2002-2005 yılları arasında 28 Days Later (28 Gün Sonra) ve 28 Weeks Later (28 Hafta Sonra) adlı filmler, korku ve gerilim sinemasına yeni bir soluk getirmişti. Shallow Grave, Trainspotting ve Beach gibi filmlerle tanınan İskoç yönetmen Danny Boyle’un yazıp yönettiği 28 Days Later, serinin ikinci filmine kıyasla çok daha beğenilen ve dikkat çeken bir yapım olarak hafızalarda yer etmişti. Günümüzde korku-bilimkurgu türlerini başarıyla harmanlayan Alex Garland’ın da senaryo ekibinde yer aldığı 28 Days Later, Londra’da ortaya çıkan ölümcül bir virüsün insanları zombilere çevirmesiyle birlikte iki ana karakterin buna karşı mücadelesini anlatmaktaydı.

Serinin ikinci filmi, farklı başrol oyuncularıyla benzer bir kurguyu sürdürse de ilk filme kıyasla pek beğenilmedi ve eleştirmenlerle seyircilerde bir hayal kırıklığı yarattı. Danny Boyle ile Alex Garland’ın yapımcı oldukları bu filmden sonra uzun yıllar seriyle ilgili herhangi bir şey duymadık. Ta ki geçtiğimiz yıllara kadar… 

Bu yazımızda, siz okuyucularımıza 20 Haziran’da ülkemizde vizyona giren, serinin üçüncü filmi olan 28 Years Later’ın analizini yapmaya çalışacağız. Filmi henüz izlememiş olanlara, yazının buradan sonrasını okumamalarını tavsiye ederiz. Keyifli okumalar!

Öncelikle 28 Years Later, bizlere serinin diğer filmlerinde olduğu gibi farklı karakterlerin hayatlarından kesitler sunuyor. Başlangıçtaki kısa sekansın nereye gideceği oldukça merak uyandırıcı. Filmde hayatta kalan insanların adeta bir komün hayatı sürdürdüklerini söyleyebiliriz. Ada misali kırsal bir bölgede yaşamakta olan insanlar; her şeyden ihtiyacı kadar almaları, alışverişlerini buna göre yapmaları, suyu ihtiyaçlarına göre kullanmaları şeklinde uyarılıyorlar ki filmin bazı sahnelerinde, bu yaşama kurallarının yazılı olarak da kullanıldığını görüyoruz. Danny Boyle & Alex Garland ikilisinin senaryoya geri dönüş yaptığı bu filmde, gözümüze öncelikle çarpan mesele bu. Günümüzde ayyuka çıkmış olan iklim krizi ve pandemi etkilerinin salgın hastalık temasıyla başarıyla harmanlanması, seyircide bilinçlenmeye katkı sağlayabilmesi nedeniyle de önem taşıyor ve alkışı hak ediyor.

Öte yandan kamera kullanımı da oldukça etkileyici. Ev içi sahnelerde genellikle alt açı kullanılırken karakterlere odaklanmamızın önü kesilmeyecek şekilde son derece yakın çekimler kullanılıyor. Yer yer bilgisayar oyunu havası veren film, bu yönüyle seyircinin filmden kopmasının da önüne geçiyor. Başrollerde son yılların ön plandaki oyuncularındantiyatro kökenli Jodie Comer, Aaron Taylor Johnson, filmin esas yıldızı olarak Alfie Williams ve oldukça sürpriz bir rolle Ralph Fiennes’ı görüyoruz. Williams, her ne kadar oyuncu sıralamasında üçüncü sırada yer alsa da film ilerledikçe olayların merkezine yerleşiyor. 

Başlıktan da göreceğimiz üzere filmde bahsedilen zombi virüsünün adı “öfke virüsü”. Öfke, aslında zombi mitini düşündüğümüz zaman gayet doğru bir isim seçimi olarak görülebilir; ancak bu filmde başka anlamlara da geldiğini söylemeden geçemeyiz. Avrupa’dan Amerika’ya en azından 1. Dünya ülkelerinin neredeyse hemen hepsinde, aşırı sağ, radikal sağ iktidarların başa geldiğini düşündüğümüzde ‘öfke’ virüsü daha da çok anlam kazanıyor. Öfkeyi yöneltmekten ziyade kime yönelmesi gerektiği de filmin sorduğu önemli sorulardan bir tanesi. Daha 12 yaşında olmasına rağmen, babası Jamie (Johnson) tarafından zombi avına çıkarılan Spike (Williams), bu ilk gününde bir nevi gerçek dünyayla tanışıyor. İçinde yaşamakta olduğu fanustan çıktığında, öldürdüğü ilk zombiden babasının direktiflerine uymasına, eve döndüklerinde kendisine hazırlanan kutlamaya kadar her şeyde tarihten günümüze dek gelen maskülen, baskıcı erkek dünyanın izlerini görüyoruz. Jamie, örnek ve ideal bir baba gibi görünse de kanserle mücadele eden eşi Isla (Comer)’yı da aldatmaktan çekinmiyor. Bu gibi sahneler bize filmin aynı zamanda güçlü bir büyüme ve farkındalık hikâyesi olduğunu hatırlatırken yerleşik toplumsal cinsiyet dogmalarına karşı bir duruş sergilediğini de gösteriyor.

