Kapitalist üretim ve tüketim artışının yarattığı en büyük somut gerçeklik nesnelerin kullanım ömrünü yitirmesinden ziyade, sürenin kasıtlı olarak kısaltılmasıdır. Toplayıcılar, Çöplük, Çıkışlar Hediyelik Eşya Dükkânından ve Cennetteki Çöplük belgeselleri; ilk bakışta tüketim kültürü, maddenin ve insanın dönüşümü, sokak sanatı ve sosyo-ekonomik adalet gibi farklı temalara odaklanıyor gibi görünse de temelde aynı mekanizmanın yarattığı etkiler üzerinde durmaktadırlar. Evsel, endüstriyel ya da tıbbi her türlü atığın kaynağından toplanmasından bertaraf edilişine veya geri dönüşümüne kadar geçen sürecin tamamını düzenleyen yasal, idari ve teknik kurallar sistemine ‘atık rejimi’ denmektedir. Bu sistem, çevre ve insan sağlığını korumak amacıyla devletler veya kurumlar tarafından belirlenen standartları ifade eder. Bu yazıya konu olan dört farklı belgesel, ‘geri dönüşüm’ kavramını çevresel veya teknik bir süreçten çok; politik, sanatsal, etik ve sınıfsal bir eylem biçimi olarak yeniden tanımlamaktadır. Geri dönüşüm, genellikle çevre dostu bir tüketim pratiği olarak ele alınır. Ancak atığın ve dönüştürmenin izini süren bu belgesellerde kavramın varoluşsal, estetik ve politik katmanları da gözler önüne serilmektedir. Bu dört film, atık olana uygulanan dönüştürme eylemini adaletsizlik, direniş ve değer üretimi olarak ele almaktadır.
Toplayıcılar (Agnès Varda – 2000)
Agnès Varda’nın yönetmenliğini yaptığı bu belgesel, sanayileşmiş tarım ve pazar ekonomisinin yarattığı israfı gözler önüne sermektedir. Şekli bozuk olduğu için tarlada bırakılan patatesler, son kullanma tarihi yaklaşan ama henüz bozulmamış süpermarket gıdaları ve çöpe atılan eşyalar… Film, sistemin değersiz ve atık olarak gördüğü şeylerin aslında hâlâ işlevsel ve besleyici olduğunu göstermektedir. Kapitalist değer zincirinden dışlanmış bu nesneleri sisteme geri kazandırarak alternatif bir hayatta kalma ve dayanışma ekonomisi yaratmaktadır. Filmdeki toplayıcılar tek tip değildir. Kimi yoksulluk nedeniyle yiyecek arayan kişiler iken, kimi israfa karşı çıkan ve bu durumu yaşam felsefesi haline getiren aktivistlerdir. Agnès Varda, elindeki küçük dijital kamera ile sokakta bulduğu nesneleri, örneğin yolda bulduğu akrepsiz bir duvar saatini ve kalp şeklindeki patatesleri toplamaktadır. Belgesel, nesnelerin geri dönüşümünün ötesine geçerek insan bedenini ve zamanın yıpratıcı etkisini de incelemektedir. Yönetmen, kamerasını kendi elindeki yaşlılık lekelerine ve beyazlayan saçlarına doğrultarak tarlada çürümeye bırakılan patateslerle kendi yaşlanan bedeni arasında bir paralellik kurar. Yaşlanmak, bedenimizin işlevini kaybetmesinden ziyade, zamanın yıpratıcı etkisiyle ilişkilidir. Agnès Varda, Jean-François Millet’nin ‘Başak Toplayan Kadınlar’ tablosundan yola çıkarak hukuksal ve tarihsel bir zemin inşa eder. Fransız hukukunda tarlada kalan artıkları toplamanın yasal bir hak olduğunu hatırlatır. Böylece tarihsel bir geleneği modern dönemin çöp konteynerlerine taşıyarak toplumsal hafızaya dikkat çeker.

