“Benim gibi 70 yaşını dolduran birinin sağlıklı olması iyi değil. Çünkü yemek yemekten başka bir şeye yaramıyorum. Bu yüzden dağa gitmek istiyorum. Hepimiz ruhlarla buluşacağız. Nasılsa bizden önce oraya gidenler var… Annem dağa çıkmıştı, kayınvalidem de öyle… Benim de gitmem gerek. Burada hayat zor. Dağa gidince Matsu-yanı görürüm…”
Ballad of Narayama/
Narayama Türküsü- Shohei Imamura– 1983
Yaşadığımız ekonomik krizi, yalnızca çarşı pazar fiyatlarıyla, enflasyon verileriyle ele almak doğru olmaz, çünkü böyle dönemler, toplumun sosyolojik yapısını kemirip -ahlaki değerlerde kapanması pek de mümkün olmayan gedikler açabilir. Örneğin en kırılgan guruplardan olan yaşlılar; bu tür kriz ortamlarında-hem parasal yetersizliklerle, hem de ansızın güncellenerek zuhur ediveren önyargılarla yüzleşmek, mücadele etmek zorunda kalırlar. Böyle olmasının nedeni, yaşlı nüfusun yüksek enflasyonun başrolde olduğu genel sıkıntı ortamlarında -üreten değil, tüketen- hazıra konucu bir grup olarak değerlendirilmesidir. Öte yandan bireysel açlık sınırının çok altında olmasına karşın, emekli maaşlarının kamusal bütçeye yük olduğunu düşünmeye başlayanlar bile çıkar; çünkü toplumsal ve insani değerlerin erozyonu, yüzyıllar boyu geleneğe dönüşen /dayanışma başta olmak üzere/ ortak duygu ve düşüncenin alışkanlıkların zaafa uğramasına neden olmuştur. Bu da bir tür çölleşmedir!
Bu tür olumsuz gelişmelerden ve diğer nedenlerden dolayı yaşlı ayrımcılığı giderek derinleşir ve yaygınlaşır, hatta pek hatırlanmak istenmese de bırakınız ölsünler mottosuyla hatırlanan Malthusçu kurtuluş reçeteleri -maalesef- bilinçsizce, farkında olmadan devreye sokulur. Bu ayrımcılık nedeniyle yaşlılar, diğer çalışanlara kıyasla daha bilgili ve deneyimli olmalarına karşın, çok daha az deneyimli gençler tarafından işyerlerinde dışlanır, bu girişim çoğu kez tenkisata da dönüşür- ki bu da bir seleksiyondur, ama doğal olmayanından. Öte yandan -yine maalesef yaşlılar; kimi üretici- imalatçı sektörler, özellikle Kreatif Endüstrilerdiye de tanımlanan yayıncılık, filmcilik gibi sektörlerde ayrımcılığa maruz kalırlar…

Bu kısa girişin İhtiyarlara Yer Yok başlıklı yazının nelerden söz edeceğini, neleri kritik edeceğini yeterince açıkladığını düşündüğümden, gecikmeden Marjinal Sinema Kültür’ün ana konusu olan filmlere dönüyorum: Amacım seçtiğim iki film eşliğinde yaşlı ayrımcılığı’na puslu da olsa boy aynası tutmak; geçmişi hatırlatsın, geleceği düşündürtsün, üstümüze başımıza aklımıza çeki düzen verelim diye…
Bırakınız ölsünler
