“Ayrışmasaydık, en ünlü Türk şarkıcısı olacaktım”, Charles Aznavour’u belirleyen sözdür, bence. Eskiden de “şanson” deyince akla gelen Ermeni şarkıcıydı. Sadece bizde değil, dünyanın dört bir köşesinde tanınan, sevilen bir şarkıcıdır. Şarkılarının sözlerini kendi yazar, kendisi söyler, buğulu sesiyle. Başlangıçta, “yakışıklı” bulunmadığı için aşk şarkıları söylemesi engellense de hırsı, mücadele azmi ve babasından kalan öngörüsüyle çıkmadığı sahne kalmamış, dahası ayakta alkışlanmıştır.

Biyografiler sinemada zordur. Birincisi, koca bir yaşamı belli bir buçuk saate indir(ge)mek zorundasınızdır, ikincisi de karakterleri benzetmelisinizdir… İkisini bir arada yapmak her zaman kolay olmayabilir. “Monsieur Aznavour”, başarılı bir yapım; hemen baştan belirtmeliyim. Beyazperdeye yansıyan “Aznavour”, görünümü, özellikle sesi nedeniyle eleştirilse de izlenmesinde çok yarar var. Ama bakılması gereken sadece beyazperdeye yansıması değil, altındaki “değer”dir.

1915, kabul edelim etmeyelim, bir ulusun tehcir edilerek yerinden yurdundan sürülmesi, yollarda kaybedilmesi, öl(dürül)mesi, acılar, açlıklar, yoksunluklar yaşamasıdır. Kalanlar ise yoksullukla karşı karşıyadır ve yaşama tutunmak için her şeyi, ama her şeyi yapmayı göze alırlar. 

Film, belgesel görüntüleri duduk eşliğinde, gerçekten insanın içine oturacak denli duygu yüklemesiyle başlıyor.

1930’lu yıllardır, Aznavour ailesi, İkinci Dünya Savaşı öncesi, bir başka ulusun yok edilmesini de izlemek zorunda kalmıştır. Naziler, Yahudileri (arkasından bütün diğer ulusları, hatta düşünceleri de) yok etmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Hatta genç (gelin biz de Fransızca seslenelim Aznavour’a) Şarl, sokak ortasında Yahudi olmadığını kanıtlamak zorunda kalır. Büyük utançtır o an. Yoksulluk ve yoksunluğun üstüne gelen o utancı aşmak için kendisine bile vakit ayıramaz. Bir düşünün, para kazanmak, ailesine bakmak zorundadır, ama savaş sonrası iş de aslanın midesindedir. Şarl, Edith Piaf ile öyle bir konuşur ki (ABD vizesini de aynı sevimlilikle alır zaten, sonra görüyoruz) etkilenir ünlü şarkıcı. 

Kendisini işe verince (Frank Sinatra ile aynı parayı alacak düzeye çıkar), dünyanın en ünlü şarkıcılarından biri olur, ama yaşamı o denli parlak, o denli başarılı değildir. Anne babasını değil ama eş(ler)ini, çocuklarını hep ihmal eder. Onları ismen tanısa da içten tanı(ya)maz, işin kötüsü farkındadır bunun, şarkılarına yansır da onlara sarılmayı beceremez. Duygularını yansıtan şarkılar içtendir, o nedenle de herkes beğenir, benimser.

Ben gözüm, sen ışık, ben nehir sen balık…

Aznavour’un içtenliği, sevimliliği ama bunun yanında her şeyi para ile kıyaslaması, daha iyi, daha güçlü, daha ünlü olma hırsıyla ne balık bırakır nehirde ne ışık kalır karanlığı delecek. Nedendir, nasıl olmuştur? Filmin asıl dikkat çeken yönü burası. 

Kendinizi buluyorsunuz filmde, sizin de hikâyeniz aslında, anlatılan. Biyografi filmleri, kitaplardan farklı olarak aradaki boşlukları izleyiciye doldurtmasıdır. O boşluğu doldururken muhakkak, geçmişten geleceğe, deneyimlerinizden hayallerinize, gerçekleşenlerden geride kalanlara birçok ayrıntıyı yeniden yaşayacak ve belki de yaşamınıza yeni bir yol çizeceksiniz.

Bir marjinal…

Şarl Aznavour, marjinal biri; bir yanıyla göçmen (kim göçmen değil ki artık), bir yanıyla (hayatın içinden çıkan şarkı sözleriyle bambaşka bir) şarkıcı, bir yanıyla da diplomat (hani, egemen erk tarafından şu “mösyö” diye aşağılanan takımdan). 

Bu filmin nasıl olacağını, kimin çekeceğini, neleri ne kadar anlatacağını da belirlemiş ölmeden. Ömrü yetseydi, acaba ne derdi? Ben söyleyeyim: Aşk şarkıları söylensin ağız dolusu.

Kendine vakit ayır “Monsieur Aznavour”