Ferzan Özpetek’i anlatırken insanın aklına önce iki şehir geliyor: İstanbul ve Roma. Sonra iki şehir de yetmiyor.
Bazı yönetmenlerin sinemasını bir ülkenin sınırları içinde düşünmek mümkün değildir. Filmlerinin bir coğrafyası vardır ama anlattıkları, o coğrafyayı aşar. Bir kültürün içinden konuşur, başka bir kültürün bakışını taşır; sonra bir noktada anlattığı şey ne o ülkeye ne bu ülkeye ait kalır. Herhangi bir yerde, herhangi birinin başına gelebilecek kadar tanıdık bir duyguya dönüşür.
Ferzan Özpetek’in sineması da böyle bir yolculuk.

İstanbul’da doğup Roma’da sinema yapan bir yönetmenin hikâyesi olarak başlayabilir her şey. Fakat Özpetek’i yalnızca İstanbul ile Roma arasındaki mesafede aramak, onun sinemasının yıllar içinde aldığı yolu eksik bırakır. Çünkü Özpetek önce iki kültürün arasındaki boşlukta kendine bir yer açtı; sonra o boşluğu bir sinema diline çevirdi. Zamanla o dil, kendisini doğuran coğrafyaların sınırlarını aştı.
Belki de Özpetek’i anlatmanın en doğru yolu, bir yere ait olmaktan çok olağan sınırların dışına bakabilme daha doğrusu görebilme hâlinden söz etmektir.
1980’lerin başında Roma’ya gelen genç Özpetek’in sinemayla kurduğu ilişki yalnızca eğitimle şekillenmedi. Gianni Amelio, Maurizio Ponzi ve Franco Ferrini gibi isimlerin yanında geçen yıllar, ona filmlerin nasıl çekildiğinden önce bir hikâyeye nereden bakılabileceğini öğretti. Sonra sıra kendi hikâyelerini anlatmaya geldi.
1997’de Hamam geldi.
Ve İstanbul, bu kez İstanbul’dan uzakta yaşayan birinin hafızasından çıktı karşımıza.
Hamamı bugün yeniden izlediğimizde bunun yalnızca bir kültür karşılaşması olmadığını görmek mümkün. İstanbul filmin karakterlerinden biridir. Hamam ise yalnızca bir mekân değil; geçmişle bugün, bedenle hafıza, Doğu ile Batı arasında kurulmuş bir geçittir. Bir İtalyan erkeğin İstanbul’a gelişiyle başlayan hikâye, yavaş yavaş onun hayatındaki sınırların yer değiştirmesine dönüşür.
Özpetek burada kendi kültürüne dışarıdan bakar. Ama İstanbul’u açıklamaya çalışmaz. Bir kültürü başka bir kültüre tercüme etmekten çok, iki kültürün birbirine değdiği anda ortaya çıkan duyguyu yakalar. Hamamın buğusu, sokakların sesi, aile, yemek, beden, arzu ve ölüm aynı dünyanın parçalarıdır.
Özpetek’in sinemasında kültür hiçbir zaman yalnızca dekor değildir.
Ama kültürün kendisi de nihai mesele değildir.
Asıl mesele, kültürün içindeki insandır.
Bu yüzden Hamam’ın ardından İstanbul’un yerini başka şehirler, başka insanlar, başka hayatlar almaya başladığında Özpetek’in sinemasının farklılaştığını değil, genişlediğini görürüz.

Aile ve Dostluklar
Cahil Periler bu genişlemenin en güçlü örneklerinden biridir.
Bir ölümün ardından ortaya çıkan bir sır, bir evin kapısını açar ve o kapının arkasında bambaşka bir hayat belirir. Başlangıçta bir ihanet hikâyesi gibi görünen film, kısa sürede yasın, yalnızlığın, dostluğun ve hiç tanımadığımız insanlarla kurduğumuz bağların hikâyesine dönüşür.
Burada Özpetek’in dünyasının temel taşlarından biri belirginleşir:
Aile, her zaman kan bağıyla kurulmaz.
Bazen bir masa etrafında toplanan insanlardır aile. Bazen yıllardır tanımadığınız biri. Bazen bir ev, bir şarkı, bir hatıra. Bazen de kaybettiğiniz birinin ardından hayatınıza giren yabancılar.
Özpetek’in kalabalıkları bu yüzden önemlidir. Onun filmlerindeki insanlar tek başına yaşamaz. Birbirlerinin hayatlarına girer, birbirlerini yaralar, iyileştirir, taşır, terk eder ve yeniden bulurlar.
Belki de yönetmenin sinemasındaki en kalıcı duygu budur: İnsan, tek başına kalmamak için başka insanlara ihtiyaç duyar.
Bu duygu ne İtalyan’dır ne Türk. Tam da bu nedenle evrenseldir.
Özpetek’in sinemasındaki kültürel melezlik de burada anlam kazanır.

