Sinema tarihi pek çok dahi yetiştirmiştir, ancak pek azı bir efsaneye dönüşmüştür. François Truffaut’nun “Yaşayan en önemli film yönetmeni” diyerek taçlandırdığı Werner Herzog, sinemaya olan doymak bilmez tutkusuyla, sınırları zorlayan bir varoluş kuvvetine dönüşmüştür. Sinema camiasında ‘kural dışı bir yönetmen’ olarak anılan Herzog, “Yeni Alman Sineması”nın öncülerinden biridir. 1942’de Münih‘te doğan yönetmen, Hırvat asıllı bir aileden geliyordu. Annesi, İkinci Dünya Savaşı nedeniyle sadece birkaç haftalık olan Werner’le birlikte Münih’ten ayrılmak zorunda kalmıştı. Avusturya sınırına yakın bir köye yerleşmişler ve Werner Herzog, savaş sonrası Almanya’sında zor koşullar altında büyümek zorunda kalmıştı. Babası savaştan 1947 yılında döndü ve kısa bir süre sonra eşinden boşandı. Babası evi terk ettiğinde Werner henüz 10 yaşındaydı ve babasını bir daha hiç görmedi. 

Paul Cronin’in yazdığı ‘Herzog Herzog’u Anlatıyor’ adlı nehir söyleşi kitabında Werner Herzog; “Ebeveyn, kelimesini çoğul olarak kullanmamalıyız çünkü babam hayatımda hiçbir zaman bir rol oynamadı. Çocukluğum dış dünyadan tamamen kopuktu. Çocukken sinema hakkında hiçbir şey bilmezdim, telefonların varlığından bile habersizdim. Bir araba görmek bile bizim için olağanüstü bir şeydi. Yaşadığımız köy öyle izole bir yerdi ki —Münih’ten arabayla sadece bir buçuk saatlik mesafede olmasına rağmen— on iki yaşıma kadar muzun ne olduğunu bilmiyordum ve ilk telefon görüşmemi on yedi yaşıma kadar yapmadım. Evimizde sifonlu tuvalet, hatta akan su bile yoktu. Yataklarımız yoktu; annem kurutulmuş eğrelti otlarını keten bir çuvala doldururdu ve kışın hava o kadar soğuk olurdu ki sabah uyandığımda battaniyemin üzerinde donmuş nefesimden oluşan bir buz tabakası bulurdum. Ama böyle büyümek harikaydı. Telefon kullanmak konusunda hâlâ pek iyi değilimdir. Her çaldığında yerimden sıçrarım.”

Werner on iki yaşındayken ailecek Münih’e geri döndüler. On üç yaşına geldiğinde, Klaus Kinski’nin de yaşadığı bir apartman dairesinde yaşamaya başladılar. Daha sonraları bu konuyla ilgili olarak, “O an için, bir yönetmen olacağımı ve Kinski’nin oynadığı filmleri yöneteceğimi biliyordum” demiştir.

Sonraki yıllarda, Werner Herzog; Wim Wenders, Volker Schlöndorff, Edgar Reitz, Werner Schroeter ve Rainer Werner Fassbinder gibi yönetmenlerle birlikte yükselen Yeni Alman Sinema hareketinin uluslararası alanda en tanınmış yönetmenlerinden biri oldu. Herkes Kendi Başına Ve Tanrı Herkese Karşı adlı filmi 1975 yılında 28. Cannes Film Festivali’nde Büyük Ödül ve Fipresci ödülünü kazandı. 1977’de, bir volkan patlamak üzereyken adadan tahliye edilmeyi reddeden bir adamı bulmak için Karayipler’e gitti. Bu süreçte yaşadıklarını Kaçınılmaz Bir Felaketi Beklemek adlı bir belgesel film yaptı. 

