Toplumsal gelişim birden olmuyor, yavaşlığına akıl ermese de zamanını ve zeminini bekliyoruz. Yeri ve zamanı geldiğinde de, zaten asla dinlemiyor ve yaşama geçiyor, her ne yaparsanız yapın. Devletler, zamanın ve zeminin gecikmesi için ellerinden geleni yapıyor (yaptılar da binlerce yıldır), ancak ilanihaye başarılı olması mümkün değil ki! Çünkü değişim, yaşamın tek değişmez kuralıdır.
Osmanlı İmparatoru, Sultan Abdülmecit, yeni bir gelişme olan telgrafın yararlı olabileceğini düşünerek (telefonuysa denetlenemeyeceğini fark ettiğinden hiç kabul etmez) Edirne-İstanbul arasına telgraf hattı kurdurur… ardından gelen Padişah II. Abdülhamit, telgraflar şifreli bile olsa operatörler tarafından kamuoyuna duyurulduğu için yasaklanmasına karar verir. Bu, ilk yasak ya da sansür değil ama gelişmelerin yasak ve sansürleri kendileri tarafından nasıl da çiğnendiğini göstermesi açısından epeyce ilginç.
Bizim ülkemizde, yasak ve sansür öyle çok ki! Her alanda, her şeyde, toplumsal ve/veya bireysel yaşamda da) ilk başvurulan “tedbir” oluyor. Sonra “tükürdüğünü yalasa” da ne gam! Gerçi, birbiri ardına gelen yasak ve sansürler birbirinden komik, trajikomik oluyor ya, o ayrı. Metin Erksan’ın, Karanlık Dünya (1952) filminin, tarladaki “ekinler”in çok kısa, cılız ve bakımsız olmasını, “Türkiye’yi dünyaya yoksul, bereketsiz ve geri kalmış bir ülke gibi göstereceği”gerekçesiyle yasaklanması adı geçen trajikomikliğin göstergesi olarak hep anılır. Yılanların Öcü (1961) de sansürcüler tarafından, Türk köyünün bu kadar fakir, kerpiç evli, tezekli ve çamurlu gösterilmesini “Türkiye’yi dünyaya geri kalmış gösterme çabası” olarak yorumlamış ve yasaklanması istenmiş… Tabii, asla komünist olmayan Metin Erksan’ın komünizm propagandası yapıyor diye suçlanması da ayrı bir sorun.
Sadece sinema mı?
Hayır! Sanatın her alanı, her disiplini, her dalı her seferinde o yasak ve sansür kayasına çarpış, ama asla ödün vermemiş. Nice resim sergiden kaldırılmış apar topar. Nice kitap, doğrudan yok edilmiş, bırakın okuru, yazarın bile kendisine ulaşmadan. Mimaride, hatta kent oluşumunda (Samsun, yangından sonra yeniden kurulurken İtalyan mimarlar, denize dik ve paralel caddeler tasarlamış, ancak zamanın etkili/yetkili görevlileri “bu kadar geniş sokaklara gerek yok” diyerek bir anlamda tasarıyı daha hayata geçmeden yasaklamış. Bugün Samsun, daracık yollarıyla çarpık kentleşmenin örneklerinden biri…) da görüyoruz.

Peki, niye bunca yasak ve sansür?
İlki ve temel nedeni, “ver yetkiyi, gör etkiyi” mantığıyla itiraz istememek. Ekonomik ve siyasal iktidarlar sadece kendi dediklerinin yapılmasını isterler. Muhalif her şeyi, ama her şeyi yasaklamaktan, sansürlemekten geri durmazlar. Gezi Direnişini yaşadık… Çiğdem Mater, sadece bu eylemliliğin belgeselini -ki, benim için de Türkiye tarihinin en önemli itirazlarındandır- çekelim dediği için yıllardır tutsak (çünkü iddianame bile suçlayacak somut bir gerekçe bulamamış). Gazeteciler (hangi birini sayabilirim ki, biraz “güçlü” olanlar sadece ifadeye çağırılıp bırakılıyor), hatta günübirlik yürüyüş yapan emekli (NATO toplantısı öncesi, günlerce tutsak edildiler, hiçbir somut neden yokken) grubu, mizah ustaları (Metin Akpınar, Müjdat Gezen’den söz ediyorum, öncesinde Savaş Dinçel ile tutuklulukları da var, anımsıyorsunuzdur… gösterisi milyonlarca kez izlenen Deniz Göktaş), gerekçe uydurmaya bile gerek duyulmadan hedef gösterilen Mabel Matiz…
Biliyorum, onlarca arkadaşım, kendi alanlarında yaşadıkları yasak ve sansür ile yüz yüze kaldıkları otosansürü atladığımı ileri sürecek. Bu yazıdaki amaç, yasaklama ve sansür listesi çıkartmak değil. Tepki gösterilmesini sağlamak.

