Brezilyalı yönetmen Kleber Mendonça Filho’nun yazıp yönettiği, orijinal adıyla O Agente Secreto (The Secret Agent) bizi 70’lerin Brezilyasına götürüyor. Teknoloji uzmanı bir öğretim görevlisi olan Armando, takma adıyla Marcelo, sürgün hayatı yaşamaktadır ve tek isteği kaybettiği eşi Fatima’nın ardından hayatını düzene koymaktır. Bunun için de ondan miras kalan tek oğlu Fernando’yu da alıp gitmek istemektedir, ancak yaşanmakta olan gerçek tüm bunların ne kadar imkânsız olduğunun adeta kanıtı niteliğindedir.
Latin Amerika ülkelerinin çoğunluğunda olduğu gibi Brezilya’da da Amerika’nın güdümündeki Condor Operasyonu1 döneminin zirvesi yaşanmaktadır. Ülkede faşist askeri cunta diktatörlüğünün yolsuzlukları ayyuka çıkmış, kolluk kuvvetlerinin katılımlarıyla muhalif, sol, sosyalist çevrelere yönelik fişlemeler, hukuka aykırı dinlemeler ve elbette katliamlar yapılmaktadır. Bunlar yetmezmiş gibi tüm bunların normalleşmiş olması da tartışmaya açılması gereken son derece önemli bir konu olarak karşımızda durmaktadır.
Üç bölümden oluşan filmde yönetmen Kleber Filho, ilk bakışta biraz kopuk gibi görünen bir dil oluşturarak dönemin tekinsizliğine, sokakların güvensizliğine ve bunların üzerinden de halkın psikolojisine atıf yapmayı seçiyor. Bu anlatı tarzı aslında son derece riskli. Özellikle bu gibi politik arka planı çok kuvvetli olan kuvvetli drama gerilimlerde daha açıktan, klasik anlatı tercih edilirken yönetmen bu filmde farklı bir yol izliyor. Ve elbette bunun çok haklı bir nedeni de var. Kleber Mendonça Filho’nun 80’li yıllardaki gazetecilik yapmış olması, 90’larda çektiği siyasi belgesellere kadar oldukça kapsamlı bir CV’si bulunmakta. Yönetmenimiz bu sayede anlatısını oluştururken hem başlıkta da değindiğimiz üzere karnaval-vari bir dil kurarken buna yozlaşmış ülke ve toplumu da güçlü bir alegori olarak eklemliyor.
Bu eklemlenme yaşanırken aslında biz de seyirci olarak sonunda ne olacağını üç aşağı beş yukarı tahmin ediyoruz. Amerikan kapitalizminin gelişiminin başlayarak tamamlandığı 20. Yüzyıl’da Dünya’nın farklı yerlerindeki sol, sosyalist, ilerici, aydınlanmacı, sosyal demokrat hükümetlere yapılanlar, kendi kukla generallerini oturttuktan sonra o ülkelerin yetiştirdiği tertemiz insanların devlet tarafından beyinlerine işlenmiş olan “kaderleri” bugün hâlâ ceremesini çektiğimiz, hatırladıkça, dönem belgesellerini, kitap ve romanlarını okudukça hiç kuşkusuz ki bizleri hüzünlendiren, gözyaşı döktüren kangren bir mesele. The Sacret Agent’ta da sonunu, Marcelo’nun akıbetini az çok tahmin etmemize rağmen kendisini her sahnesiyle merak ettirerek izletmeyi başarıyor.

Burada da filmin en önemli parçalarına geliyoruz. Senaryo, kurgu ve sinematografi. Senaryo da yönetmen Filho’ya ait ve kendisi yukarıda da bahsettiğimiz üzere gazetecilik ve belgesel geçmişinden yararlanarak ortaya böyle ilgi çekici bir senaryosu Eduardo Serrano & Matheus Farias’ın imza attıkları durmaksızın akan, belgeselvari kurguyla bambaşka bir noktaya taşınıyor. İkilinin derinlemesine ve bir o kadar da tuzaklı diyebileceğimiz kurgusuyla Kleber Mendonça Filho’nun araştırmacı gazeteciliği andıran senaryosu hatırı sayılır bir uyum sağlayarak seyirciye klasik bir anlatı sunmamasına karşın her daim koltuğun ucunda oturtmayı başarıyor. Görüntü yönetmenliğinde de Evgenia Alexandrova puslu, kirli Brezilya sokaklarında oradan oraya dönen, yer yer sabit, yer yer hareketli kadrajlarıyla bizi ayakta tutmayı başarıyor.
Filmde anlatılan 70’ler Brezilyasına geldiğimizde ise orada da şöyle bir nokta var. Dediğimiz gibi sembolik ve imgesel bir anlatı kurularak dönemin toplumunun sosyolojisine dair hayli dolu bir şecere çıkarılıyor. Brezilya’ya yeni gelmiş olan Steven Spielberg’in hit filmi Jaws ile gölette bir köpekbalığının midesinde bulunan cesedin bacağı çökmüş devlet otoritesi ile muhaliflere yönelik yürütülen kirli savaşın aynasına dönüşüyor. Marcelo’nun oğlu Fernando’nun Jaws’ı izleme isteğinin yaş gibi nedenlerle babası ve dedesi Alexandre tarafından reddedilmesi de aslında gelmekte olan jenerasyonu devlet tarafından yerleştirilmiş yozlaşmış kötülükten koruma ihtiyacından başka bir şey değil.