Woyzeck ve Fitzcarraldo

Herzog, 1979’da Woyzeck filmiyle tekrar Cannes’a davet edildi ve Eva Mattes En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü kazandı. Herzog yedi uzun metrajlı film, iki kısa film ve beş belgesel çektiği verimli bir on yılın ardından en hırslı projesi olan Fitzcarraldo ile yolculuğuna devam etti. Film, Amazon Ormanları’nın ortasında bir opera binası inşa etmeye çalışan bir adamı konu alıyordu. Destansı bir prodüksiyondu ve felaketler peşini bir türlü bırakmamıştı. Fitzcarraldo’nun tamamlanması neredeyse dört yıl sürdü. Filmin çekimlerinde hiçbir bilgisayar efekti kullanılmadı ve 320 tonluk bir buharlı gemiyi, yerli kabilelerle birlikte, dik bir dağın tepesinden aşırarak Amazon ormanlarının ortasına taşıdılar. Başlangıçta filmin başrollerinde Jason Robards ve Mick Jagger vardı. Ancak zorlu koşullar ve imkânsızlıklar sebebiyle ikisi de projeden çekildi. Yerlerine Klaus Kinski ve Claudia Cardinale geçti. Film, 1982’de 35. Cannes Film Festivali’nde En İyi Yönetmen ödülünü kazandı. Aynı yıl yönetmen Les Blanks filmin kamera arkasında yaşananları kaydederek Düşlerin Ağırlığı adlı bir belgesel filme dönüştürdü. Bu belgesel, bir yönetmenin inandığı şeyi gerçeğe dönüştürmek için doğaya, oyunculara ve tüm olumsuz koşullara karşı kararlılığını gözler önüne sermekteydi. 

Ayrıca Herzog, prodüksiyonla ilgili yazdığı günlüğü 2004 yılında Faydasızın Fethi: Fitzcarraldo’nun Yapımından Yansımalar adıyla yayımlamıştır. 1961’den günümüze 75 filme, onlarca kitaba ve opera rejisine imza atan Werner Herzog, kariyerine henüz 19 yaşındayken geceleri demir-çelik fabrikasında çalışarak bütçesini çıkardığı Herakles (1962) adlı kısa filmiyle başlamıştır. 1968’de çektiği Yaşam İşaretleri ile Berlin Film Festivali’nden Gümüş Ayı kazanan Herzog, sessiz sinema döneminin ve Alman Dışavurumculuğu’nun usta ismi F. W. Murnau’yu en büyük akıl hocası ve ruhani rehberi olarak görmüştür. Murnau’nun kamerayla şiir yazma mirasını devralarak Murnau’nun 1922 tarihli başyapıtı Nosferatu’yu 1979 yılında Vampir Nosferatu adıyla yeniden çeker. Herzog’un en büyük mucizelerinden biri de kimsenin giremediği, kapısından dahi geçemediği yasaklı mekânlara girmeyi başarmasıdır.

Unutulmuş Düşler Mağarası (2010) adlı belgeselinde insanlık tarihinin en eski duvar resimlerini barındıran, radyasyon ve nem yüzünden tahrip olmaması için Fransız hükümeti tarafından kesin bir kararla kilitlenen Chauvet Mağarası’na özel izinle giren tek sinemacı olmuştur. 

Nihilist Penguenin Yolculuğu

Uçuruma Doğru (2011) adlı belgeselinde Amerika’nın en sıkı korunan ve idam mahkûmlarının bulunduğu cezaevlerine girip, infazına günler kalmış mahkûmlarla sarsıcı röportajlar gerçekleştirmiştir. Gorbaçov’la Görüşme’ (2018) adlı belgeselinde ise Soğuk Savaş’ın kaderini değiştiren ve son yıllarında izole bir hayat süren Mikhail Gorbaçov’u ikna ederek onunla baş başa, derin bir söyleşi kaydetmiştir. En ikonik belgesellerinden biri de Antarktika’da çektiği Dünyanın Sonundaki Karşılaşmalar (2007) adlı yapımdır. Bu yapımda Herzog, koloniden aniden ayrılıp deniz yerine binlerce kilometre ötedeki dağlara doğru tek başına yürüyen bir pengueni kameraya alır. Normal şartlarda bir penguenin içgüdüsü onu kolonisiyle birlikte beslenebileceği okyanusa yönlendirir. Ancak bazı penguenlerin beyinlerindeki yön duygusu stres, hastalık ya da zihinsel bir karışıklık nedeniyle bozulur. Penguen, okyanusun tam tersi istikamete, yani 70-80 kilometre uzaklıktaki çorak, hiçbir besin barındırmayan Antarktika dağlarına doğru yürümeye başlar. İşin trajik kısmı, bu penguenler durdurulamaz. Uzmanlar, bu pengueni tutup zorla kolonisine geri götürseler dahi, hayvanın arkasını dönüp tekrar dağlara doğru yürümeye devam edeceğini belirtmektedirler. Bu yüzden kaçınılmaz olarak açlıktan ve soğuktan ölecektir. Belgeseldeki bu sahne 2026’nın başlarında, yani belgeselin yayınlanmasından 19 yıl sonra ‘Nihilist Penguen’ adıyla sosyal medyada viral olarak küresel bir etki yarattı. Çünkü diğer tüm penguenler hayatta kalmak için aynı yöne doğru giderken, bu penguenin tek başına zıt yöne gitmesi; modern insanın toplumdan, monoton düzenden ve sürü psikolojisinden kaçma arzusunu simgelemekteydi. 