Bu yazıyı düşünmeye başladığımdan beri yıllar önce gördüğüm iki filmi zihnimde dolaştırıp sanki tekrar tekrar izliyorum. Bu öyle bir seyir ki, sanki görünmez bir makinist filmlerin beni etkileyen sahnelerini defalarca gösterip hem canımı acıtıyor, hem de çekinme söyleyeceğini söyle diye uyarıyor. Filmlerden ilki 1983 yılında Cannes’da Altın Palmiye ile ödüllendirilen Narayama Türküsü… ve ben bu filmin en çarpıcı sekanslardan birine dakikalarca bakakalıp, daha doğrusu kilitlenip ister istemez ileri yetişkinlik de denilen ihtiyarlık hakkında içimi acıtan düşünceler geliştiriyorum… Bu öyle hırpalayıcı bir zihinsel girişim ki, izlediğim filmden beynimdeki hafıza bölgelerine damlayan birkaç damla uyarıcı kan eşliğinde huzursuz, biraz da kırgın hem öfkeleniyor, hem de yakınıyorum. Zira takılı kaldığım sekans bana, ihtiyarlara yapılan güncel ve dönemsel haksızlıkları hatırlatıyor…

Bu hoyratlıklara dair filmcilik ve yayıncılık sektöründe yapılan ya da öngörülen ayrımcılığa yeri geldiğinde değineceğimden, Narayama Türküsü’nün sözünü ettiğim sekansından uzaklaşmıyor, gördüklerimi paylaşıyorum: 70 yaşına ulaşmış bilge Orin Ana yeni geliniyle sohbet edip- ona yılda bir kez pişirdiği pilavı ve yakaladığı alabalıkları ikram ederken, ansızın yerinden kalkıp bahçeye çıkıp değirmen taşına vura vura dişlerini kırar. Yeni gelininin yanına döndüğünde, ağzını açıp dişsiz, kanayan ağzını gösterir.
Orin Ana ulaştığı sonuçtan memnundur, zira ölüme terk edilme yaşını sürmesine karşın, dişleri sağlam diye, yani genç yetişkinler gibi yemek yediği için eleştirilmektedir, hatta suçlanmaktadır: Kısacası o, 70 yaşındaki birinin ölmesi gerektiğini düşünen bir toplumda yaşamaktadır. Kendisi de bu geleneğe uygun davranacak kış gelmek üzereyken büyük oğlu Tatsuhei’nin sırtında ölüm yolculuğuna çıkacaktır: Uzun süren bu zahmetli ve hüzünlü tırmanma Narayama Dağı’nın doruğuna ulaşıldığında sona erecek; Tatsuhei annesini susuz yiyeceksiz, tek başına ölüme terk edip köye dönecektir. Orin Ana’nın yağan kar altıda soğuktan ve açlıktan dolayı gerçekleşen ölümü sayesinde kıtlığın ve yoksulluğun kuşattığı ailenin sofrasında bir boğaz eksilmiştir.

Shichirō Fukazawa’nın aynı adı taşıyan romanı iki kez sinemaya uyarlanmıştır: İlki 1958 yılında Keisuke Kinoshita’nın Kabuki Tiyatrosu esinli bir tür müzikaldir. Shōhei Imamura’nın yönettiği ödüllü Narayama Türküsü ise çok daha sert, cinsel şiddeti de ağır basan bir çalışmadır. Ama her iki film de Ubasute, yani yaşlıları ölüme terk etme geleneği bağlamında ele alınabilir. Dahası bu filmlerin, Adam Smith’in günümüzde bile sosyal adaletsizliğin-neoliberalizmin mottosu olabilen Bırakınız Yapsınlar, Bırakınız Geçsinler’e en acımasız eklemeyi yapıp Bırakınız Ölsünler’i önermekten çekinmeyen Malthus’un Nüfus Teorisi’ni yaşlılar bağlamında çok iyi kritize ettiği söylenebilir. Şöyle ki, Malthus’a göre yaşlılara ve yoksullara yardım edilmemelidir, yani parası veya bakacak kimsesi olmayan yaşlıların sefalet çekerek ölmelerine-yani doğanın, kaçınılmaz nüfus denetim mekanizması olan seleksiyon görevini yerine getirmesine göz yumulmalıdır.