Öte yandan filmde derin devleti ifade eden karakterler tarafından sürekli olarak kimilerine göre 91 kimilerine göre 100 küsur kişinin öldürüldüğü karnavala atıf yapılıyor. Bu da aslında günümüzde halen Brezilya dendiği zaman akla gelen samba, karnaval gibi kavramların içinin aslında ne kadar boş olduğunun, Batı ‘demokrasilerinin’ kendi toplumlarını bu retorikle yıllardır nasıl uyuttuğunun, gerçek karnavalların cinayet, gözaltı kayıpları, sürgünler gibi kemikleşmiş politikalar olduğunun salt bir kanıtı olarak önümüzde duruyor.
Film aslında Amerika’nın 60’lardan itibaren, özellikle Küba Devrimi sonrasında Latin Amerika ülkelerinde uygulamaya koyduğu Neo-Liberal ekonomi politikaları, anti-komünist şebeke ve neo-faşist çeteler de değinilen diğer önemli unsurlar olarak karşımızda duruyor. Bunlar anlatılırken yer yer kullanılan kara mizah da anlatının ciddiyetinden koparmaktan ziyade artık nasıl normalleştiğinin acı tarafını hatırlatma görevi görüyor. Halka adeta zerk edilmiş olan kötülük benzinlikte çürümekte olan bir cesedi normalleştirirken Marcelo gibi işaretlenmiş, köşeye not edilmiş “sakıncalı” insanların üniversite projelerinin komünist propagandayla suçlanması bizlere elbette güzide Türkiye’mizi de hatırlatmıyor değil. 1940’larla görünürlüğü artan, özellikle 1945’ten itibaren adeta devletin atardamarlarına bilinçli şekilde verilen anti-komünist retoriğin Türkiye’ye istikrarsızlık ve darbelerden başka hiçbir şey getirmediği, öğrencilerin, kadınların, ilericilerin, aydınların sürekli olarak sürgün edildiği, öldürüldüğü yakın tarihimize baktığımızda The Secret Agent ve aşağıdaki filmlerle ne kadar aynı olduğumuz da yadsınamayacak bir gerçek.
Latin Amerika ülkelerine 60’lar, 70’ler ve 80’li yıllarda Amerikan destekli yaşatılan katliam bezeli ‘kalkınma’ politikalarının ve onların getirdiği istikrarsızlıkların bu ülkelerin sinemalarının da bir nevi zenginleşmesine ön ayak olmuştur. Meksikalı yönetmen Alfonso Cuaron’un Y Tu Mama Tambien ile Roma’sı, bir diğer Brezilyalı yönetmen Walter Salles’in hafıza üzerinden ülkesinin karanlık geçmişini son derece karamsar ancak adaleti umutlu bir şekilde beklemeyi seçen başyapıtı I’m Still Here’de de gördüğümüz üzere bu filmlerin sayısındaki kayda değer artış geçmişin karanlığının aşındırılarak sanat üzerinden, sinema üzerinden dünyaya haykırılmasının da önünü açıyor.
The Secret Agent da bunu daha deneysel bir yorumla beyazperdeye taşıyor. Filmdeki flash-back’ler ve günümüze gelen sekanslarla devletlerin suçlarının nesillerden nesillere nasıl farklı etkiler bıraktıklarını, yeni jenerasyonların, annelerine, babalarına ve hatta anneanneleriyle dedelerine nasıl baktıklarına da ışık tutmamızı sağlıyor. Brezilya, Arjantin gibi ülkeler üzerinden baktığımızda uygulanan müthiş şiddet sarmalı, halklara yönelik yürütülen kirli savaşlar da bizlere gösteriyor ki bu ülkelerden çıkan sinemacılar muhakkak bu dönemleri defterlerine not ediyorlar. Bu not edişlerin önemini de I’m Still Here’ın da, The Secret Agent’ın da sonlarında rahatlıkla görmek mümkün. Ruhların derinliklerine gömülmüş olan acı sırlar, ağır hatıralar gün yüzüne çıktığında ise genç kuşaklar için birbirleriyle kucaklaşmaktan başka yapabilecekleri bir şey yok.
- Condor Operasyonu: Amerika Birleşik Devletleri’nin özellikle Soğuk Savaş dönemiyle birlikte başlattığı, Küba Devrimi sonrasında da yoğunlaşarak sürdürdüğü, bir nevi yaratmak istedikleri bir Yeni Latin Amerika Doktrini. Bu operasyonla birlikte Brezilya, Arjantin, Paraguay, Uruguay, Şili ve Bolivya’da solcu, sosyalist, sosyal demokrat, halkçı liderler kazandıkları seçimlere rağmen CIA destekli askeri darbelerle devrildiler ve kukla generallerle, demir yumrukla yönetildiler. Bu yönetimlerin başlıca alametiferikaları arasında anti-komünizm, milliyetçilik, neo-liberal ekonomik kalkınmacılık, otoriterlik, insan hakları ihlalleri & suçları bulunmaktadır.
