Bugün efsanevi Stanley Kubrick’in The Shining (Cinnet)’ini IMAX bir sinema salonunda yıllar sonra tecrübe etme şansına eriştim. Türkiye ile birlikte Dünya Sineması’nın muazzam bir krizde olduğu günümüzde fark edeceğimiz üzere eski klasik, kült, başyapıt filmlerin yeniden gösterime sokulmaları, özel gösterimler gibi programlar adeta ayyuka çıkmış durumda. Batmanın eşiğinde yüzlerce sinema salonu kendisini bu yeni taktikle ayakta tutmaya çalışırken biz sinema severler, sinefiller, sinema yazarları da bu denli büyük filmleri sinema perdesinde izleme şansına erişiyoruz. Aslında buradaki tatlı ikilik hem hayatta kalmak için canını dişine takan sinemanın çırpınışları olurken hem de halen koşarak sinemaya giden bir kitleyi de kolayca salonlara çekebiliyor.

Bu yazımızda siz okuyucularımıza merhum, duayen yönetmen Stanley Kubrick’in alegorik politik korku sinemasının adeta destanını yazdığı The Shining (1980) filminin politik, siyasi, sinemasal anlamda derinlemesine bir analizini yapmaya çalışacağız. Şimdiden herkese keyifli okumalar diliyoruz.

Jack Nicholson’ın fiziksel, ruhsal anlamda büründüğü Jack Torrence bir yazardır ve eşi Wendy Torrence, hassas oğulları Danny Torrence ile birlikte Denver’ın tepelerindeki Overlook Hotel’de kış bekçiliği yapmak üzere görevlendirilir. Bu ‘görev’ aslında sonradan da anlayacağımız üzere aslında çok başka anlamlara gelmektedir. İşi severek kabul eden Jack, otelin kış mevsimi için bakımını üstlenmiş olmasının yanında aynı zamanda yazmak için gün saydığı yeni ‘eserini’, kitabını da burada bitirmek istemektedir. Ancak geçmişin, Amerikan nostaljisinin, otelin geçmiş misafirlerinin bu aileyle ilgili başka planları vardır. Özellikle de Jack Torrence ile ilgili.

Filmin başlarında Jack başta olmak üzere herkesin gayet normal olduğunu söyleyebiliriz. Bir kişi hariç… Danny, filmin başından beri garip ve açıklanamaz hareketler yapmaktadır. Kubrick’in çocuk Danny’yi filmin ilk sahnesinden itibaren işaretlemiş olması elbette çok önemlidir. Kısa sürede tanıştığımız bu orta sınıf Amerikan ailesinde Danny’nin oldukça küçük olmasından da kaynaklı olarak hayali arkadaşı Tony, Danny’yi bu tatil için baştan itibaren uyarmaktadır. Öte yandan Jack ile Wendy yolculuğun hazırlıklarına çoktan başlamışlardır. Burada önemli bir nokta daha vardır ki o da özellikle Jack’in karakteri açısından çok önemlidir. 3 yıl önce sarhoşken ‘istemeden’ Danny’nin omzunu çıkarmış olması Jack’in şiddet eğilimine, geçmişine dair akılda kalması gereken bir uyarıdır.

Stanley Kubrick, sinemasında aşina olduğumuz üzere The Shining’de de yine geniş, detaylı, etkileyici kadrajlar, yandan yana akan yavaş pan hareketleri ve ustaca sanat yönetimiyle sembolik sinemanın tüm inceliklerini karşımıza çıkartır. Overlook Otel’in arka tarafında 19. Yüzyılın sonlarından kalma bir Kızılderili mezarlığı vardır, otelin yapımına 1907’de başlanmış, 1909’da ise tamamlanmıştır. Ayrıca 1970 yılında oteldeki 237 numaralı odada bir ‘cinnet’ olayı yaşanmış, katliamda o zamanın otel bekçisi olan Delbert Grady, ikiz kızlarını ve eşini baltayla öldürerek parçalara ayırmıştır. Kendisi de tüfeği çenesine dayayıp tetiği çekmiş ve intihar etmiştir.

Kubrick’in The Shining’i yazar Stephan King’in aynı adlı orijinal romanından ciddi şekilde ayrılır. Romanda King hikâyeyi tamamen kendi janrasına uygun şekilde herhangi bir politik alegori kullanmadan düz bir hikâye olarak yazmış olsa da Kubrick sinema uyarlamasında çok başka işlere kalkışır. Overlook Hotel adeta bir Kızılderili Mabedi görünümündedir. Dışarıdan modern insan eliyle yapılmış olsa da büyük lobi salonundaki duvarlarda asılı duran Kızılderili maskları, o kültürü andıran desenli tonla halı ve başka bir sürü detay Kubrick’in kafasında The Shining’i başından beri siyasi bir ifşa filmi olarak oluşturmuş olmasından ileri gelmektedir.

Sonradan ortaya çıkacağı üzere Jack Torrence beyaz üstünlüğünü savunan katıksız bir ırkçıdır. Yavaş yavaş delirmeye başladıktan sonra otelin hayaletleriyle iletişime geçmiş, en mutlu olduğu yer ise otelin 300 kişi kapasiteli Gold Room (Altın Oda) isimli restoranı olmuştur. Bu restoran tamamıyla beyaz Amerikan seçkin sınıfının partileriyle şahlanan bir yerdir. Jack buradaki bara geldiğinde barmen Lloyd’un, kendisine içki ikram etmeden önce; “beyaz bıkkınlığı” diyerek söze başlaması ve sonra eşi Wendy’den duyduğu nefretin de açığa çıkmasıyla mizojiniyle Amerikan beyaz üstünlükçü ırkçılığı resmen el ele verir. Bunlar Jack Torrence’de vücut bulmuş salt ideolojilerdir ve Kubrick’in baştan Danny’yi farklılığıyla, ‘garipliğiyle’ işaretlemiş olmasında da işte bu yatmaktadır.