“Şiirli Oda’nın İzinde”
Bingöl Elmas, Bakanlıktan parasal destek almış, ama sonra -yine- sudan (“senaryoya uyulmamış”, “biz, Bakanlığı eleştiren filme destek vermeyiz” vb.) gerekçelerle aldığı para faiziyle iade ettirilmiş. Haklısınız, itibardan tasarruf olmaz, ama verdiğiniz az bir parasal destekle bir belgesel de çekilmez. Kaldı ki, tarihi, doğal, kültürel değerleri görünür kılarken, “yürütme”nin bir tür hata, eksik, yanlışlarının öğrenilmesini sağladığı için Bingöl Elmas’a -ve bütün belgeselcilere- biraz daha para vererek desteklenmesini beklerdik.
İğneyi kendimize…
Nejla Demirci’nin Antalya’da yasaklanan ve sansürlenmeye çalışılan belgeseli Kanun Hükmü için bir kamuoyu oluşmuştu… Tepkiler büyük oldu. Herkes bir şekilde yasaklar ve sansürü kınadı, lanetledi, reddetti. Bingöl Elmas’ın çektiği Şiirli Oda’nın İzinde’si için benzer bir toplumsal tepki -ne yazık ki- oluş(a)madı. Kültür Bakanlığının, seçici kurullarında yer alan yapımcı ve yönetmenler, ola ki, kendilerinin de “kara listeye” alınacağından çekindikleri için sessiz kalmayı tercih ediyorlar. Yeni arkadaşlar da, aynı tercihteler haklı gerekçelerle…
Ancak “ağlamayan bebeğe emzik vermezler” sözünden el alarak (maden işçilerinin de Ankara’da, haklı direnişlerinin sonuç alacağı umudunu taşıyarak) hep bir ağızdan tekrar etmekte yarar görüyorum: Direnmek kazanmaktır!
SANATÇILARA SORDUK…
Bilindiği üzere, Belgeselci Bingöl Elmas’a bir yaptırım uygulandı. Bu, bir boyutuyla yasaklama, bir boyutuyla da sansür…
“Bakanlığı eleştiriyorsun” diyerek suçlamak ve verilen parasal desteği hem de faiziyle geri istemek sanata ve sanatçıya karşı işlenen bir suçtur.
Sanatın her disiplininde, her alanında, her türünde yasaklama ve sansür uygulanıyor.
Şairin şiirce dediği gibi “Kaldırmadıkça başlarımızı sefaletimiz bitmez”.
Yaz rehaveti hepimizi sarmış besbelli, yasak ve sansürcüler dışında pek çok insan “yazacağım” dediği halde yazmadı… Ülkemiz gündeminin hızı nedeniyle gecikmekten çekinerek gelen yanıtlarla yetindim.
İçtenlikle…

Sezai Sarıoğlu…
Başlamak için en iyi şey Edip Cansever’den iki dize: “Kırılmak ama birlikte / Birlikte ama kırılmamak.”
Sansür dahil özgürlükler için, birbirimize sığınmak ve sığmak dışında seçeneğimiz yok.