Agnès Varda filmde şu sözlerle felsefesini aktarır:
“İşte benim ellerim… Lekeli, yaşlanmış eller. Bana sonun yaklaştığını hatırlatıyorlar. Ama ben bu kamerayla ne yapıyorum? Zamanı topluyorum. Başkalarının çöp saydığını, tarlada bıraktığını, standartlara uymadığı için fırlattığı o kalp şeklindeki patatesleri topluyorum. Toplayıcılık sadece hayatta kalmak için başak toplamak değildir. Toplayıcılık; Unutulmuş olanı, kenara atılmışı ve uçup giden anları yeniden bulup onlara yaşama hakkı vermektir. Ben de bir görüntü toplayıcısıyım.”
Çöplük (Lucy Walker – 2010)
Klasik geri dönüşüm, atığın eritilip ham maddeye dönüştürülerek yeniden üretime sokulmasıdır. Bu belgeselde ise Vik Muniz adlı bir sanatçı, farklı bir geri dönüşüm pratiği kullanmaktadır: Plastik şişeler, metal kapaklar, çürümüş kumaş parçaları ve çöp birikintileri sanatçının tasarladığı portrelerin pikseli veya boyası haline gelmektedir. Sanatçı, toplayıcıların stüdyonun zeminine serptiği çöpleri yüksek bir yere çıkarak yukarıdan fotoğraflamaktadır. Yakından bakıldığında sıradan çöp parçaları olan nesneler, kuşbakışı bir açıya ulaşıldığında Jacques-Louis David’in ‘Marat’nın Ölümü’ tablosuna dönüşür. Bu, atığın estetik değer kazanma sürecidir. Belgeseldeki en önemli geri dönüşüm insan ruhu ve kimliği üzerinde gerçekleşmektedir. Tüketim toplumunun çöp alanına ittiği, toplum nazarında çöp kadar görünmez kılınan çöp toplayıcıları, projenin nesnesi olmaktan çıkıp öznesi haline gelmektedirler. Vik Muniz, toplayıcıları kendi portrelerini çöp parçalarıyla döşeme sürecine dahil eder. Bu süreç, işçilerin kendi emeklerine ve varlıklarına yabancılaşmasını ortadan kaldırır.
Tião, Suelem, Irma gibi karakterler, hayatlarını kazandıkları çöplerin içinde kendilerini birer sanat eseri olarak gördüklerinde gözyaşlarını tutamazlar. Çünkü sistem tarafından atık muamelesi gören bu bireyler, toplumsal görünürlüklerini ve özsaygılarını geri kazanmaktadırlar. Geri dönüşüm felsefesi belgeselde somut bir toplumsal dayanışmaya evrilir. Eserlerin Londra’da bulunan bir müzayede evinde binlerce sterline satılmasıyla elde edilen gelirin tamamı Toplayıcılar Derneği’ne aktarılır. Bu gelirle toplayıcılar için kütüphane, eğitim merkezi, sağlık tesisleri ve daha insani çalışma koşulları yaratılacaktır. Vik Muniz, atıklardan oluşturulan sanat eserlerini toplayıcılarla birlikte ürettiği için, toplayıcılar başkasının yardımını almaktan öteye geçen bir ruh haline girerek ‘biz başardık’ diye düşünürler. Vik Muniz’in amacı da tam olarak budur. Böylece çöpten elde edilen finansal değer, yine çöpten hayatını kazanan topluluğun geleceğini dönüştürmek için kullanılır. Çöp toplayıcıları yasadışı veya niteliksiz işçiler gibi görülse de aslında kentin geri dönüşüm zincirindeki en kritik halkalardan biridir. Onlar olmasa geri dönüştürülebilir tonlarca malzeme toprağa gömülecektir. Çöplükte kurulan İşçiler Derneği’nin başkanı Tião ile sanatçı Vik Muniz arasında geçen şu diyalog filmi özetliyor:

Tião:
“İnsanlar bize bakınca sadece çöp topladığımızı sanıyor. Ama biz çöp toplamıyoruz, biz geri dönüştürülebilir malzeme topluyoruz. Peki ‘99 tane’ ne demektir bilir misin Vik? 99, 100 değildir. Tek bir plastik şişeyi bile küçümseyemezsin. Çünkü o tek şişe olmasaydı, 100 tamamlanamazdı. Sorun şu ki, toplum bizi atık maddelerle aynı kefeye koyuyor. Bizi de çöpün bir parçası gibi görüyorlar.”
