Herkese merhabalar. Bu yazımızda siz okuyucularımıza bu yıl Caught Stealing filmi ile görücüye çıkan yönetmen Darren Aronofsky’nin 2022 yapımı bir önceki filmi The Whale / BALİNA’nın analizini yapmaya çalışacağız. 

Efsanevi yazar Herman Melville’nin başyapıtı Moby Dick’i takıntıdan da öte adeta bir yaşama sebebi haline getirmiş İngilizce profesörü Charlie’nin hayatını izlediğimiz The WHALE/ BALİNA aslında bizlere vadettiğini düşündüğümüzden çok daha farklı ve derin konular ortaya koyuyor. Profesör Charlie’nin 270 kiloluk bir obez olmasının ve filmin bu mevzu üzerinden son derece genel bir obezite hikâyesi olarak ilerleyeceğini sandığımız anda film daha ilk sahnesiyle bize adeta bir tokat atıp kendimize getiriyor. Bilgisayarından eşcinsel pornosu izleyip mastürbasyon yapmakta olduğu için kendinden geçmiş olarak gördüğümüz Charlie aslında toplumun çoğunluğunun dışladığı, ‘dışlayacağı’, korktuğu ve ‘korkacağı’ bir karakter gibi görünürken aslında o da kadın erkek fark etmeksizin hepimizin yaptığı bir şey yapıyor, mastürbasyon. Ve hepimiz gibi o da sonunda haza ulaşmaya çalışıyor.

Buradaki haz kavramı aslında son derece yüzeysel gibi gelebilecek bir kavramken filmin geneline baktığımızda buzdağının yalnızca görünen yüzü diyebileceğimiz bir kavram. Charlie’nin, 8 yaşındayken terk ettiği kızı Ellie, boşandığı eşi Mary, aynı zamanda hemşire olan gönüllü yardımcısı Liz ve hikâyeye sonradan dahil olan misyoner Thomas. Adını saydığımız tüm bu karakterlerin filmdeki işlevleri son derece önemli ve hepsinin motivasyonlarının, yan hikâyelerinin başarıyla yazılmış olması filmin gömleğini devamlı olarak yukarı çekiyor.

Charlie intihar etmiş olan sevgilisi Alan’ın yasını tutarken devamlı olarak yemek yiyerek ölümüne, aslında ruhen dirilişine yaklaşmaya çalışırken etrafındaki insanlar tarafından ise ‘hayata tutunmaya’ çalışılıyor. Ancak burada anlayacağımız üzere Charlie hiç te bu dünyaya ait bir insan değil.  Eşcinselliği, obez oluşu gibi nedenler, dış görünüşü ve cinselliğinin toplum tarafından reddi ayyuka çıkmışken evden online ders verdiği öğrencilerine karşı kamerayı kapatarak kendisini gizlemesi, eve her gün söylediği pizzacıyla kapıyı açmadan içeriden konuşması vb. gibi olaylar onun hayatının artık parçası haline dönmüş olumsuzluklar. Charlie adeta içinde tıkılı kaldığı cehennemden kurtulmak isteyen bir Aziz misali tüm bu olumsuzluklara rağmen kızına, Thomas’a ve onlar üzerinden de insana duyduğu karşılıksız sevgi ve beslediği saf umutla adeta etrafına ışık saçıyor.

Film boyunca yağan yağmur, yağmura eşlik eden fırtına, filmin tamamının geçtiği evdeki loş ışık, eşyaların dağınıklığı ve tüm bunları her kadrajında bize detaylıca gösterecek şekilde geniş açıda duran yönetmen Aronofsky’nin kamerası. Aronofsky bu seçimiyle gerçekleri adeta yüzümüze vuruyor. Yüzleşme çağrısı yapıyor. Charlie’nin hayatını adadığı Moby Dick’teki kaptan Ahap’ın ömrünü Moby Dick adı verilen beyaz balinaya adaması, denizlerde sonsuz maceralara atılmasıyla kameranın neredeyse evin içinden çıkmayarak sürekli fırtına içinde Charlie’ye eşlik etmesi filmin mükemmel alt metnini kusursuzca zenginleştiriyor. Film boyunca adeta kamarasına kendisini hapseden, ‘denizlere açılan’ kaptan Charlie’nin Liz, Ellie, Thomas gibi yan karakterlerle, aslında mürettebatla birlikte son günlerini geçiriyor olması filmin romanla kurduğu katıksız bağı çok güçlü şekilde ortaya koyuyor. Filmdeki görüntü yönetiminde Matthew Libatique ile birlikte sanat yönetiminin de Jurasama Arunchai’nin başarısı takdire şayan. Evin koridoru, Charlie’nin obezliğinden dolayı aşırı yavaş hareket edişi ve iriliği ile birlikte kamera hareketlerinin de yavaşlığı, mümkün mertebe az ışık kullanılması gibi detaylar da karakterin içsel çatışmalarını, çökmüş psikolojisini bize gösterirken aynı zamanda filmin dilinin güçlenmesine ön ayak oluyor.