Alman Sineması’nın bir diğer önemli ismi Wim Wenders, Herzog’u adeta başka bir çağdan kopup gelmiş bir kâşif olarak tanımlamaktadır. Oda 666 ve Tokyo-Ga belgesel projelerinde Herzog’a yer veren Wenders, meslektaşı hakkında şu sözleri kullanmıştır: “Werner için imkânsız diye bir şey yoktur. O, sinemayı bir masa başında değil, botlarının altındaki çamurla ve ruhundaki sarsılmaz iradeyle yapar. O, dünya üzerinde başka kimsenin göze alamayacağı uçurumların kenarına tek başına yürüyen bir modern zaman dervişidir.”

2025 Venedik Film Festivali’nde Werner Herzog’a Yaşam Boyu Başarı Ödülü’nü takdim eden Francis Ford Coppola da onu şu sözlerle anlatmıştı: “Buraya Werner Herzog’u övmeye geldim ama onu övmeye kelimeler yetmez. Onun gibi birinin var oluşunu kutlamak gerekir. Eğer Werner’in sınırları varsa, ben bunların ne olduğunu bilmiyorum. O, sinemanın her köşesinde iş üreten sınırsız bir fenomen, adeta canlı bir ansiklopedi. Werner’in hayatı herkese bir davet fısıldıyor: ‘Sıkıysa beni geçin!’ Ve hepimiz merak ediyoruz; bir gün bunu yapabilen biri çıkarsa şapkamı çıkarır, daha doğrusu ayakkabımı yerim!”

Coppola ayakkabı yeme göndermesiyle Werner Herzog’un geçmişte yaşadığı bir olayı kastetmektedir: Herzog, yönetmen dostu Errol Morris’i, “Eğer ilk filmini bitirebilirsen ayakkabımı yiyeceğim” diyerek kışkırtmıştır. Morris, Cennetin Kapısı adlı belgeselini bitirince de sözünü tutmuş ve ayakkabısını sarımsak, yağı ve baharatlarla pişirip seyircilerin gözü önünde afiyetle yemiştir. Les Blanks, bu olayı kamerayla kayıt altına alarak ‘Werner Herzog Eats His Shoes’ adlı bir belgesele dönüştürmüştür. 

Gerilla Sineması

Werner Herzog, kuralları, bürokrasiyi ve geleneksel sinema sistemini reddeden, gerilla usulü sinema anlayışının temsilcilerinden biridir. Herzog, film çekmek için izinleri, dev bütçeleri ya da yapımcı onaylarını beklemek yerine sahte izin belgeleri düzenleyen, kamerasını sırtlayıp yasal sınırları hiçe sayarak mekânları işgal eden bir gerilladır. Münih Üniversitesi’nde tarih, edebiyat ve tiyatro eğitimi aldığı dönemde dahi akademinin teorik anlayışını benimsemeyen Herzog, üniversite hayatını yarıda bırakarak hayatın içine atılmıştır. Çünkü ona göre sinema amfilerde değil, sokakta ve vahşi doğada öğrenilebilir.

Şafak Harekâtı (2006) filminin başrolü Christian Bale, “O bir yönetmenden fazlası, adeta bir doğa kuvveti. Sizden istediği her tehlikeli şeyi önce kendisi yapar” diyerek onun sahadaki tutumunu vurgulamıştır. Kötü Dedektif (2009) filminin başrolü Nicolas Cage, Herzog’un oyuncunun içindeki sanatsal ateşi körükleyen tutkusuna hayranlığını dile getirmiştir. 2015 yapımı Çöl Kraliçesi’nde ise, konfor alanını terk edip çölün ortasındaki yıldızların altında uyumayı seçen Nicole Kidman, Herzog’u ‘sinemanın aykırı şairi’ olarak gördüğünü ve onun kendine has çalışma disiplinine hayranlığını dile getirmiştir. 2009 yılında çekilen Benim Güzel Oğlum, Ne Yaptın Sen? filminde başrolü emanet ettiği Willem Dafoe da benzer sözler sarf etmiştir. Ayrıca bu filmin yapımcılarından biri de ünlü yönetmen David Lynch’dir.

