Oslo 31 Ağustos ve Dünyanın En Kötü İnsanı gibi filmleriyle tanıdığımız Joachim Trier’in yeni filmi Manevi Değer (Sentimental Value), dünya prömiyerini 78. Cannes Film Festivali’nde yaptı. Cannes’da büyük ödülü kazanan film, 98. Oscar Ödülleri’nde de 3 dalda ödüle aday gösterildi. Filmin başrollerinde Dünyanın En Kötü İnsanı filmindeki rolüyle Cannes Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kucaklayan Renate Reinsve ve usta aktör Stellan Skarsgård yer alıyor.
Film, parçalanmış bir ailenin bir araya gelme çabasını ve geçmişte kurulamayan bağların, sanat aracılığıyla yeniden gündeme gelmesini konu alıyor. İlgisizlik, iletişimsizlik ve narsisizm, nesiller arası travmalara neden olmuştur. Filmin açılış sekansında tüm aileyi birbirine bağlayan bir mekân olarak evi görürüz. Evle ilgili detaylar görünürken dış ses, geçmişe ve karakter özelliklerine dair birtakım bilgiler aktarır. Söz konusu ev, üç kuşak insanın anılarına ve kederlerine tanık olmuştur. Evin iç duvarındaki çatlak, büyük bir yarayı andırmaktadır. Anlatıcı, eve adeta bir kişilik addeder. Evde zaman zaman gürültü, zaman zaman sessizlik hakimdir ve ev, gürültüden de sessizlikten de hoşlanmaz ama en çok da sessizlikten.

Tiyatro oyuncusu olan Nora (Renate Reinsve)’nın yaşadığı sahne korkusu, aile içi çatışmalarla yüzleşmenin korkusunu imlemektedir. Yüzleşme yaşanmadığı sürece korku büyümekte ve etrafa sıçramaktadır. Gustav (Stellan Skarsgård), Nora’nın babası, film yönetmenidir. İlk filmi eleştirmenlerce beğenilmiş, sinema çevrelerinde saygınlık kazandırmıştır. Bu filmden sonra bazı belgesel filmler yönetmiş, ancak ikinci kurmaca filmini bir türlü çekememiştir. Bunun başlıca sebeplerinden biri de filmini finanse edecek bir yapımcı bulamayışıdır. Nihayet ikinci filmini finanse edecek yapımcıları bulmuştur. Anlatmak istediği hikâye, evin geçmişinde olan bir hikâyedir ve mekân olarak da elbette söz konusu evi seçmiştir. Evde artık kızları yaşamaktadır ve filmde annesinin karakterine hayat vermesi için oyuncu olan kızı Nora’yı düşünmektedir. Tabii bunu başarabilmesi için ilk önce kızıyla olan problemlerini çözmesi gerekmektedir. Gustav, kızlarının hayatına yeterince önem vermeyen, ona en çok ihtiyaç duydukları anlarda yanlarında olmayan, ilgisiz bir babadır.

Kızlarına nasıl ulaşacağını, kalp kırıklıklarını nasıl onaracağını bilmemektedir. Film çekmeyi bunun için bir araç haline getirerek bağ kurmaya çalışır. Aileyi birbirine bağlayan tek şeyin ev olduğu kadar, aile arasında kalan tek dil de film çekmektir.
Sanat yoluyla bir uzlaşma sağlanacağı beklenmektedir. Mesele film çekmek değil, kurulamayan bağları onarmak, yeniden aile olmaktır…
Hikâye her ne kadar Gustav ve Nora’nın baba- kız ilişkisi üzerine kurulu olsa da diğer kız kardeş Agnes’in de benzer duygu durumlarında olduğunu görürüz. Agnes’in büyükannesi hakkında bilgi sahibi olmak için yaptığı araştırmada karşılaştığı trajik gerçekler, hikâyede eksik kalan yerleri doldurur. Geçmişin acı dolu yaşanmışlıklarına tanık olduğu fotoğraflar ve metinler, büyükanne hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlar. Bu bilgiler ışığında şunu anlarız; Gustav’ın çekmek istediği filmin manevi değeri vardır ve ‘manevi değer’ dediğimiz şey, ağır ve kusurlu olabilmektedir.
Bazen en yakın insanların bile, uzlaşma konusunda ne denli zorlandığını, affetmenin ve iyileşmenin ne denli karmaşık bir hal alabileceğini görürüz. Sonunda evin duvarındaki çatlak büyüyecek midir, yoksa o çatlak ışık saçan bir manevi değere mi dönüşecektir?
Yönetmen: Joachim Trier
Senaryo: Joachim Trier, Eskil Vogt
Oynayanlar: Renate Reinsve, Stellan Skarsgård, Elle Fanning, Inga Ibsdotter Lilleaa
Ülke: Norveç, Almanya, İsveç, Danimarka, Fransa
Tür: Dram
Süre: 133 Dk.