Vik Muniz:
“İşte tam da bu yüzden buradayız Tião. Biz malzeme toplamıyoruz, senin ve arkadaşlarının portrelerini yapıyoruz. Malzemeleri herkes görebilir; ama ben insanlara bu çöplerin arkasındaki insanı ve sizin onurunuzu göstermek istiyorum.”

Çıkışlar Hediyelik Eşya Dükkânından (Banksy 2010)
Belgeselin odak noktasındaki Mr. Brainwash, sokak sanatçılarının izini süren takıntılı bir kameramandan milyon dolarlık bir sanatçıya dönüşür. Mr. Brainwash’un sanat üretme biçimi tamamen hazır imgelerin geri dönüştürülmesine dayanmaktadır. Andy Warhol’un çorba konserveleri, Marilyn Monroe portreleri ya da Banksy’nin grafitileri Mr. Brainwash tarafından alınır ve üzerlerine biraz sprey boya sıkılarak veya renkleri değiştirilerek yeni bir eser gibi sunulur. Daha sonra bu yeni eserleri, kiraladığı asistan ordusunu kullanarak çoğaltır ve seri üretime geçer. Ürünler eritilip yeniden kalıba dökülür. Filmin kendisi de bir geri dönüşüm projesidir. Çünkü Mr. Brainwash, yıllarca elinde kamerayla sokak sanatçılarını kaydetmiş ancak bu binlerce saatlik kasetleri hiçbir zaman izlememiş ve kutuların içinde biriktirmiştir. Banksy, Mr. Brainwash’un kurgulamayı başaramadığı kaset yığınını elinden alır. Bu ham, işlenmemiş kayıtları kurgu masasında işleyerek Oscar adaylığı alacak olan Çıkışlar Hediyelik Eşya Dükkânından belgeseline dönüştürür. Filmin ismi, müze ve sanat galerilerinin çıkışında yer alan hediyelik eşya dükkânlarına gönderme yapmaktadır. Belgeseldeki en sert geri dönüşüm eleştirisi, kapitalizmin muhalif sanatı nasıl ticarileşmiş ürüne dönüştürdüğüyle ilgilidir. Sokak sanatı doğası gereği geçici, sisteme muhaliftir ve kamusal alandadır. Ancak sistem, bu kaçak sanatı yakalar, tuval üzerine bastırır, açık artırmalara koyar ve dükkânlarda satılacak hediyelik eşyaya dönüştürür. Filmin sonunda Banksy, Mr. Brainwash için şu yorumu yapar:

Banksy:
“Thierry’yi (Mr. Brainwash) eskiden insanları sokak sanatı yapmaya teşvik etmesi için cesaretlendirirdim. Ama artık kimseden bunu istemiyorum. Sanırım asıl mesele şu: Thierry kurallara göre oynamadı. Ama sanat dünyasında kural diye bir şey yok zaten. Yani… Sanatın neresi fiyasko, neresi başarı gerçekten bilemiyorsunuz. Thierry tek bir gecede milyon dolarlık bir sanatçıya dönüştü. Ben bunu anlamak için yıllarımı verdim… Sanırım bu da sanatın bir bakıma şaka olduğunu gösteriyor.”

Cennetteki Çöplük (Fatih Akın – 2012)
Çevre politikalarında ‘katı atık tesisi’ ibaresi ayrıştırma, işleme ve geri dönüştürme vaat eder. Ancak belgesel, bu kavramların kâğıt üzerinde kaldığını, uygulamaya geçmediğini göstermektedir. Tesis, katı atıkları organik, plastik veya cam olarak ayrıştırıp geri dönüştürmek yerine, Trabzon ve çevresinin tüm atığını ayrıştırılmamış halde eski bir bakır madenine dökmektedir.