Lotte Eisner (85) am Rande der Preisverleihung im Gespräch mit dem Regisseur Werner Herzog. Am 12. März 1982 wurde die in Paris lebende Filmhistorikerin und Filmemacherin Lotte Eisner in Düsseldorf mit dem mit 10 000 Mark dotierten Helmut-Käutner-Preis geehrt. | Verwendung weltweit

Werner Herzog 1974’te, film tarihçisi ve Yeni Alman Sineması hareketinin güçlü destekçisi Lotte Eisner’in Paris’te ölüm döşeğinde olduğunu öğrendiğinde hayatını kurtarmak için Münih’ten Paris’e yürümüştür. Çünkü Lotte Eisner akıl hocası ve dostudur. “Eğer Münih’ten Paris’e karda kışta yürüyerek gidersem Tanrı onun ölmesine izin vermez” diyerek yola koyulmuş ve bu süreci yanında taşıdığı not defterine detaylı bir şekilde yazmıştır. Daha sonra Buzda Yürüyüş adlı bir kitap olarak basılacak olan günlüğünün ön sözünde şunlar yazmaktadır: 1974 yılının Kasım sonuna doğru Paris’ten bir arkadaşım beni arayıp Lotte Eisner’in çok hasta olduğunu ve muhtemelen öleceğini söyledi. Olamaz, yapamaz, bu önemli kadının ölmesine izin veremeyiz. Bir ceket, bir pusula ve gerekli malzemelerle dolu bir kamp çantası aldım. Çizmelerim o kadar sağlam ve yeniydi ki yüzümü kara çıkarmayacaklarına emindim. Yaya olarak oraya ulaşırsam onun hayatta kalacağına dair sağlam bir inançla Paris’e giden en kestirme yola koyuldum. Zaten kendimle baş başa kalma ihtiyacı da duyuyordum. Yol boyunca yazdıklarım okurlar için değildi. Şimdi, neredeyse dört yıl sonra, bu küçük not defterini elime alınca, beklenmedik bir hisse kapıldım ve bu metni tanımadığım kişilere gösterme arzusu, yabancı gözlere kapıyı ardına kadar açmanın dehşetine ve çekingenliğine baskın geldi.”

Herzog sinemasını önemli kılan bir diğer husus da Klaus Kinski ile kurduğu ilişkidir. Werner Herzog ve Klaus Kinski arasındaki ilişki, sinema tarihinin en üretken ortaklıklarından biridir. İkilinin birlikte imza attığı beş kurmaca yapım sırasıyla şunlardır: Aguirre: Tanrının Gazabı, Vampir Nosferatu, Woyzeck, Fitzcarraldo, Yeşil Kobra. Çekimlerde birbirlerine silah çekecek raddeye gelen bu ilişkiyi Kinski otobiyografisinde şöyle özetlemiştir: “O bir dahi ama aynı zamanda tam bir canavar… Ama onsuz yaptığım filmlerin hiçbir anlamı yoktu.”

En İyi Düşmanım: Kinski

Ayrıca bu ilişkinin yarattığı tahribatı ve tutkuyu en şeffaf haliyle kavrayabilmek için, Kinski’nin 1991’deki ölümünden sekiz yıl sonra Herzog’un çektiği En İyi Düşmanım belgeseline bakmak gerekir. Herzog bu belgeselde, bir dost, bir düşman ve her şeyden öte sanatsal bir ilham kaynağı olarak gördüğü Kinski’nin yasını tutar ve onun ardında bıraktığı tutkulu yaşamı belgeler. 

Belgesel, Herzog ve Kinski’nin gençlik yıllarında Münih’te aynı apartman dairesini paylaştıkları günlerle açılır. Herzog, Kinski’nin henüz o yıllarda başlayan öfke krizlerini ve evdeki eşyaları parçalayacak raddeye gelen taşkınlıklarını hatırlayarak, aktörün doğasındaki kontrolsüz gücü filmlerinden çok önce nasıl sergilediğini aktarır. Belgesel, özellikle Fitzcarraldo ve Aguirre: Tanrının Gazabı filmlerinin çekimlerindeki kavgaların arşiv görüntülerini sunar. Kinski’nin set çalışanlarına ve figüranlara savurduğu küfürler, yönetmene bağırdığı sahneler ve Herzog’un bu hengâme karşısındaki soğukkanlı tutumu belgeselin en çarpıcı sahnelerini oluşturur. 

