Sinema, hayal dünyasıdır. Beyaz perdeye yansıyan görüntüler aslında hayalden ibarettir ve ışıklar açıldığında silinir gider. Sinemanın genel tanımı böyle olsa da, o “hayal”in perdede silinmesi ya da salonda kalması değildir asıl mesele. Gelin, “hayal”i, düş(ünce) olarak değiştirelim. Yazarın, senaristin, yönetmenin ve tüm yaratıcı ekibin kurduğu bir düşten yola çıkıp izleyicinin beyazperdeye odaklanmasını sağlayan şey, o düş(ünce)nin gücüdür.

Yıllar, yıllar önce zombiler harekete geçmiş ve bizim için normal olan yaşamı kendi normallerine göre değiştirmeye kalkışmıştı. Aradan 28 yıl geçmiş, birkaç “normal” insan kendilerini koruma altında tutan bir adaya sığınmış; anakarada ise “yeni normal”ler, yani zombiler egemenlik kurmuş. 

Yazarının, senaristinin ve yönetmeninin yepyeni, farklı ve bir o kadar da yaratıcı bakışıyla, adadan anakaraya çıkmaya çalışan bir ana oğulun dramatik öyküsü “28 Yıl Sonra”. Hayatlarını sadece savaş üzerine kuran ada halkı, çocuklarını da savaşçı, hatta katil olarak yetiştirmeyi görev sayıyor. Filmin sadece filmle bağlantılı olmadığını, sosyal ve siyasal düşüncelerle duygular da içerdiğini araya giren asker görüntüleriyle görüyoruz. Zaten otomatik silahlı bir asker kurtarıyor anne ile oğlu. Bir yanda mızrak ve ok, diğer yanda zombiler var; ama belirleyici olan ölümcül silahlar. Adaya sığınanlar, ister istemez gelişememiş, buna bağlı olarak da günümüz teknolojisinin birçok özelliğinden mahrum kalmışlar. 

Dr. Kelson (Ralph Fiennes) in Columbia Pictures’ 28 YEARS LATER.

İlk film(ler)den gelen ve giderek şiddetini arttırarak ölüme varan öfke, bu kez yok diyelim; ama kamera hareketleri, ışığın kullanımı ve müziğin etkisi kesinlikle göz ardı edilmemeli. 

“28 Yıl Sonra”: Değişen o kadar çok şey var ki…