Sinemanın sınır tanımayan dili, tam 30 yıldır Almanya ile Türkiye arasında kurulan en güçlü köprülerden birine hayat veriyor. 27 Şubat-3 Mart tarihleri arasında 30’uncusu düzenlenecek Nürnberg Türkiye-Almanya Film Festivali, yalnızca filmleri değil, iki toplum arasındaki diyaloğu, hafızayı ve ortak üretimi de büyütmeye devam ediyor. Festivalin kurucusu Adil Kaya ile bu yılki etkinliğin detaylarını, sanatın birleştirici gücünü ve yıllar içinde değişen Almanya–Türkiye ilişkilerini konuştuk. 

Türkiye ile Almanya’yı sinemayla buluşturuyorsunuz. Nürnberg Türkiye-Almanya Film Festivali’ni bu yıl 30’uncu kez düzenliyorsunuz. Biraz ekibinizden bahseder misiniz?

– Festivalin ilk yılından, yani 1992’den bu yana amacı; kültür ve sanat üzerinden insanları buluşturmak. Özellikle farklı kültürlere ve farklı düşünen insanlara karşı önyargıları kırmak. Şu artık demode olmuş gibi algılanan “köprü kurmak” var ya, işten tam o işe devam ediyoruz.

Hâlâ o köprüyü kuramadınız mı?
– Köprülerimiz güzel ama, altını oyanlar var. Irkçılık, milliyetçilik (vatanseverlikten bahsetmiyorum), insan düşmanlığı gibi amansız bir hastalıksa, sürekli üzerine gitmek gerekiyor. Bu hastalığın panzehri de kültür ve sanatla kurulan köprülerdir.

Başarı kazandınız mı?
– Biz topluma karşı duyduğumuz sorumluluk açısından görevimizi yerine getiriyoruz. O yönden çok başarılıyız. 30–40 yıl öncesine baktığımda, Almanların bu ülkede yaşayan Türk kültürüyle artık iç içe olduklarını söyleyebiliriz. Bu konudaki en büyük başarı bizim festivaldi dersek, çok abartı olur. O konuda döner kebabın köprü kurma başarısını kimse geçemez. Alman Cumhurbaşkanı bile dönerci oldu… Yakında emekli; bir ‘Döner Berlin’ dükkânı açar, bir de Berlin Döner Festivali yapar artık. (Gülüyor)

Evet, Almanya’da iki kültürün yakınlaştığını söyleyebilirim. Biz de Türkiye ile Almanya arasında birçok köprü kurabildik. Bu sayede birçok Türk sanatçısı film de yapabildi. Sonunda Semih Kaplanoğlu’nun “Bal” filmi yapıldı ve Berlinale’de Altın Ayı ödülünü aldı. Bu filme Nürnberg Festivali’ndeki buluşmaların katkısını ben söylemiyorum; Semih söylüyor, Alman yapımcıları yazıyor.

MİLLİYETÇİLİK VİRÜS GİBİ

Bu kadar yılda negatif gelişmeler oldu mu?
– Olmaz olur mu? Maalesef bu liste uzun. Biz “Toplumsal barış” derken, Alman Nazileri çıkıp takır takır yabancı kökenli insanları öldürdü. NSU cinayetleri olarak bilirsiniz. Öldürülenlerin üçü Nürnberg’dendi; bizim “insan hakları kenti” dediğimiz şehirde katledildiler, hem de Alman iç istihbarat teşkilatının destekleriyle.

Türkiye’ye bakarsak; en başta Türkiye toplumunda genel olarak kendi kabuğuna çekilmeyi, yalnızlaşmayı sevdiğimizi gözlemlemek iyi bir şey değil.
O çok sevilen “Yalnız ve güzel ülkem” sloganı bana milliyetçi geliyor. Ya da “Başka Türkiye yok” sözü… Sanki başka bir dünya var da oraya gidecekler. Milliyetçilik, az önce bahsettiğim virüs gibi; her gün üzerine gitmek lazım. Üstelik bu sadece bize özgü değil, bütün dünyada var. İki dünya savaşı çıkarmış Avrupa’da bile en belalısı da orada.