Yetkililerin ‘Avrupa Birliği standartlarında geri dönüşüm ve depolama yapıyoruz’ iddiaları, kameranın kaydettiği sızan zehirli çöp suları, çürüyen atık kokusu ve martı istilasıyla çürütülmektedir. Şehirlerde üretilen atıklar, sistemin dışına itilerek el değmemiş, ekolojik açıdan bakir bir Karadeniz köyüne nakledilmektedir. Bu köy Trabzon’un Çamburnu adlı beldesidir. Kentlerin ürettiği çöpün bedeli, onu üretmeyen köylüye ödetilmektedir. Tüketim toplumunun gözden uzaklaştırma mantığı, geri dönüşüm yerine doğanın tahribine yol açmaktadır. Çöplükten sızan su denize ve çay bahçelerine karışmaktadır. Geri dönüştürülmeyen atıklar, Çamburnu’nun balıkçılık ve çaycılıktan oluşan yerel ekonomisini doğrudan etkilemektedir. Belgeseldeki tek gerçek ve pozitif dönüşüm, Çamburnu halkının ve eski muhtar Mustafa Kaya’nın çevre bilinci etrafında örgütlenme sürecidir. Köy halkı, kamu kurumlarının usulsüzlüklerine karşı yıllarca süren bir hukuk mücadelesi verir. Fatih Akın, 2007 yılında Yaşamın Kıyısında adlı filmini çekerken bu bölgedeki olayları fark eder ve 5 yıl süren çekimlerle bu belgeseli tamamlayarak unutulmaya çalışılan çevre suçunu gözler önüne serer. Filmde bir vatandaşla politikacının arasında geçen diyaloglar:

Köy sakini (Vatandaş):
“Buraya cennet dediler, biz burada doğduk, burada büyüdük… Şimdi çöpün kokusundan evimizde oturamıyoruz, suyumuz zehirlendi. Bize bu tesisi yaparken ‘Modern olacak, koku yapmayacak, çevreye zarar vermeyecek’ dediniz. Hani nerede? Sözünüzü tutmadınız!”
Politikacı / Yetkili:
“Bakın hemşehrim, burası kamu yararı için seçildi. Bir yer seçilmek zorundaydı, bütün çöpü bir yere toplamak zorundayız. Kararlar alındı, yatırımlar yapıldı. Her şeye karşı çıkarsanız bu ülke nasıl kalkınacak? Biraz sabırlı olmanız lazım.”
Köy sakini (Vatandaş):
“Kamu yararı dediğiniz şey bizim yok olmamız mı? Kendi evimizde zehirleniyorsak, toprağımız ölüyorsa burada bizim yararımız nerede? Çöpü getiren sizsiniz, kokusunu çeken biziz!”
Son Sözler
Toplayıcılar ve Cennetteki Çöplük, çıkış tarihlerinde Cannes Film Festivali’nde özel gösterimler bölümünde gösterilmişler, Toplayıcılar Cannes’daki gösteriminin ardından birçok festivalde ödül kazanmış ve zaman içerisinde kültleşerek tüm zamanların en iyi belgesellerinden biri olarak kabul edilmiştir. Çöplük ve Çıkışlar Hediyelik Eşya Dükkânından belgeselleri ise aynı yıl Oscar ödüllerinde En İyi Belgesel Film dalında finale kalan beş yapımdan biri olmuşlardır. Bu dört belgesel bütünsel olarak ele alındığında; geri dönüşümün sadece teknik bir çöp ayrıştırma işlemi değil, insanın dönüştüğü, sanatsal değerin manipüle edilerek aşağı çekildiği, egemen iktidarların yarattığı politik açmazlarla getirdiği adaletsizlik ortamını görmekteyiz. Kameranın kendisi de en nihayetinde bir geri dönüşüm aracıdır: Akıp giden zamanı, unutulmaya yüz tutmuş hayatları, mekânları ve kentin artıklarını toplayıp, onları perde üzerinde yeni bir anlama ve estetiğe dönüştürmeyi sağlar!