Ali Akdemir (ressam, heykeltıraş)
Tüm yasaklar (??) antidemokratiktir. Sözüm ona demokratikleşme diyorlar, ama yaptıkları yıldırma sadece. Yasak ve sansür sinema ya da sanat alanında olduğu gibi birçok alanda sistematik olarak yapılıyor.
Belediyeler veya Kaymakamlıklar sanata ve sanatsal ürüne can veren kurumlar olmalı. Hem beldelerini tanıtır hem duvarlarda resimlerle, köşe başlarında heykellerle herkesi mutlu edebilirler. Geçen yıl Düzce Valisi bunu başardı (hem de üniversiteyi, belediyeyi, sanayi ve ticaret odalarını da katarak). Ancak bu yıl tayin edildi ve Düzce’ye can vermesi, hareket getirmesi beklenen Konuralp Festivali bitirilmiş oldu.
Biz sanatçılar olarak desteklenmeyi bekliyoruz, ama onlar verdikleri desteği bile geri alıyor, hem de faiziyle…

Adil Okay (Görülmüştür Kolektifi)
Korkut Akın’ın “Süreçler ve yasaklar ne olursa olsun değişim kaçınılmazdır” tespiti ve “Geri çekildikçe bize alan kalmıyor” vurgusu tam da bugünün anahtar cümlesidir.
Dünün iktidarları muhalif sanatçıyı zindanlara atarak ya da sürgüne yollayarak susturmaya çalışırdı; bugünün egemenleri ise doğrudan baskının yanı sıra çok daha sinsi yöntemlerle devrede. Kamu desteğini bir ceza mekanizmasına dönüştürmek, fonları birer şantaj ve tehdit silahı gibi kullanmak sanatı ve edebiyatı ‘ehlileştirme’ arayışının açık bir göstergesidir.
Belgeselci Bingöl Elmas’a verilen bakanlık desteğinin ‘film politik bulundu’ gerekçesiyle faiziyle geri istenmesi, sanatçıyı iktidara ve piyasaya uysallaştırma politikasının kaba bir tezahürüdür.
Sistemin istediği gerçek bir muhalefet değil; banka yayınevlerinde, bienallerde ve şaşaalı salonlarda sınırları çizilmiş, serbest piyasada pazarlanabilir bir ‘muhaliflik illüzyonu’dur. Oysa duyarlı sanatçı üretirken fon veya telif kaygısını değil, varoluşsal itirazını temel alır. Akın’ın da altını çizdiği “Geri çekildikçe bize alan kalmıyor” gerçeği karşısında biat etmeyi reddetmek, alanlarımızı korumak ve sesimizi çoğaltmak tarihsel bir sorumluluktur. Sanatçı geri çekilmediği, dayanışmayı büyüttüğü ve boyun eğmediği sürece; kültürü endüstrileştirip sanatı metalaştırmak isteyenlerin bu kuşatması boşa çıkmaya mahkûmdur

Galip Görür (Sine-Sen Başkanı)
Korkut Akın’ın sansür üzerine kaleme aldığı bu yazı, yasakların ve baskıların bir dökümünü sunmakla kalmamış; sansürün arkasındaki zihniyeti ve tarih boyunca toplumsal değişim karşısındaki çaresizliğini de görünür kılmıştır.
Sine-Sen’in kuruluş felsefesinde de yer alan ve 1978’den bu yana her zeminde dile getirdiğimiz “Özgür Sanat, Özgür Sinema” sözümüzle; kültür ve sanat alanında sansüre ve sömürüye karşı mücadelemizin kararlılıkla devam ettiğini bir kez daha vurguluyoruz. Bu kıymetli çabanın daha fazla insana ulaşmasını, ortak sözümüzün büyümesini ve özgür sanat mücadelemizin daha da güçlenmesini diliyoruz.
Herkesin malumu, toplumun giderek nefessiz bırakıldığı; ifade özgürlüğünün daraltıldığı, sanat ve kültür üzerindeki baskının arttığı, gazetecilerin, akademisyenlerin ve emekçilerin sözlerinin engellenmeye çalışıldığı bir süreçten geçiyoruz. Ne söyleneceğini, ne yazılacağını, ne çizileceğini, hangi filmin yapılacağını, hangi haberin okunacağını ya da hangi eyleme katılınacağını dikte eden bu düzen, toplumu sessizleştirmeyi amaçlıyor. Bu nedenle sansür, aynı zamanda sansürleyenin korkusunun göstergesidir. Korkulan, insanların soru sorması ve sorgulaması; itirazların yan yana gelmesidir.
Bu nedenle yasaklar çoğaldıkça korkunun büyüdüğünü de görmek gerekir. Toplumu nefessiz bırakmaya çalışanlar ne kadar çok yasak koyarsa koysun, değişimin önüne geçemezler. Geçmeyecekler de. Korkut Akın’ın sözüyle bitirecek olursak: Direnmek, kazanmaktır.
…

