Adana Altın Koza Film Festivali’nde izlediğim iki film son dönem Türkiye sinemasına dair genel özellikleri ortaya çıkarması açısından altını çizmek istediğim çalışmalar. Bunu bir övgü veya yergi olarak ele almak eksik kalacaktır. Baştan söylemek gerekirse, festivallerde takip ettiğimiz filmlerin önemli bir kısmı moda bir akıma kapılmışçasına benzer hikâyelerin etrafında dolanıyor. 

Türkiye son çeyrek yüzyılda yaşadığı hızlı kentleşme, dış göç karşılaşmalarının sonucu olarak, köyünden çıkmış, eğitim almış ya da bir şekilde orta sınıfa dahil olmuş bir kitlenin otağı olmuş durumda. Bu kitle yaş alıp, geçmişe dönmek istediğinde kırsalda paylaşılacak arsalar, kayırılan kardeşler, kapatılmamış hesaplarla karşılaşır. Eğer yarım asır önce köy terk edildiyse, bu sefer kentsel dönüşüme girecek bir apartman, ruhsal olarak daha bunalımlı ebeveynler gibi unsurlarla karşılaşıyoruz. Her yönetmenin bu olguları ilk defa kendi keşfediyormuşçasına ya da daha önce hiç anlatılmamışçasına, kendilerinden önce yapılan filmlerden habersizmişçesine, iştahla ele almaları da ayrıca tartışılması gereken bir konu. Zira, Türkiye asla konu kıtlığı yaşanacak bir memleket olmadı. 

Altın Koza Film Festivali’nin Ulusal Sinema Yarışma Filmleri kategorisinde yarışan yönetmenliğini Muzaffer Mehmet Çağlar’ın yaptığı Varlık filmi, taşraya bakan bir film. “Varlığı” tahmin edilen bir vasiyet, ölüm döşeğinde bir aile babası ve ölüm ihtimali üzerine hesap yapan evlât, damat ve gelin popülasyonuyla karşı karşıyayız. Şekerci Mehmet Bey, Erzurum’da hayırseverliğiyle tanınan, farklı iş kollarında parmağı olan varlık sahibi bir insandır. Ailedeki damatlar eğitimli. Dekan yardımcısı olan bile var. Kızlar ve gelinler genel olarak suskun. Anne ise tümden suskun. 

Son dönem yapımların taşranın ılıman iklimlerini tercih ettiğini unutmazsak Varlık’ın Erzurum’da çekilmesi dikkat çekici. Ancak, Erzurum; Palandöken Dağları, Çifte Minareli Medresesi, karlı caddeleriyle fonda kalan bir şehir. Erzurum diyalog tarzını, diyalekti bize hissettiren bir-iki cümleyi lütfen duyuyoruz. Akademisyeninden şekerci dükkânının çalışanına kadar herkes İstanbul Türkçesi gayretiyle konuşur. 

Diğer yandan kentin muhafazakâr yapısı, sokaklarında çalınan seçim şarkıları, duvarlardaki fotoğraflarla iyice hissettirilir. Ama sonuçta bir Erzurum filmi izlediğimizi söyleyemeyiz. Film, aile fertlerinin hatta toplumun evvela hasta yatağında olan, daha sonra vefat eden varlıklı insanın akıbeti üzerinden konumlanışını anlatıyor. Filmdeki bireylerin en temel sorunu budur. 

Ardından izlediğimiz, Tunç Şahin’in yönettiği Canavar filmi ise yine bir aile hesaplaşması olmakla birlikte maddi meselelere odaklanan bir film değil. Öncelikle filmin aslında bir tiyatro oyunu olduğunu hatırlatalım. Belki de yarışacak olan filmin en büyük açmazı bu olacaktır ama Tülin Özen ve Gülçin Kültür Şahin gibi iki kadının oyunculuğu filmi sürüklemeye yetiyor. Hakan Emre Ünal da rolünün hakkını veriyor. 

Bir tiyatro dekorunu andıran bir evde hatta evin mutfağında geçen film, üç oyuncunun başarılı oyunculuklarıyla zamanı ve mekânı zihnimizde geliştiriyor. Urla, yazlık evler, soyunma kabinleri; yaz tatilleri bize kendini hissettiriyor. Güçlü diyaloglarıyla atmosfer yaratan filmde bir imza günü için küçük bir Anadolu şehrine gelen genç yazar Kemal (Hakan Emre Ünal), kuzenleri Aslı (Tülin Özen) ve Derya’yı (Gülçin Kültür Şahin) ziyaret eder. “Kapama” adlı yemeğin yapımıyla uzayan ziyaret bir aile içi hesaplaşma olsa da meseleyi maddi hırslara bağlamaktan uzak bir hikâyedir. Üç karakterin de çocukluğunda yaşadığı ortak travma bir hayalet gibi ortalarına düşmüştür. Öyle bir hayalet ki taciziyle “tüm evin duvarlarından geçen” birisidir. Yönetmen tam da bu travmaya uygun olarak duvarsız bir film çekmiştir. 

Uzun diyaloglar bize ailenin maddi mirasıyla ilgili de bir şeyler söyler ancak üç karakter de maddiyat eksenli meselelerden çok onları yaralayan, istismarı derinleştiren aile düzeninin hesaplaşması peşindedirler. Yüzleşme, konuşma, kavramları bolca duyulur ki karşılaşmayı da anlamlı kılan budur. Zira, tiyatronun verdiği imkânlardan epeyce yararlanan film üç perde olarak izlenir. Bizce bu perdeler bölümlere ayrılacaksa karşılaşma, çatışma ve uzlaşma olarak ele alınabilir. 

Dolayısıyla Canavar sinemada tartışmasız önemli olan hareket ve mekân konusunda eli sıkı davrandıysa da apartman yıkıntıları, tartışmalı araziler, yok sayılan vasiyetler, dua edilmemiş mezar taşları arasından başka bir mesele anlatmaya hiç olmazsa gayret ediyor. 

Mazlum Vesek Yazdı: 33. Adana Altın Koza Film Festivali’nden; Tez (Varlık) Anti-tez (Canavar)