Nürnberg Türkiye-Almanya Film Festivali’nin bağımsız bir festival olduğunu biliyorum. Bu etkinliği Almanlar nasıl değerlendiriyor?

– Almanya’nın Federal Kültür Bakanı gelip festivalin açılışına katılıyorsa, festivalin bir değeri olmalı diye düşünüyoruz. Seyirci açısından bakarsak; izleyicinin yarısından fazlasını Almanlar, yani göçmen kökenli olmayan, bizim Hans ya da Sabine diye bildiğimiz Almanlar oluşturuyor. New York Times’tan Der Spiegel’e kadar birçok yayın organı festivalden söz ettiğine göre, bir şeyler oluyor burada.

ALMANYA’DA YAŞAYAN TÜRKLER BU FESTİVALE DAHA FAZLA SAHİP ÇIKMALI

Peki, Almanya’daki Türkler festivali nasıl karşılıyor?

– O meşhur “Ceviz Ağacı” şiirindeki gibi: Ne sen bunun farkındasın, ne de onlar. Almanya’da yaşayan Türkler bu festivale daha fazla sahip çıkmalı. Ama bizde böyle bir dağınıklık var. Birlikte olma özelliği yok. A milli futbol takımı maçları hariç. Sonra da “Yahudiler dünyada neden başarılı?” diye sorarız.

Türkiye’den nasıl bir destek alıyorsunuz?
– Türkiye’den sanatçılarımızın, sinema dünyasının festivale verdiği destek gerçekten çok güçlü. Festivalin başarısı, Türkiye’den ve Almanya’dan bize destek çıkan sanatçılar sayesindedir.

Bu festivali 30 yıldır yapıyorsunuz. Neler hissediyorsunuz? 
– Geçen yılda İstanbul’da oturduk, şöyle dönüp bir bakalım dedik: 1992’den beri ne oldu bize böyle? Bakarken bir de kitap çıkardık. 320 sayfa. Harika bir şey çıktı ortaya. Anlat anlat bitmiyor: “Çok Uzaklardan Geldik”. Uğur Yücel gibi festivalimizi yakından tanıyan Türkler ve Alman sanatçı arkadaşlarımız yazılar yazdılar; anılar, hikâyeler, bir festival tarihi… Zevkle okunan bir kitap.

Peki bu 30 yılda neler değişti? 

– Galiba en çok biz değiştik. Sanatçıların çoğuyla arkadaş, ahbap olduk. Onlarla birlikte yaşlandık. Hürriyet’e rahatlıkla söyleyebilirim: İlk günden beri yanımızdasınız. Atomu parçaladık, ama önyargı kültürü devam ediyor. Vallahi yorulduk. (Gülüyor)

‘LİVANELİ’ BELGESELİNİN ULUSLARARASI İLK GÖSTERİMİ NÜRNBERG’DE OLACAK

Bu yılki festivalde neler var?
– Açılışta Haluk Bilginer’e onur ödülü vereceğiz. Türkiye’den Nur Sürer de katılıyor. Kendisi ilk festivalimizin açılış konuğuydu. Kadim dostumuz Zülfü Livaneli’nin hayatını anlatan, Nebil Özgentürk imzalı belgeselin uluslararası ilk gösterimi Nürnberg’de olacak. “Livaneli” filminin İstanbul’dan sonraki ilk durağı Nürnberg. 30’uncu yıla yakışan Zülfü Bey’in bir armağanı. Daha ne olsun!

Festival programı Ayten Akyıldız arkadaşımızın yönetimi altında oluşturuluyor. İlginçtir, yarışmada Türkiye’yi her yıl üç–dört film temsil eder; bu yıl altı film birden yarışmada. Almanya’dan beş film yarışacak, toplam 11 film. Jüriyi tartışma dolu uzun geceler bekliyor. Toplam 27 uzun film var. Bunlara kısa film yarışmasından 10 film ekleniyor. Bir de açılış filminde festival tarihinden özenle seçtiğimiz yedi kısa film var; yani 44 filmlik bir festival. 60–70 konuk sanatçı bekliyoruz. Hemen her akşam filmlerden sonra canlı müziğimiz olacak. Bir de İstanbul Uluslararası Film Festivali Direktörü arkadaşımız Kerem, festival partisinde DJ’lik yapacak.