Ali Ulvi Uyanık (sinema yazarı)
Bu konuda söylenecek bir söz kalmadı. Sektör zamanında “sarı öküzü vererek” meseleyi bugünlere getirdi. Sansür, daha da kötüsü otosansür kıskacında herkese kolay gelsin!
Ben 2000’lerin başından itibaren yazılı ve sözlü kimi tanıyorsam uyardım. Herkeste para ağır bastı. Gıkları çıkmadı. Her şey RTÜK yasasının değiştirilmesi ve sigara blurlarıyla başladı. Kademe kademe bugünlere geldi. Artık geç.

Bahriye Kabadayı Dal, (belgesel yönetmeni / Belgesel Sinemacılar Birliği Başkanı)
Ülkemizde belgesel sinemaya verilen değer ve destek maalesef çok az. Yılda bir kez dağıtılan ve günümüz şartlarında ekonomik anlamda çok sınırlı olan Sinema Genel Müdürlüğü destekleri bunlardan biri, hatta neredeyse tek destek mekanizması.
Uluslararası ortak yapım planı varsa, kendi ülkenizden destek almış olmanız diğer ülke destekleri için de önemli bir ikna unsuru. Festivaller içinde yer alan ve projelerin çeşitli aşamalarında başvurulabilen, uluslararası misyonların tematik fonları, hak temelli projelere uygun sivil toplum hibeleri vb. küçük destekler de mevcut.
Bu tablo içinde Sinema Genel Müdürlüğü desteklerine geri dönersek, burada belgesel başvuruları çoğunlukla “yapım destek” kategorisinde yapılıyor (Senaryo geliştirme fonu da var ama daha az başvurulan bir fon nedense) ve dünyadaki tüm kamu/özel/stk fonlarında olduğu gibi final çıktıya olabildiği kadar yakın bir taahhüt bekleniyor doküman düzeyinde. Yani sinopsis, treatman (belgeselde “yaklaşım metni”), yönetmenin motivasyonu, yapımcının görüşü, maliyet kalemleri/gerekçeleri, bütçe planları, yapım takvimi, biyografi vb. durumlarda ilgili kişi/lerden muvaffakatnameler gibi bir dolu belge hazırlamak zorunda kalınıyor başvuru için. Diğer tüm fonlarda olduğu gibi başvuran kişi ya da yapım şirketi olarak fonu veren makamla/kurumla bir sözleşme imzalanıyor. Bu sözleşmenin maddeleri karşılıklı olarak kabul ediliyor. Bundan sonrasında yapım tarafında sorumluluk, filmi sözleşme kurallarına uygun olarak tamamlayıp teslim etmek. Ek fonlarla birlikte bu sözleşmelerin ve taahhütlerin sayısı da artıyor elbette.
Belgesel yapmak isteyen kişi, eğer kendi öz kaynaklarını kullanarak ilerlemeyecek ise mecburen, konusuna/amacına uygun bu bahsettiğimiz desteklere başvurmak zorunda. Kitlesel fonlama da seçenekler arasında. Tümüyle bağımsız yapımlar da elbet mümkün. Bu tür yapımları gerçekleştirebilenler de var. Şu an gündemdeki vaka gibi bir duruma maruz kalmamak için belgeselini yapmak istediğimiz konuya uygun fon seçeneklerini değerlendirerek bir yapım stratejisi oluşturmak en sağlıklısı olacaktır.
…