Fitzcarraldo çekimleri sırasında Amazon ormanlarındaki yerli şeflerin, Kinski’nin huzursuzluklarından bıkıp Herzog’a sessizce yaklaşarak “İstersen senin için onu öldürebiliriz” teklifinde bulundukları an, belgeselde Herzog’un kendi sesinden aktarılır. Herzog ise çekimlerin henüz tamamlanmadığı gerekçesiyle bu teklifi reddetmiştir. Herzog, Kinski’nin beyazperdede yarattığı etkiye saygı duymaktadır; onun doğayla, kamerayla ve kendi içsel çatışmalarıyla kurduğu ilişkiyi çözümlemeye çalışır. Belgeselin en ikonik sahnesi; Kinski’nin elindeki kelebekle oynadığı ve o vahşi adamın bir anda çocuksu bir masumiyete büründüğü sahnedir. Bu belgesel Kinski olmadan Herzog sinemasının bu kadar etkili olmayacağını, belki Herzog olmadan da Kinski’nin enerjisini dışa vuracak bir yol bulamayacağını düşündürmektedir.

Werner Herzog’un Klaus Kinski’yle kurduğu bu sevgi/nefret ilişkisi, girişi yasak olan mağaralarda çekimler yapma becerisi, dağlara tırmandırılan gemiler ve ölüme yürüyen penguenler; Albert Camus’un Sisifos mitiyle benzerlik göstermektedir. Camus, ‘varoluşun absürtlüğünü’ insanın anlam arayışı ile evrenin bu arayış karşısındaki soğuk ve kayıtsız sessizliği arasındaki amansız çatışma olarak tanımlar. Sisifos, tanrılar tarafından dev bir kayayı dağın tepesine çıkarmakla cezalandırılmıştır. Taşın her defasında aşağı yuvarlanacağını bile bile onu tekrar yukarı taşır. Sisifos’u özgür ve mutlu kılan şey, bu beyhudeliğin farkında olarak eylemine tutkuyla devam etmesidir. Herzog’un Amazon’un ortasında dağa gemi tırmandırması, dostu ölmesin diye kilometrelerce yürümesi ya da sürüden ayrılıp dağlara yürüyen o pengueni izlemesi rasyonel mantığın tamamen dışındadır. Ancak tam da bu yüzden Herzog, modern dünyada vücut bulmuş bir Sisifos’tur. O, sonucun zaferle bitip bitmeyeceğiyle ilgilenmemektedir. Aksine eylemin kendisindeki varoluşçu kıvılcımla ilgilenmektedir. 

Werner Herzog dur durak bilmeden üretmeye devam etmektedir. 2021 yılında yazdığı Das Dämmern der Welt adlı romanı Dünyanın Alacakaranlığı ismiyle 2024 yılında Can Yayınları’ndan çıktı. 2026’da çekimlerini bitirdiği yeni filmiyle ise adeta gündemden düşmüyor. Öyle ki dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapması beklenen Bucking Fastard adlı yapım, festival programından sürpriz bir şekilde çıkartıldı. Filmin 2026 Cannes Film Festivali’ne resmi seçki olarak davet edildiği ancak Herzog’un bu daveti geri çevirdiği belirtildi. Filmin Altın Palmiye için yarışacak ana kategoride yer almaması nedeniyle Herzog, filmin başrollerindeki oyuncuların etkileyici performanslarının ödül alabilecekleri bir statüde olmasını istemiş. Sonuç olarak Cannes’dan çekilen Bucking Fastard 83. Venedik Uluslararası Film Festivali’nde Altın Aslan için yarışan ana yarışma filmlerinden biri olarak dünya prömiyerini gerçekleştirdi ve dakikalarca ayakta alkışlandı. Çok yaşa Herzog!

Yararlanılan kaynaklar:

https://www.wernerherzog.com

Buzda Yürüyüş – Werner Herzog (Jaguar Kitap) Çevirmen: Ali Bolcakan

Werner Herzog: Radical Dreamer – Thomas von Steinaecker (Biyografik belgesel)

Herzog on Herzog (Kitap/PDF) https://www.craftfilmschool.com/userfiles/files/02_Herzog_on_Herzog_edited_by_Paul_Cronin%281%29.pdf

TOLGA OSKAR YAZDI: Dünyanın Sınırlarında Bir Seyyah Werner Herzog ve Anlam Arayışının Estetiği