Filmin başından itibaren Danny’nin annesi Wendy’yle çok yakın olması, babadaki hiddetten korkması, onunla olan mesafesi Kubrick’in ülkenin, dünyanın geleceğinin kadınlar ve onların faşist babadan uzak, anne şefkatindeki temiz beyinlerinde olduğunun müjdesini vermesinde yatmaktadır. Öte yandan Wendy giyim tarzı, saçlarıyla filmde kilit rol oynamaktadır. En çok da otel sahnelerinde görüleceği üzere Kızılderili kadınları andıran giysileri ve onlara benzeyen saç örgüleriyle Wendy aslında bir nevi Jack’in kadın nefretinin Amerika Devleti nezdinde “haklı” sebebini oluşturmaktadır. Çünkü o bir yerlidir, beyaz değildir, üstün ırktan gelmemektedir. Jack’in kendisini tam olarak kaybetmeden önce oğlu Danny’nin korktuğu hayaletleri ararken kadınlar tuvaletindeki bir banyoda gördüğü ölü bir kadının karşısındaki sureti tam olarak onun hayalindeki eşi yansıtır. Kumrala kayan sarı saçlar, son derece ‘güzel’ bir vücut ile bu kadın Jack’in, dolayısıyla beyaz Amerikan erkeklerinin en büyük rüyasıdır. Wendy ve onun gibilere gerek dahi yoktur.

Otel sahnelerinden itibaren ise, özellikle Jack’in kendisini tam olarak kaybederek eli baltalı bir caniye evrildiği sahnelerde onun üzerinde Amerikan İç Savaşı’ndaki ırkçı Konfederasyoncuların bayrağını andırır nitelikte kırmızı lacivert kareli gömlek, bordo bir yünlü ceket ve kot bulunur. Kubrick bu sayede filmdeki saflaşmayı, iyileri ve kötüleri net olarak belirler. Öte yandan Delbert Grady de bir parti sahnesinde Jack’in karşısına çıkar ve ona “zenci bir aşçının otele doğru yaklaştığını” haber verir. Bu kişi Dick Halloran’dır. Halloran filmdeki sahneleri az olsa da çok önemli bir karakterdir, Grady’nin, Jack Torrence’in ve dolayısıyla Amerikan siyaset retoriğinin baş düşmanıdır. Jack’in filmdeki ‘ilk’ kurbanı da kendisi olacaktır. Dick Halloran’ın en önemli özelliği aynı Danny Torrence gibi parlayan, psişik, geçmişi ve dolayısıyla yaşanmakta olanları görebilme yeteneğine sahiptir. Kubrick’in Danny ile beraber siyahi bir karakteri bu rolde seçmiş olması ülkenin geleceğine dair barışçıl bir beklentisinin olmasından ileri gelmektedir.

Grady ile Jack tanıştığında Grady’nin baştan beri otelin bekçiliğini kendisinin yaptığını deklare ettiğini görürüz. Jack ise bunu alaycı bir yüz ifadesi ve dille reddeder. Ona göre kendisi buraya daha yeni gelmiştir ve ondan önceki katliamı yapan kişi de Delbert Grady’dir. Kubrick kırmızı duvarlarla çevrili bu erkekler tuvaletindeki tanışma sahnesinde aks çizgisini kadrajını kırarak Jack’i kendi benliğiyle konuşturur. Her ne kadar Grady ile karşılıklı konuşuyor gibi görünse de oradaki ve dolayısıyla oteldeki tek bekçi de yıllardan beri kendisidir. Bunun böyle yıllara yayılmasında da Amerika’nın Kızılderililere asırlardan beridir uyguladığı sistematik soykırım siyasetinin ifşası yatmaktadır. Hatta Jack Torrence’in gerçekte bir yazar olması, yazarlık mesleğinin hepimizin bildiği mesleki hayat rutiniyle sistematik soykırımların rutini ile arasında apaçık bir eşlenme vardır. Kubrick’in buradaki seçimi de takdire şayandır.

Bütün bunların ışığında Stanley Kubrick’in The Shining’i yönetmenin veda filmi olan ve aslında yine bir Amerikan seçkin kodamanlarının ifşasını alegorik bir dille anlatan Eyes Wide Shut (Gözü Tamamen Kapalı)’ın da bir bakıma öncüsü niteliğindedir. Kubrick The Shining ile hem artık geride kalmış olan ‘70’ler Yeni Hollywood’una kendi vizyonuyla, kadrajından bu nostaljik yüzleşme filmiyle el sallarken korku-gerilim sinemasının da kilometre taşlarından birisini oluşturan bir başyapıta imza atmıştır. The Shining sembolizmle kurduğu simbiyotik ilişkiyle alegorik anlatımı birleştirerek hem siyasi, politik bir alt metin oluştururken aynı zamanda da insan psikolojisinin de derinliklerinde bizleri sonsuz bir yolculuğa çıkarmayı başarıyor. Günümüzde halen tartışılan ikonik finaliyle de yıllanmış bir şarap gibi kendisini her daim hatırlatmaya, yeniletmeye devam ediyor. Nice yılları olsun.

45. YILINDA KUBRICK’IN THE SHINING’İNE DAİR