Bu arada çocukluğumun son döneminden ergenliğe geçmek üzereyken izlediğim bir başka filmden de söz etmeliyim: 1962 yılında Site ya da Konak sinemasında Vahşi Masumlar adıyla gösterilen bu film bir Eskimo ailesinin zorlu yaşam koşullarını anlatıyordu, başrolünde ise Anthony Quinn vardı. Orijinal adı The Savage İnnocents olan bu yapımda da yaşlılar, kaynakların kısıtlı olması nedeniyle ev yani iglo dışına çıkarılarak ölüme terk ediliyordu, ancak bu gelenek Ubasute gibi, merhametsizlik içermiyordu, yaşlı kişi kendi rızasıyla ölüme gidiyordu… ve bu gelenek yalnızca kıtlık dönemlerinde uygulanıyor, yemek sofrasından uzaklaştırılan yaşlılar sayesinde kriz aşılmaya çalışılıyordu: Vahşi Masumlar’da da öyle olacak, yaşlı kadın köpeklerin çektiği bir kızağa bindirilip oldukça uzak bir bölgeye götürülecek, karlar üzerine serilen bir postun üzerine oturup ölümü beklemeye başlayacak; büyük olasılıkta yaşlı kadının ölümüne kutup bölgesinin hem avı hem de avcısı olan beyaz ayı neden olacaktır: Ölümün her zaman açlıktan ve soğuktan gelmesi beklenmemelidir…
The Savage İnnocents da bir uyarlamaydı: Hans Ruesch’in aynı adlı romanından sinemaya dönüştürülmüştü. Bu roman 1955 yılında Çağlayan Yayınları tarafından Tohum adıyla yayınlamıştı, çevirmeni ise Rahşan Ecevit’ti. Bu konuda son bilgi de şu olsun: Filmden etkilenen Bob Dylan’ın bestelediği Quinn The Eskimo adlı şarkı Youtube aracılığıyla dinlenebilir. Manfred Mann grubu ise bu şarkıyı 1968 yılında Mighty Quinn adıyla seslendirdi, aylarca satış listelerinin üst sıralarından inmedi…
Bırakınız Ölsünler’e dönecek olursak: Malthus, yaşlı bakım evlerine de, Viktorya döneminde onun yüzünden karanlık eziyethanelere dönüşen Workhouselara da karşıydı, çünkü ona göre, o mekânlar, toplumun ürettiklerini tüketen, ekonomiye zarar veren hiçbir işe yaramaz insanlar ve yaşlı tembeller ile doluydu. Dolayısıyla bu yerlere sığınanlar neredeyse işkence görür, yetersiz beslenir, doğal seleksiyona gerek kalmadan terk-i dünya etmeleri için bütün kötülükler yerine getirilirdi. Farkındayım konu Foucault’un heterotopyalarına-hapishanelere, çalışma kamplarına, yaşlılar bakım evlerine ve diğerlerine… hatta Sosyal Darwinizm’e uzanmak üzere. Bundan ötürü ülkemden, toplumumdan bu tür ayrımcılıkların uzak olmasını diliyor, diğer filme değinmeden önce Nihayet dergisinin aralık 2025 sayısında yayınlanan Netflix, Türk Dizilerinde Sorunlu Bir Temsil: Yaşlılık başlıklı yazıya dikkat çekiyor; bu yazının yalnızca duyuru spotunu -Netflix dizileriyle takipçi bağlamında bir değerlendirmem, tespitim olmadığından- ihtiraz kaydıyla, yani rezerv koyarak alıntılıyorum: “Netflix Türk dizilerinde yaşlılarla ilgili ilk göze çarpan unsur, oluşturulan hikâyelerde yaşlıların yok sayılması. Birçok Netflix dizisinde 65 yaş üstü kişilere rol dahi verilmemekte, iki hatta üç sezon devam eden dizilerde hiçbir şekilde yaşlı karakter hikâyeye dâhil edilmemektedir. Bu yok sayma yalnız dizinin konusundan ve sektörün dinamikleriyle alakalı olmadığı gibi yaşlılara bakışı da yansıtmaktadır” (Yekta Şirin, Nihayet Dergi Sayı: 132, Aralık 2025)
Değerlerin- anlayışın yok oluşu