Spike’ın, babasının bu davranışlarından ötürü oldukça radikal bir kararla annesi Isla’yı alarak şehri terk edip ormana sığınması da ‘hayatı’ dışarıda aramak istemesinin bir tezahürü olarak karşımıza çıkıyor. Aslında burada yalnızca doğru insan olmak gibi değerler değil, yüzyıllardan beri ataerkil öğretilerin dışına çıkılabileceği de bizlere öğretiliyor. Ve tabi ki bu neredeyse sıfırdan başlayan yolculuğun zombilerin de saklandığı ormanlarda başlamış olması, ilkel ilk çağlara da atıf olarak okunabilir. Yani yaşamın yeniden başladığı gibi bir amaç güdülüyor. Bu kaçıştan sonra Spike ile annesi Isla tamamen merkeze yerleşiyorlar, BABA Jamie’yi neredeyse hiç görmüyoruz. Yönetmen ve senarist Danny Boyle ile senarist Alex Garland, bu hastalıklı, istila edilmiş dünyada kadının yerinin çok daha önde olması gerekliliğini böylece vurgulamış gibi görünüyorlar; ancak Isla’nın ani ölümü ile orada bir kopukluk yaşandığını da söylemek gerekiyor.

Bunun haricinde Spike, önemli olaylar, ölümler vb. gibi gelişmeler yaşandıktan sonra oraya ciddi anlamda takılı kalmıyor; kendisini çabucak yaşanacaklara, geleceklere yönelterek adapte de edebiliyor. Ralph Fiennes’ın başarıyla canlandırdığı Dr. Kelson karakteri, filmde bilgeliği ve belki biraz da yol gösterici bir Tanrı’yı temsil ediyor. Kendisinin, geçmişte yaptıklarından dolayı hayatta kalan insanlar tarafından tamamen dışlanmış olması, ötekileştirilmesi ve delilikle yaftalanması da günümüzün en büyük problemlerine dair hatırlatma görevi görüyor. Burada Spike’ın yaptığı seçim çok önemli ve film de bizlere bunu tavsiye ediyor. Böyle toplumsal dogmalara inanmadan, insanları yaftalayarak onları ötekileştirmenin yanlışlığının bir karşılığı olarak Kelson ile kurduğu bağ çok önemli bir eşiği temsil ediyor. Özellikle daha 5 yıl önce koronavirüs pandemisi gibi bir felaketi yaşamış olan dünya, yani bizler, başka ülkelerdeki insanların yaşadıklarına dair empati kurmakta kendimizi ne kadar zenginleştirebildik veya aşırı derecede hızlanan neoliberal kapitalizm terörü yüzünden bu tarz hastalıklar dönemlerindeki toplu ölümler karşısında ne kadar hissizleştik?

Film bu gibi ‘yeni’ sorunlara güçlü cevaplar getirirken en önemli konuyu ise en sona bırakıyor. Açılış sekansında Jimmy olarak bildiğimiz ve tüm ailesi zombiler tarafından katledilen çocuğun, 20’li yaşlarda, kendi zombi av çetesi ile Spike’ın karşılaşarak birlik olmaları. Bu birleşmeyle sonlanan film, genç jenerasyon vurgusu yaparak erk konumundaki yaşlı erkeklerin işlerinin artık bittiğinin, bitmesi gerektiğinin altını da başarıyla çiziyor.

Danny Boyle’un yönettiği 28 Years Later, yalnızca bir zombi filmi değil; aynı zamanda politik, toplumsal ve duygusal açıdan da katmanlı bir yapım. Ilsa karakterinin ani ölümünün senaryoda yarattığı kopukluk, maalesef pek yadsınamayacak bir sorun gibi görünüyor. Onun haricinde hamile zombinin bebeğinin kurtarılması ile zombileşmiş bir dünyada hümanizmin hayatta kalabileceğini söyleyerek insanlık ve umut adına güçlü simgeler sunuyor bizlere. Son derece hareketli ve seyirciyi içselleştirmiş görünen yakın plan dolu kamera açıları, Alfie Williams başta olmak üzere akılda kalıcı oyuncu performansları ve bu yukarıda değindiğimiz devrimci, hatta sol diyebileceğimiz politik göndermeleriyle 28 Years Later, ileriye dair umutla bakan ve serinin de devamının meşalesini yakan bir film olarak akıllarda kalmayı başarıyor.

28 YEARS LATER: AŞIRI SAĞ DÜNYADA ÖFKE VİRÜSÜYLE MÜCADELE