 21. veya 22. İş Koluna göre büro elemanı ya da işçisiydim; dahası DİSK’e bağlı bir banka büro işçileri sendikasının üyesiydim.   1981 yılında bankadan istifa etmiş ama büro elemanlığımı- işçiliğimi sendikasız reklam yazarı olarak sürdürmüştüm. 

Bir başka gün yaşamımın reklamcılık döneminden, değişen bürolarımdan söz ederim, şimdi ise öncelikle şu notları paylaşmak istiyorum: Evlidir Ne Yapsa Yeridir’in reklam yazarı Kadir İnanır, yatak, tıraş bıçağı, banka ve sigorta reklamlarında; Yüz Numaralı Adam Kemal Sunal, banka ve internet sağlayıcıyı tanıtımlarında; Çıplak Vatandaş Şener Şen ise, bankadan musluk bataryasına, petrol şirketinden televizyon cihazına birçok ürünün reklam yüzü oldu. Nereye Bakıyor Bu Adamlar’ın Zeki Metin ikilisini ve Talih Kuşu Milli Piyango reklamlarını   unutmuş değilim. Talihli Amele İlyas Salman ise hiçbir reklam filmde oynamadı, ilkeli  davrandığını söylüyor, iyi mi kötü mü yaptı kendisi karar vermeli… At Gözlüğü’nün Ömer’i  Tunca Yönder ise zaten reklam yazarı idi: Türkiye’nin en büyük reklam  ajanslarında  yazar olarak çalışmış, yönetmen olarak yüzlerce /bazıları binden fazla diyor/ reklam filmi çekmişti Çıplak Vatandaş’ın patronu Mösyö Jak’ı, yani Zihni Küçümen ise, tam da o sıralar bir reklam ajansında metinler yazıyordu: Tamek’se Koy Sepete sloganının yaratıcısı Zihni Küçümen’di.   

Kimi kaynaklar, reklamcılığa 70 ve 80’lerdeki kötücül bakışın yerini olumlamaların aldığını söylemelerine karşın; ben, günümüzde reklam ajanslarını, daha doğrusu reklamcılık denen mesleği eleştirmeyi televizyon dizilerinin sürdürdüğünü düşünüyor ve ayırt edici özelliklere sahip oldukları için -yalnızca- ikisine değiniyorum: Bunlardan ilki, 51 bölüm süren 2018-2019 tarihli Erkenci Kuş’tur. Bu dizide ajans içi çekişmeler, müşteri kaybetme- kazanma entrikaları komedinin baskın olması nedeniyle massedildiğinden göze batmamaktadır. Ancak ikinci örnek olan Aşk ve Ceza, benim izlediğim bölümlerde reklamcılardan intikam almak istercesine nedense hırçın bir  tutum içindeydi: Öyle ki, 62 Bölüm süren 2010  tarihli bu dizinin reklamcı şahıs kadrosu; kaba, kırıcı, ahlaken sorunlu, kıskanç, rekabeti imha etme biçimine dönüştüren, arkadan iş çeviren kişilerden oluşturulmuştu. Peki bütün bu abartılı ve kötücül karakterlerin hepsi neden tek bir ajansta toplanmıştı; rating için mi… her neyse ben, 40 yılı aşkın süre reklamcılık yaptım, kendi ajansım dahil on reklam ajansında çalıştım, gelgelelim bu dizideki yaratıcı grup toplantılarında sahnelenen aşağılama ve gıybet ortamına hiç mi hiç tanık olmadım. 

Bu toplantıların birinde toplu saldırıya uğrayarak kovulmaktan beter edilen junior reklam yazarının işten ayrılırken bütün ekibe “Donunuza kadar her şeyiniz marka ama o pahalı kıyafetler içinde insan yok…” demesini dizi yapımcılarının reklamcılığı ayıplı iş olarak görmeleriyle ilişkilendiriyorum, ancak senaristlerden birinin fiilen reklam yazarlığı yapması, yönetmenin ise reklam filmleri çekiyor olması aklımı karıştırıyor, intikam almak isteyenler onlar olabilir mi- diye düşünmekten kendimi alamıyorum… Öte yandan dizide bazı teknik tuhaflıklar da söz konusuydu: Örneğin hiçbir ajans durduk yere müşterisinin kurumsal kimliğine müdahalede bulunup logosunu değiştirmez, ama bu dizide oluyor: Ambalajdan kartvizitlere, şirket tabelalarından başlıklı kağıtlara kadar her şeyin yenilenmesine yol açacak; kısacası reklamverene ağır mali yükler getirecek olan bu vahametin farkına neyse ki, maliyeti karşılaması gereken kişi – müşteri varıyor… 

Aşk ve Ceza’nın üç senaristinin de roman yazarı, yönetmenin ise çok yönlü biri olduğunu bildiğimden bugünü bir dönem Hollywood için senaryolar yazan Aldous Huxley’in mealen aktaracağım sözleriyle bitiriyorum: “Hiçbir eleştiriye maruz kalmadan kolayca 10 tane şiir yazabilirsiniz. Fakat binlerce tüketici karşısında eleştiri konusu olmayacak bir reklam metni yazmak çok zordur.”**

Not: Bu konuyla ilgilenenlere iki önerim olacak: 

(1) Dr. Damla Karşu Cesur’un Popüler Kültürde Reklamcı Temsillerinin Dönüşümü: “Yüz Numaralı Adam (1978)” ve “Recep İvedik 2  (2009)

(2) Doç. Dr. Ayşe Koncavar ve Doç. Dr. Mustafa C. Sadakaoğlu’nun birlikte çalıştıkları Sinema ve Televizyon Temsillerinde Reklamcı Stereotipleri Üzerine Bir inceleme

Her iki çalışmaya da arama motorlarından ulaşılabilir.

*At Gözlüğü, 1979- Oktay Arayıcı- Ok Yayınları

** “ I have discovered the most exciting, the most arduous literary form of all, the most difficult to master, the most pregnant in curious possibilities. I mean the advertisement. It is far easier to write ten passably effective Sonnets, good enough to take in the not too inquiring critic, than one effective advertisement that will take in a few thousand of the uncritical buying public.”

İBRAHİM YILDIRIM’IN SİNEMA GÜNLÜĞÜ’NDEN SEÇMELER: Yeşilçam, Reklamlar  ve “At Gözlüğü” Olayı