Buradaki esas nokta ise şu: Sevginin eksikliği, toplumdaki karşılığı ve Charlie’nin cinselliğinin içinde yaşadığımız dünyadaki aykırılığına karşı seçtiği yol. Burada genç bir misyoner olarak karşımıza çıkan Thomas karakterinin oluşturduğu tezat bize çok şey söylüyor. Kiliseden kalma dogmaların yanında kıyamet takıntısı bir karakter olarak karşımıza çıkan Thomas aslında Charlie’yi anlar gibi gözükse de kendi içinde bastırdığı duygular ve yaşanmamışlığı da gün yüzüne çıkmak için saatleri sayarken o da Charlie’nin kendisini bıraktığı dalgalarla boğuşuyor. Sık sık Charlie’nin hemşiresi Liz ile yaşadığı çatışmalar ise filmin gövdelerinden birisini oluşturuyor. Liz’in intihar eden abisi Alan’ın Charlie’nin Alan’ı oluşu ve artı olarak Thomas’ın üyesi olduğu tarikatın da geçmişte zorla üyesi yapılmış olduğu gerçeğiyle sarsılan Thomas da şimdiye kadar yaşadığı, kendisine yaşatılan hayata sünger çekerek sorgulamalara girmeden edemiyor. 

Charlie’nin artık 17 yaşına gelmiş ergen kızı Ellie ise filmin en kilit karakterlerinden biri. İlk andan itibaren babasıyla kurmuş olduğu bağ son derece sorunluyken zaman geçtikçe ikisi de ihtiyaçları olan sevgi açlığını birbirleriyle gideriyorlar. Özellikle Ellie’nin filmdeki en aykırı karakterlerden biri olarak gözükmesi, genel olarak insana duyduğu kin ve öfkenin derinliklerinde patlamaya hazır olan sevgi ise Charlie’nin inatçı müdahaleleriyle su yüzüne çıkıyor. 

Aronofsky burada filmografisinin en büyük filmlerinden olan The Wrestler (Şampiyon)’a da belki bilerek belki bilmeyerek selam gönderiyor.  The Wrestler’da Amerikan Güreşi sporcusu Randy ile çok görüşmediği kızı Stephanie ile olan ilişkisine şahit olmuştuk. Orada artık ölmemek için güreşmemesi gereken Randy kızıyla birlikte hayata tutunmak için kendisine son bir şans veriyor ancak bocalamasının sonunda çıkmaması gereken bir maçta yapmaması gereken son dövüşün startını veriyordu. Burada ise yine bir baba ve yine kızıyla kurduğu eksik ilişkinin doğurduğu sonuçları görüyoruz.

Aronofsky’nin son dönem kariyerine baktığımızda özellikle 2014 yapımı Noah filmi ile birlikte dini alegorik anlatıyı ön plana çıkarması gözle görülür şekilde artış göstermiş ve ilk dönem filmlerine duyulan özlem eleştirilirken kendisi de hep bu yeni yönelişi üzerinden eleştirilmekten kurtulamamıştı. Aronofsky, The Whale de bunu tamamen terk etmese de daha dünyevi bir dil kurarak edebiyatla olan bağına da sımsıkı sarılarak edebi, dini ve tamamen insanlığa dair felsefi bir anlatı kuruyor. Saf, temiz bir İsa askeri olarak görülebilecek Thomas’ın gizli ‘günahları’ ayyuka çıktığında seyirci elbette onu yargılamıyor. Aksine Thomas’ın birey olarak kendi benliğini inkâr etmesi engellenerek evine dönmesinin yolu açılıyor. Bunu da film boyunca babası Charlie dışındaki tüm karakterler ve hatta belki de seyirci tarafından da kötülükle yaftalanan Ellie yapıyor. Charlie’nin film boyunca saf insana duyduğu hayranlığın çok sevdiği kızında vücut bulması da önemli bir başka nokta olarak karşımıza çıkıyor.

Aronofsky Charlie’nin evinden yarattığı dünya ile kesintisiz yağmur, fırtına ve dağılmış, kaotik bir ailenin varoluş çabasını birleştirerek gemi metaforunu kusursuzca kuruyor. Adeta oradan oraya sürüklenmekte olan bu gemide, içinde yaşadığımız dünyanın dağınıklığı ile evin dağınıklığı işlenirken günümüz modern insanının acımasızlığı, yaftalamaları ve zorbalıklarıyla da Charlie’ye yaşatılmış olan her şey eşleniyor. Kamerayı hiç açmadığı öğrencilerine sondan hemen önce açtığı kamerada öğrencileri tarafından kendisine atılan bakışlar da aslında bizim de kendimizle yüzleşmemizin gerektiğinin bir işaret fişeği olarak keskin bir şekilde orada duruyor.

Finale doğru geldiğimizde ise doğaüstü bir yeniden dirilişe şahitlik ediyoruz aslında. Ellie’nin Meryem misali arkasındaki ışıltıyla Moby Dick’ten okuduğu pasajla kusursuz bir twist yaşanıyor ve Charlie’nin gemisi kıyıya yanaşıyor. Tüm bunların ışığında The Whale kendi olmayı birey olmayı kendisine ‘yedirememiş’ olan, daha doğrusu toplumun normlarına uymayan bir insanın kendi seçimiyle sınırsız bir obeziteyi seçmesi sonrasında toplumun tüm normlarını kendi vücudunda toplayarak adeta bir utanç vesikasına dönüştürmesini, bu yolla kendi içsel ve ruhsal arınmasına ulaşmasını anlatıyor. Brendan Fraser’ın görkemli dönüşü ve muazzam oyunculuğuyla taçlanan The Whale, bir bakıma uzun zamandır formundan düştüğü söylenen Darren Aronofsky’nin de güçlü geri dönüşünü müjdeliyor.

THE WHALE: KAMARASINA HAPSOLMUŞ BİR KAPTANIN KIYI ARAYIŞI