İstanbul’da büyümüş olmanın, Roma’da yaşamış olmanın ve Akdeniz’in iki yakasını aynı hafızada buluşturmanın getirdiği bir bakış vardır. Fakat bu, iki kültürün basit bir toplamı değildir. Sovyet film yapımcısı Lev Kuleşov’un kendi adını taşıyan fenomeni “Kuleşov Etkisi”nde olduğu gibi. Daha çok, ikisinin birbirine karışmasından sonra ortaya çıkan üçüncü bir şeydir.
Türkçe bir şarkı İtalyan bir evde çalabilir. Bir yemek çocukluğun hatırasına dönüşebilir. İstanbul’un bir görüntüsü Roma’da yaşayan birinin geçmişine açılan kapı olabilir. İnsanların kim olduğundan çok, kendilerini kimin yanında kim olarak hissettikleri önem kazanır.
Bu nedenle Özpetek’in filmlerindeki kimlikler de sabit değildir.
İnsan bir ülkenin vatandaşı olabilir ama yalnızca bir ülkeye ait olmayabilir. Bir eve sahip olabilir ama kendini başka bir evde bulabilir. Bir aileden doğabilir ama başka bir aile kurabilir.
Diaspora denen hâlin belki de en sinemasal tarafı budur: İnsan bir yerden ayrıldığında, yalnızca geride bıraktığı yerde değil, gittiği yerde de kendisini yeniden kurar.
Özpetek’in sineması yıllar içinde bu yeniden kuruluşun peşinden gitti.

İstanbul’a Dönüş
Sonra İstanbul yeniden geldi.
İstanbul Kırmızısı, Özpetek’in doğduğu şehre yaptığı sinemasal dönüşlerden biridir. Fakat bu kez İstanbul, Hamam’daki gibi keşfedilecek bir şehir değildir. Daha çok hatırlanacak, kaybedilecek ve yeniden aranacak bir yerdir.
Bu fark önemlidir. Çünkü yıllar geçtikçe Özpetek’in İstanbul’la ilişkisi de değişir. İlk döneminde kültürel karşılaşmanın mekânı olan şehir, zamanla kişisel hafızanın mekânına dönüşür.
İstanbul artık “öteki” değildir.
İstanbul artık hatıradır.
Ve hatıraların bir ülkeye ait olmadığını Özpetek en iyi bilenlerdendir.
Özpetek’in sinemasındaki asıl hareket de burada görünür. Başlangıçta kültür daha görünürdür: Mekânlar, ritüeller, yemekler, müzikler, aile yapıları. Sonra bunların arasından başka bir şey öne çıkar: Aşk, yas, dostluk, yalnızlık, arzu, kayıp, yaşlanmak, yeniden başlamak.
Kültür geri çekildikçe insan öne çıkar.
Ama kültür kaybolmaz.
Biçim değiştirir.

Napoli’nin Sırrı’nda İstanbul’un yerini Napoli alır. Şehir yine geçmişin bugüne sızdırdığı bir karakter gibidir. Fakat filmin merkezinde artık Türk-İtalyan karşılaşmasından çok gizem, arzu, beden, ölüm ve hafıza vardır.
Şans Tanrıçası’nda ise başka bir aileyle karşılaşırız. Biyolojik bağlardan çok birlikte yaşamanın, bakım vermenin ve sevmenin anlamı öne çıkar. Hamam ya da Cahil Periler kadar ayrıntılı okumadan da bu filmlerdeki yönü görmek mümkündür.
Bir zamanlar kültürlerin birbirine değdiği yere bakan kamera, artık insanların birbirine değdiği yere yaklaşmaktadır.

Nuovo Olimpo’da bu kez zaman devreye girer.
Gençliklerinde birbirlerini bulan iki insanın yıllara yayılan hikâyesi, Özpetek’in sinemasındaki hafıza duygusunu başka bir yere taşır. Bazı aşklar yaşanmaz; bazıları yarım bile kalmaz. Sadece hayatın içinde başka bir ihtimal olarak kalırlar.
Özpetek burada geçmişi romantikleştirmekten çok, zamanın insanın hayatında açtığı boşlukla ilgilenir.
Belki de yıllar sonra en çok yaşadıklarımızı değil, yaşayamadıklarımızı hatırlarız.
Bu duygunun İstanbul’a ihtiyacı yoktur. Roma’da da vardır. Napoli’de de. Dünyanın herhangi bir şehrinde de.

