Geniş bir külliyata sahip olan zombi filmleri yeni nesil hikâyelerle popülerliğini sürdürmeye devam ediyor. Keza zombi türüne duyulan ilgi sinema tarihinin kökeni kadar eski. White Zombie (1932) Night of the Living Dead (1968), Herd (2023) ve şu an adını zikretmeye vakit bulamayacağımız birçok film zombi teması üzerinden şekilleniyor. Kaotik dünya düzeni, değişen sistem, kapitalist kaygılar ve ardı ardına yaşanan savaşlar insan soyunu birey olmaktan men ederek yeni bir varlığa dönüşmesine zemin hazırlamıştı. Örneğin Dr. Caligari’den Freddy Krueger’a korku filmi karakterlerinin temsil ettiği siyasi yönetimleri hepimiz yıllardır deneyimliyoruz. Ancak insan soyunun ne kadar iğrenç, berbat ve “yiyici” olduğunu zombiler kadar açık bir şekilde gösteren başka kurgusal varlıklar yok. Duygusallıktan ya da zekâdan yoksun bu varlıklar sadece günümüz insanı gibi çoğalmaya ve birbirini yeme, yok etmeye odaklanıyor. Fakat iğrenç ve öteki olmalarına rağmen zombilerin eylemlerini takip etmek maceralarına şahit olmak modern zombilerin neye benzediği düşünmek itiraf etmek gerekirse bir hayli fantastik. Bu fantastik merak zombilerin sinemasal bağlamda gelişimi ve evrim süreçleri hakkında düşünmemizi zorunlu kılıyor.
Tiranlık ve zulüm altındaki insanlık vampirlerden kurt adamlara (o dönem kurt adam olmak cinsiyetçi bir algıdan uzaktı, bu sebeple “kurt birey” demeyeceğim) korkularını anlamlandırmak için zemin hazırlamıştı. Ölüme hükmedemeyiş ya da başa gelecek olanı engelleyememe tanrısal bir kudretin varlığını zorunlu kılar. Ancak kutsalın ihlal edildiği, canavarların ortaya çıkmaya başladığı bir dünyada ölümle nasıl başa çıkılır? Bu sorgulamayla birlikte Yeon Sang-ho’nun Busanserisinin ardından yeniden zombileri merkeze aldığı Colony filmi, distopik bir evrenden ya da yakın gelecekten ziyade içimize, nefsimize bugünümüze odaklanıyor.

Bilişim çağının geldiği son nokta insanlığın yararına çalışıyor gibi görünse de bilimkurgu sinemasının temel dayanağı bilimin insanlığı ve insana ait değerleri yok etme güdüsüne dikkat çekmektedir. Yanlışlıkla yapılan deneyler ve kaza sonucu meydana gelen yeni varlıklar bu hususta bilimkurgu ve fantastik sinemanın temelini oluşturur. Ancak zombiler gelecek kaygısını ve distopik anlatıyı daha öznel bir perspektifle tartışır. Zombiliğin kökeninde kolektif bir çürüme ve topyekûn enfekte oluş hâli vardır. Colony, klasik zombi anlatısı yerine teknolojik zombilerin yine tanrısal olan tek bir merkezden yönetilmesine ışık tutar. Her ne kadar bu durum zombilerin özgürlüğünü kısıtlasa da artık yaşadığımız dünya canavarlara da zulmetmeye başlamıştır. Üstelik pek çok zombi filminde bu varlıklara üzülmek bile mümkün. Çünkü bireyin özgür iradesi dışında gelişen enfeksiyon (zombiye dönüşme) tıpkı toplum tarafından maruz kalınan dejenerasyon ile benzerlik göstermektedir. Hâliyle mazlum ve mağdur olan zombilerle empati kurarken kendimizi bulmak olasıdır. Özellikle korku-komedi türünün zombilere yönelik çalışmaları, romantik ve âşık zombiler yaratması ya da zombi olsa bile ebeveynlik görevlerinden vazgeçilmemesi korkunun dinamiklerinin yeniden şekillendiğinin bir göstergesidir.
Artık günümüzde neyden korktuğumuz kadar neden korktuğumuz da önemli. Felaket filmleri; zombi veya enfekte istilası ana problemin kaynağına odaklanmak yerine bulaştırıcıları hedef alıyor. Bu sayede yaşayan ölü metaforu üzerinden yozlaşmış politik süreçleri rahatlıkla anımsayabiliyoruz. Zaten zombileri merkeze alan filmlerde kimin aklına gerçekten enfekte olmuş bir canavar gelir ki? Devletlerin, yönetimlerin, sağlık sisteminin, adaletin yetersiz kaldığı bu insanlık salgınında gerçekten günah keçisi olarak zavallı zombiler mi suçlu?
Canavar yaratmanın her dönem rastlanan bir olgu olduğunu hatırlatarak; her ne olursa olsun alışılagelmiş zombi anlatılarının artık tarihinin geçmiş olduğunu kabul edelim. Farklı bir zombi hikâyesi izleme umuduyla yöneldiğimiz Colony’e türe özgü kodları başarılı bir şekilde kullandığı için tebriklerimi sunuyorum. Zira Colony, gelenekselden kurtulup modern zombiliğin soykütüğünü çıkarırken asıl meselesini kolektif bilinçaltı üzerinde zorluyor. Zombiler, insanların, mikropların, virüslerin etkileşim hâlinde birbirine uyumlanması ve aynı frekansı paylaşmaları günümüz insan modelinin imgesel bir özeti. Şüphesiz bu noktada başarılı bir filmografi literatürü taranmış. Yeon Sang-ho’nun Train to Busan (2016), Peninsula (2020) filmlerinden sonra daha akademik bir zombilik arayışında olduğu belli. Folklorik zombi hikâyelerinin ötesinde rasyonelliğin sınırlarında dolaşan, akademik verilerle çözümlenmesi hedeflenen güçlü bir zombi önermesiyle karşılaşmaktayız.

Colony, her bir zombinin dönüşümünü ve biyolojik süreçlerini deney grubu misyonuyla incelemeye yönelirken; ağızlarından köpükler, salyalar ve kanlar akan binlerce zombi cinsiyet, yaş, etnik köken fark etmeksizin sınırların ihlalini gerçekleştiriyor. Biyolojik bir terör olarak özetlenebilecek olan filmin ana karakterinde bu kez erkek kurtarıcılar yerine kadınların zekâsı ve gücü var. Filmin diğer zombi filmlerinden ayrıştığı nokta bu hafif düzeyli feminizm çabaları diyebilirim. Özellikle Se-jeong karakteri üzerinden kutsanan kurtarıcı imgesi bir kadın araştırmacıyı mesihyen konuma taşıyor. Kadınlar, laboratuvar asistanı veya yardımcı karakter olmanın ötesinde profesör ve uzman kimlikleriyle temsil ediliyor. Normatif beklentilerin hiçbirini karşılayamayan Se-jeong, boşandığı eşi ve eril bürokrasi arasında deyim yerindeyse kendi kurtuluşunu sağlayarak kendisinin kahramanı oluyor. Se-jeong’un yönetimi ve kolluk kuvvetlerini bozguna uğratan mücadelesi en sonunda kadın dayanışmasına dönüşüyor. Zehirli masküleniteyi ve iktidar güçlerini vücudu çürüten bir virüs alegorisi üzerinden kuran Colony, yüksek temposu ve görece tahmin edilebilir kurgusuyla zombi severlerin ilgisini çekecek gibi duruyor.
iremyavuzer@gmail.com
