Paralel Hikâyeler (2026) – Yönetmen: Asghar Farhadi
33. Adana Altın Koza Film Festivali kapsamında Oscar ödüllü İranlı yönetmen Asghar Farhadi’nin Paralel Hikâyelerisimli son filmi Türkiye prömiyeri olarak gösterildi. Asghar Farhadi’nin yıldız oyuncu kadrosuyla Fransa’da çektiği Paralel Hikâyeler isimli son filmi, yönetmenin sinema evreninde farklı bir yere konumlanıyor. Farhadi daha önce de Fransa’da Geçmiş adlı bir film çekmişti. O filmden sonra tekrar ülkesinin sınırlarından öteye geçerek İspanya’da Javier Bardem ve Penelope Cruz çiftine başrolleri emanet ettiği Herkes Biliyor adlı bir film çekmişti. Yani bu film Avrupa’da çektiği ilk film değil.
Paralel Hikâyeler’in merkezinde, tanınmış bir yazar olan Sylvie ve yanına asistan olarak aldığı Adam yer alıyor. Sylvie’nin yeni projesi üzerinden gelişen ilişki, Adam’ın hayatına dair anlatılanların ya da gözlemlenenlerin kurmaca bir metne dönüştürülmesiyle boyut değiştiriyor. Gerçek ile kurmaca arasındaki çizgi belirsizleştikçe, karakterlerin birbirlerine dair geliştirdiği önyargılar ve varsayımlar ahlaki birer yük haline geliyor. Fransız sinemasının güçlü isimlerini, Isabelle Huppert, Virginie Efira, Vincent Cassel ve Catherine Deneuve’yı bir araya getiren film, tek bir odak noktasına sıkışmak yerine katmanlı bir anlatı yapısının kurulmasını sağlıyor. Filmin felsefesi, gerçekliğin tek bir mutlak tanımı olamayacağı fikri üzerine oturuyor. Her karakter kendi geçmişi, hayal gücü ve arzuları doğrultusunda kendi gerçeğini kurguluyor. Paralel Hikâyeler, olayların ne olduğundan ziyade nasıl algılandığı ve bu algıların insan ilişkilerinde yarattığı tahribat üzerine inşa edilmiş bir film.

Filmi Adana’da Asghar Farhadi’yle birlikte seyrettik ve film başlamadan önce Farhadi sahneye çıkıp “Bu film geçmişte yaptığım filmlerden biraz daha farklı, onun için sizden sabırlı olmanızı rica ediyorum. Eğer sabır gösterirseniz, filmin sonlarına doğru anlatmak istediğim şeyi anlayacaksınız” diye bir uyarıda bulundu. Gerçekten de sabır gerektiren yavaş ve uzun bir film izledik ama anlatmak istediğini herkes anladı mı bilmiyorum! Sylvie karşı binada yaşayanları gizlice dürbünle izleyerek onların hayatlarını kurguladığı bir senaryo yazıyor. Bir yerden sonra gerçeklikte olanları görüyoruz ama kurguyla gerçeklik birbirine geçiyor. Filmin derdi de bu olsa gerek: Kurgulanan gerçeklikle yaşanan gerçekliğin paralelliği! Filmde Polonyalı usta yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin Dekalog ve Veronique’in İkili Yaşamı filmlerine gönderme yapan sahnelerle karşılaştık. Hatta filmin müziğini de bu filmlerin müzik bestecisi Zbigniew Preisner yapmış. Filmden sonra Asghar Farhadi’ye Yaşam Boyu Başarı Ödülü verildi ve ardından film üzerine söyleşi gerçekleştirildi. Farhadi, filmin Krzysztof Kieslowski sinemasıyla olan bağı üzerine açıklamalar yaptı. Dekalog’tan çok etkilendiğini ve kendi filmiyle Kieslowski’nin Dekalog’u arasında bir ilişki kurmak istediğinden bahsetti. Paralel Hikâyeler’in ilk bölümünü Dekalog evreninde, ikinci bölümünü ise kendi sinema evreninde gerçekleştirerek iki evreni ilişkilendirmeye çalıştığını ifade etti.
Canavar (2026) – Yönetmen: Tunç Şahin
Anadolu’nun bir taşra mekânında geçen hikâye, uzun yıllardır kopuk olan üç kuzenin bir yemek masası etrafında bir araya gelmesiyle başlıyor. Ancak bir akraba ziyareti gibi görünen bu karşılaşma, pişirilmeye çalışılan bir aile yemeği olan kapama eşliğinde geçmişin üzerini örten karanlık sırların ve aile içi istismarın ortaya saçıldığı klostrofobik bir yüzleşme seansına dönüşüyor. Kapama isimli yemeğin tercih edilmesi elbette tesadüf değil. Bir metafor olarak kullanılan kapama, fırında pişerken, yıllarca üstü kapatılan sırlar da gün yüzüne çıkmaya başlıyor.