İkinci film de bir roman uyarlaması: Coen Kardeşler’in, Cormac McCarthy’nin romanından yararlanarak kotardıkları İhtiyarlara Yer Yok; bir anlamda geleneksel ve etik değerlerin yok oluşu üzerine -de- söz alan bir yapım. Kısacası bu film, olumsuz yönde değişen dünya düzeninin-sosyal ve ahlaki değerleri aşındırmasına değiniyor. Öyle ki, gündem olan yeni düzen acımasızdır, kaotiktir. Hikâyenin anlatıldığı mekânlar da öyledir; yaşamın kök salamayacağı, şiddetin -kötülüğün sıradanlaştığı; çöl gibi- sınır kasabaları gibi gelip geçici yerlerdir. Filmin şahıs kadrosu ise bu aykırı, sıra dışı, kural tanımaz ya da ne denirse densin düzen dışı alana uygun kişilerdir: Örneğin Anton Chigurh, yeni düzenin pişmanlık duymadan ve nedensiz şiddet uygulayan saf kötülük halidir. Llewelyn Moss, iyilik ve kötülük arasında gelgitler yaşayan, fırsatçı, mücadele etme yeteneğine fazlasıyla güvenen sıradan biridir. Şerif Ed Tom Bell, ise yeni düzene ayak uyduramayan, vahşete dönüşen şiddet karşısında çaresiz kalan bir ihtiyardır: Dünya artık onun ahlakına ve anlayışına uygun bir yer değildir, ne söyleyecek sözü vardır, ne de mırıldanacağı bir direniş şarkısı; onun emekli olması bence ölümcül olmayan birUbasute girişimidir.

Gelelim İhtiyarlara Yer Yok filminin beni en çok ilgilendiren durmadan zihnimde tekrar eden sekansına: Şöyle ki, filmin iyi veya kötü olmak arasında kararsız kalan karakteri Llewelyn Moss, Anton Chigurh ile giriştiği silahlı çatışmada aldığı yara yüzünden bitap düşmesine karşın, ölüme direnmeyi sürdürmekte-zorlanarak yürüyüp ilerlemektedir. Meksika sınırına yakın bir köprüye vardığında tamamen kanla kaplanmış gömleğinisaklayabilmek-örtmek için rastladığı gençlerden birinin kabanı andıran ceketini satın almak ister. Bir süre kuşkulu çekişmeli pazarlık konuşmalarının ardından Moss, sırtında Templeton Eagles yazan ve tabii ki kartal amblemi bulunan, beş on dolarlık ceketi 500 dolara satın alır… ama hayır, bu sekansın zihnimde tekrar tekrar dolanmasının nedeni ne çarpıcı olmasıydı, ne de güçlü kuvvetli kovboy Moss’un çaresizliğiydi. Moss’la pazarlık eden gençlerin yeni düzenin getirdiği fırsatçılığı ima etmesi de değildi, çünkü filmin bu sekansı bana durmadan William Butler Yeats’in, Sailing to Byzantium – Bizans’a Yolculuk şiirinin ikinci kıtasını hatırlatıyordu ki, o dizeler; ruhu şarkı söylemeyen, yani hayatın tadını tuzunu hissetmeyen bir ihtiyarın, sırtına yırtık bir palto geçirilmiş bir sopa ya da korkuluk gibi değersiz bir şey olduğuna dairdi.*
Evet, Yeats bu şiirinde bedenin yaşlanıp çökeceğini söyler… ama ruh öyle değildir, o sonsuz bir arayış içindedir, o şarkılarını yüksek sesle söyleyip yaşamakta olduğunu hem kendine, hem de diğer insanlara duyurmak ister. Öte yandan bu şiir, ihtiyarlara yer yok diyen maddiyatçı-materyalist dünyanın da eleştirisidir. Günümüzde bu eleştiriye teknolojinin ve dijitalleşmenin yönlendirdiği yabancılaşmayı ve sorgusuz sualsiz- hesapsız kitapsız uygulanan ayrımcılığı da ekleyebiliriz. Bu arada Cormac McCarthy’nin romanının dolayısıyla filmin de isim babası Yeats’dir, zira Sailing to Byzantium’un ilk dizesi “That is no country for old men’dir.