Özpetek’in sinemasının iki ülkenin arasından çıkıp dünyaya doğru genişlemesi biraz da böyle gerçekleşir. Yönetmen kendi geçmişinden uzaklaştıkça kendi sinemasından uzaklaşmaz. Tersine, geçmişinden aldığı duyguları başka coğrafyalarda yeniden kurabilecek kadar özgürleşir.
Diamanti bu yolculuğun bugünkü duraklarından biri.
Roma’da, kadınların merkezinde kurulan hikâye; sinema, dayanışma, çalışma hayatı, ilişkiler ve geçmişle bugün arasında gidip gelen bir dünya yaratır.
Burada Özpetek’in ilk dönemindeki kültürel karşılaşmaları aramak gerekmiyor.
Çünkü artık başka bir şey vardır: Kendi sinemasının içinden çıkmış bir dünya.
Kalabalıklar hâlâ oradadır. İnsanlar birbirlerinin hayatına girer. Evler, sofralar, sırlar, geçmiş ve dostluk hâlâ önemlidir. Fakat bunların üzerinde artık belirli bir ulusal kimliğin ağırlığı yoktur.
Özpetek kendi dilini bulmuştur.
Bu dilin İtalyanca konuşması onu yalnızca İtalyan yapmaz.
İstanbul’u hatırlaması da onu yalnızca Türk yapmaz.
Belki de tam tersine, bütün bunları taşıyabildiği için Özpetek artık daha büyük bir yere aittir.
Ferzan Özpetek’i dünya sineması içinde önemli kılan şey yalnızca filmlerinin farklı ülkelerde seyirci bulması, festivallerde görünür olması ya da aldığı ödüller değil.
Daha esaslı bir şey var:
Yerel olanın evrensel olabileceğine inanmış bir sinemacı olması.
Üstelik bunu bir teori olarak değil, filmden filme yaşayarak yaptı.
Bir hamamdan yola çıkıp bir insanın hayatını değiştirdi.
Bir sofranın etrafına birbirine hiç benzemeyen insanları oturtup aileyi yeniden düşündü.
Bir şehirden başka bir şehre geçerken hafızanın peşinden gitti.
Aşkı, ölümü, yalnızlığı, dostluğu ve arzuyu kültürlerin sınırlarının dışına taşıdı.
Böylece kültürel unsurlar, zamanla bir kimlik gösterisinden çok bir duygu sözlüğüne dönüştü.
Bir Türkçe şarkı yalnızca Türkçe olduğu için değil, birinin çocukluğunu hatırlattığı için vardır.
Bir sofra yalnızca Akdeniz’e ait olduğu için değil, insanların aynı masada birbirlerine bakabilmeleri için vardır.
Bir ev yalnızca belirli bir kültürü temsil ettiği için değil, insanın kendisine bir yer bulabilmesi için vardır.
Ve belki Özpetek’in bütün sinemasını birbirine bağlayan şey tam da bu “yer” meselesidir.
İnsan nerede yaşarsa yaşasın kendisine ait bir yer arar.
Bazen bir şehirde.
Bazen bir evde.
Bazen bir masada.
Bazen başka bir insanda.
Ferzan Özpetek’in sinemasına bugün baktığımızda onu yalnızca iki ülke arasındaki bir köprü olarak tarif etmek artık yetmiyor.
Çünkü köprüler iki yakayı birbirine bağlar.
Özpetek’in sineması iki ülke arasında başlamış olabilir; ama iki ülke arasında kalmamıştır.
İstanbul’dan Roma’ya taşıdığı hafıza, Roma’dan Napoli’ye, Napoli’den yeniden İstanbul’a; oradan aşka, kayba, aileye ve insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye doğru genişledi.
İki kültürün arasında başlayan bir sinema, sonunda kültürler arasındaki mesafeyi konu olmaktan çıkarıp insanın ortak hâllerine ulaştı.
Bu yüzden Özpetek’i yalnızca “Türk” ya da “İtalyan” diye adlandırmak, filmlerinde sürekli hareket hâlinde olanı durdurmak olur.

Oysa Özpetek’in sineması durmuyor.
Şehir değiştiriyor.
İnsan değiştiriyor.
Zaman değiştiriyor.
Bazen İstanbul’a dönüyor, bazen Roma’da kalıyor, bazen geçmişin içine giriyor.
Ama hep aynı sorunun çevresinde dolaşıyor:
Bunca insanın, bunca şehrin, bunca hikâyenin içinde insan kendisine ait yeri nerede bulur?
Belki de cevabı hiçbir zaman tek bir şehir olmadı.
Çünkü Ferzan Özpetek’in sineması, sonunda bir yere ait olmayı değil, birden fazla yere dokunabilmeyi öğrendi.
Ve o dokunuş, artık İstanbul ile Roma arasındaki mesafeden çok daha uzağa ulaşıyor.