Filmin kabaca özeti bu, ancak filmde taşra ya da mekân olarak gerçek bir ev yok. Yalnızca sahneye kurulmuş bir tiyatro dekoru görüyoruz. Bu dekor da gerçek bir ev gibi dizayn edilmemiş. Yani bir evden çok, çerçevesi çubuklarla örülmüş bir dekor bu. Canavar bir tiyatro metni olarak yazılmış ve filmdeki oyuncularla, uzun süre sahneye konmuş bir tiyatro oyunu aslında. Zira filmle tiyatro oyununu birbirinden ayıran net çizgiler yok denecek kadar az. Bu hikâyeyi tiyatro salonunda izlediğimizde tek açıdan görmüştük, filmdeki tek fark: Bu genel açıya bir de yakın plan eklemesiydi. Film de oyun gibi üç perdeden oluşuyor. Oyun olarak uzun süre sahnelendiği için genel olarak oyuncuların performansları iyiydi. Son perdede aynı şeyler sürekli tekrarlanıyor ve bana kalırsa bir noktadan sonra duygu sömürüsüne dönüşüyordu.
“Canavar kim?” sorusunun cevabının arandığı yüzleşmelerle, kolektif suskunluğun yarattığı trajediye dikkat çeken hikâyeye ve oyuncuların sergiledikleri performanslara hakkını teslim etmek gerek. Ancak hikâyenin anlatılış şekliyle derdim olduğunu da söylemem gerekiyor. Sinematografik bir estetiğe sahip olmayan görüntülere sinema filmi demek doğru mu? Peki başka oyunları da kayıt altına alanlar çıkar ve “Ben bir sinema filmi yaptım” diyecek olursa? Bence Canavar yerli Dogville olma niyetinde olsa da sinemasal bir yapıttan ziyade kameraya alınmış bir tiyatro oyunundan hallice!
Varlık (2026) – Yönetmen: Muzaffer Mehmet Çağlar
Bu festival kataloğunda gördüğümde ilk önce filmin afişi dikkatimi çekti. Afişte kullanılan görüntüde bir yapaylık seziliyordu. Hemen sonra anladım ki yapay zekâ kullanılarak yapılmıştı. Bu durum filme dair beklentimi düşük tutmama neden oldu. Büyük bir beklentim olmadan salona girdim. İyi ki de öyle olmuş! Daha önce benzeri hikâyeleri o kadar çok gördük ki! Ölüm döşeğinde bir adam ve miras kavgasına giren çocukları… Bunun farklı varyasyonları dünya sinemasında da epey işlendi aslında. Benim ilk aklıma gelen Clint Eastwood’un yönettiği ve oynadığı Gran Torino filmi. Tabii o film, Varlık filminin aksine katmanlı ve derinlikliydi.

Varlık birçok meseleye girecek gibi görünse de öyle olmuyor ve yapılan eylemlerin nedenlerini anlayamadan film bitiyor. Dışarıya karşı saygın, hayırsever ve dindar profil çizen aile fertlerinin, baba ölüm döşeğindeyken mirası kapmak için girdikleri çirkin pazarlıklar; seçim zamanı vaatler veren, ilkeli ve ahlaklı görünen ancak özünde gücü ve rantı ele geçirmeye çalışan siyasetçilere benzetiliyor. Tıpkı siyasette güç dengelerinin değiştiği seçim dönemi gibi, evde de babanın ölümü bir iktidar değişimini simgeliyor.
Filmde senaryo dışında, teknik bazı kusurlar da dikkatimden kaçmadı. Bilgisayar oyunu bağımlısı oğlunu, arabasıyla okula götüren annenin sahnesinde; araç o kadar yavaş gidiyor ki, diğer araçlar hızla yanlarından geçip gidiyor. Bu sahne tek plan çekilmiş ve annenin yüzünü dikiz aynasından küçücük görürken aracın ön camından kocaman, Erzurum’un karlı bir dağ manzarasını görüyoruz. Aracın bu denli yavaş gitmesinin sebebi; manzarayı bize göstermek mi, yoksa çekimin ve oyunculukların daha kolay olması için yapılan bir tercih mi bilmiyorum ama inandırıcı olmadığı kesin!
Filmin birçok sahnesi karanlıkta çekilmiş ve oyuncular, silüetler şeklinde perdeye yansıyor. Bu durum bir noktaya kadar iyi bir tercih gibi görünse de bir noktadan sonra oyuncuların performanslarını göremediğimiz için duygu oluşturmakta başarısız oluyor.
Sıcak Bir Göz: Mehmet Güreli (2026) – Yaönetmen: Gamze Terra
Belgesel Mehmet Güreli’nin dayısı Salah Birsel’le olan ilişkisiyle başlıyor. Salah Birsel Türk Edebiyatı’nda önemli bir isim. Mehmet Güreli’yi çocukluk ve gençlik yıllarında sanatsal anlamda etkilemiş bir figür. Belgesel ilerledikçe Güreli’nin sanat yolculuğuna tanık oluyoruz. Çektiği belgeselleri, kurmaca filmleri, çizdiği resimleri, bestelediği müzikleri ve yazdığı kitapları anlatıyor. Bu multidisipliner sanat yolculuğunda paslaştığı isimlerle iş birliklerinden de bahsediyor. Tolga Karaçelik’le olan iş birlikleri, Yavuz Turgul’un filmlerine oyuncu olarak Güreli’yi davet etmesi ve neredeyse her işinin bir parçası olan Görkem Yeltan. Mehmet Güreli çok yönlü ve üretken bir sanat insanı. Bu zaten bilinen bir özelliği.