Jürilerden de bahseder misiniz?
– Uzun filmler yarışması jüri başkanı, Berlinale’yi 18 yıl yöneten, sanat filmleri dünyasına damgasını vuran Dieter Kosslick. Kendisine Türkiye’den ve Almanya’dan sinemacılar eşlik edecek. Örneğin, İstanbul Film Festivali’yle Türkiye’ye dünya sinemasını getiren Hülya Uçansu jüride. Kısa film yarışması, bizim göz bebeğimiz. Oradaki jüri başkanı Tevfik Başer; Alman sinemasının Cannes gibi uluslararası festivallerde tekrar kabul görmesini sağlayan ve yeterince değeri bilinmeyen bir Türk-Alman yönetmeni.

FESTİVAL OLMASA SOSYAL MEDYAYLA ARAMA CİDDİ MESAFE KOYARDIM

Türkiye’de sinema eleştirmenliğini nasıl buluyorsunuz?
– Fevkalade iyiler. SİYAD üzerinden tanıdığımız eleştirmenler gerçekten sinema kültüründen gelen insanlar. Alman eleştirmenlerle karşılaştırdığımda çok daha donanımlı olduklarını söyleyebilirim. Biz bir ara Türkiye–Almanya Film Eleştirmenleri Jürisi de kurduk. Sonra baktık, ana jüriyle aynı ödülleri veriyorlar. Jürileri birleştirdik.

Dijital medyadaki sinemaya bakışınız nasıl?
– Tarantino kadar sert bakmıyorum. Dijitale karşı değilim. Zaten mesleğim telekomünikasyon mühendisliği. Ama çok pozitif de değilim. Dijitalde her şeye bedava ulaşma alışkanlığı, içerik üretiminin değerini aşındırıyor. Gazetecilik bundan ciddi zarar görüyor. Açık konuşayım: Festival olmasa sosyal medyayla arama ciddi mesafe koyardım.

HALUK BİLGİNER BİR DÜNYA SANATÇISI

Festivalde bu yıl Haluk Bilginer onur ödülü alacak. Neler hissediyorsunuz?
– Haluk Bey festivale ilk kez gelmiyor. Ama biraz ara açtık; en son 2009’da gelmiş ve bir hafta boyunca jüride çalışmıştı. Haluk Bilginer, Türk sinemasının dünyadaki yüzü. Uluslararası düzeyde Türk kültürünü temsil eden birkaç sanatçımızdan biri. Bir Türk sanatçısına değil, bir dünya sanatçısına onur ödülü takdim ediyoruz. Bundan büyük mutluluk duyuyoruz. Gençlere de rahatlıkla söyleyebiliriz: Çok çalışınca Haluk Bilginer olunabiliyormuş. Gerçek bir örnek.

HAYATIN EN NAZLI İNSANLARIYLA ANLAŞMAYI ÖĞRENDİM

“Festival yapmak, insanın kendini keşfetme yolculuğudur.” Katılıyor musunuz?
– Teşekkür ederim bu kişisel soru için. Ben festivale başladığımda bir telekomünikasyon mühendisiydim. Yıllar sonra uluslararası bir şirkette uzun yıllar CEO olarak çalıştım. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim; festivalde edindiğim deneyimlerin meslek hayatıma büyük katkısı oldu. Bir sefer hayatın en nazlı insanları yani sanatçılarla anlaşmayı öğreniyorsunuz. Gençler soruyorlar bazen; “Nasıl CEO olunur?”
Festival organize edin diyorum. Ama bir kez değil, 20–30 kez. 

Nürnberg Türkiye-Almanya Film Festivali: Irkçılığın panzehri kültür sanatla kurulan köprülerdir