Şiire dönersek: Bizans, yaşlı ya da genç bedenlerin yapacağı yolcuğun menzilidir, ütopyadır, ona ulaşmak ruhu şarkı söylemeyi sürdüren ihtiyarların da hakkıdır, arzusudur ki, bence üretmek ve sürdürmek, hatta yaşam sevinci anlamına da gelebilecek bu arzuya filmciliğin yanı sıra bir diğer Kreatif (ya da yaratıcı) Endüstridalı olan yayıncılık da sanırım ket vurma eğiliminde, yani Netflix nasıl 65 yaş üzeri aktörlere aktrislere kameralarını kapatmışsa, bazı yayınevlerinin de benzer uygulamaya geçtikleri, matbaa makinelerini yaşlılara yasakladıkları öngörülebilir…
Benim böyle yargıya varma nedenimin Metin Celal’in Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 10 ve 11 Haziran günlerinde düzenlediği XII. Türkiye Yayıncılık Kurultayı üzerine bir internet portalı olan Edebiyat Haber’de ardı ardına yayınlanan yazıları olduğunu söyleyebilirim: 14 ve 21 Haziran tarihlerinde yayınlanan yazıları da Metin Celal’in emek verdiği bütün kritikler gibi ilgiyle merakla okudum, yayıncılık ve bu sektörde yaşanan krizler, sorunlar hakkında yeni şeyler öğrendim; kimi yayınevlerinin krizi aşmak adına uyguladıkları palyatif çözümler ve ölçütlerden ise rahatsız oldum. Evet dört nala koşturan enflasyonun yanı sıra dijital gelişmelerin de neden olduğu ekonomik kriz ortamında üretimimin düşmesi, işsizliğin artması, arz ve talep dengesinin şaşması, piyasanın yavaşlaması kaçınılmazdır. Böyle olmasına karşın, bazı yayınevlerinin yaşlılara yönelik uyguladığı bir yöntem doğrudan ayrımcılık anlamına geliyor: Şu alıntı Metin Celal’in 21 Haziran tarihli yazısından: “Çok satan listelerine baktığımız da ise Türkiye için farklı bir sonuç çıkıyor. ABD’de ve Avrupa’da Sally Rooney veya R. F. Kuang örneğinde görülen “kendi kuşağının yazarı” olgusunun ülkemizde daha zayıf olduğu görülüyor. Ahmet Ümit, Zülfü Livaneli Orhan Pamuk ve Ayşe Kulin gibi istisna sayılabilecek usta yazarların eserleri hâlâ çok okunuyor ama 60 yaş üstü yazarların çoğunun kitaplarının okur, hatta yayıncı bulmadığı da bir gerçek.”

Ben İhtiyarlara Yer Yok başlıklı yazıyı hem bu alıntı nedeniyle, hem de yüksek sesle şarkı söylemeyi sürdürdüğüm ve sürdürmekte kararı olduğum için yazdım; umarım okur bulurum… Umudum ise yayıncıların 60 yaş üstü yazarlara uyguladığı yöntemin istisnai bir durum olmasıdır… Fakat ne olursa olsun hem dünyada hem ülkemizde yaşlı ayrımcılığı /aman dikkat denecek derecede/ giderek yükselmektedir.
Sanırım bu yazıyı ülkemizin en eski ve en başarılı yayıncılık örgütü olan Türkiye Yayıncılar Birliği’nin Yayıncılık İlkeleri’nin, Yayıncılık Tutumu bölümünün 13. Maddesi’ni alıntılayarak bitirmek doğru olur: “Bireylerin; gebelik, annelik, babalık, yaşlılık, engellilik gibi süreli ya da süresiz biyolojik süreçlerine ve özel koşullarına hassasiyet gösterir; hiçbir nedenle ayrımcılığa, kötü davranışa ve saygısızlığa uğramasına, itibarının zedelenmesine izin vermeyiz.”
*“An aged man is but a paltry thing,
A tattered coat upon a stick, unless
Soul clap its hands and sing, and louder sing”
Mealen:
Yaşlı bir adam önemsiz bir şeydir/
Sopaya geçirilmiş paçavra bir ceket gibidir
Ta ki ruhu ellerini çırpıp ölümlü giysisindeki
her yırtık için yükse sesle şarkı söyleyene kadar