Filmin adı: Sıcak Bir Göz: Mehmet Güreli olunca, Güreli’nin bilinmeyen yönlerini göreceğimiz sıcacık bir hikâye beklemiştim. Yani sanatsal yönü dışında Mehmet Güreli nasıl biri? Neler yaşadı ve yaşıyor? Çevresindeki insanlar onu nasıl görüyor? Onlar için ne anlam ifade ediyor? İş birliği yaptığı insanlarla dostlukları nasıl? Bu sorular çoğaltılabilir ama belgesel hiçbirinin cevabını tam olarak vermiyor ne yazık ki!
Aslında yıllardır aynı insanlarla çalışan, iş birliği içinde olan, birlikte sanat ürettikleri bir oluşumun tam ortasında duruyor Mehmet Güreli ve belli ki sıcak bir aile ortamı var burada. Bundan pek bahsedilmiyor ve derinliklerine inilmiyor. Sıcak Bir Göz Güreli’nin şiirsel bir dille yazdığı ilk öykü kitabı. Belgeselin ismi de buradan ileri geliyor ama yine de bir biyografi belgeseline verilen bu isim, sıcak bir hikâye beklentisi oluşturuyor!
Sultana (2026) Yönetmen: Ali Kemal Güven
Film, İstanbul’da bulunan bir striptiz kulübünün perde arkasında yaşanan ilişkileri, rekabetleri ve eril düzendeki kadın dayanışmasını merkeze alıyor. Mekânın yıldız dansçısı, Tuba Büyüküstün’ün canlandırdığı Meral karakteri. Meral kırk yaşına geldiği için mekânın işletmecisi Ertan (Çağlar Çorumlu) onun geçkin olduğunu düşünmeye başlamıştır ve yerine genç bir kızı getirerek mekânın devamlılığını sağlamak niyetindedir. Belarus’tan gelen genç kız Anna’ya başlarda sahip çıkan Meral, Anna’nın yükselişiyle eski itibarını kaybetmeye başlar ve ilk etapta kol kanat gerdiği çaylakla iktidar savaşına girer. Öncelikle şunu söylemem gerekiyor: Dizi estetiğiyle çekilen bu film, kurulan mizansenleriyle, oyuncuların canlandırma kıvamındaki performanslarıyla inandırıcılıktan o kadar uzak ki… Bize iyi dans ettikleri yutturulmaya çalışılan dansçılar mı, sahnedeki kızların söyleyemediği şarkılar mı, yapay zekâyla yazılmış gibi duran şarkı sözleri mi, bu şarkı sözlerine coşkuyla eşlik eden müşteriler mi, kendi aralarında konuşuyormuş gibi yapan ve müziğin ritmiyle başlarını sallayan figürasyonlar mı, hangisinden bahsedeyim?

Mesela mekândaki kadınlar neden GTA karakterleri gibi yürüyor? Sahnedeki kızlar çok seksi ‘Pole Dance’ yapıyorlarmış gibi seyircilerin dibi düşüyor ama öyle estetik ve kıvrak bir dans göremiyoruz. Anna için yazılmış diyaloglar ise evlere şenlik! “Ben Pole dans öğrenebilecek?” ya da “Ben senin gibi olmak istiyor” şeklinde konuşan Anna, kırık Türkçeyle konuşan yabancı kızdan çok, medeniyetten bihaber kabile insanı gibi davranıyor. Çağlar Çorumlu’nun karakteri sanki günümüzde yaşayan bir işletmeci değil de 80’lerde yaşayan bir pezevenk gibi yazılmış. Giydiği gömlekler, konuşma biçimi başka bir dönemin insanı gibi. Mekânın atmosferi ve çalışanların bitirimliği de bu duyguya hizmet ediyor. Buna karşın Tuba Büyüküstün, yeni kıza “No sosyal medya, no dating app’leri falan, no webcam” diye nasihat veriyor.
Boşa harcayacak iki saatiniz varsa iyi seyirler!
