Ünlü İskoç sinemacı Lynne Ramsay’in yazıp yönettiği, Türkçeye Geber Aşkım olarak çevrilen Die My Loveyeni anne olan genç Grace’in çarpıcı hikâyesini anlatıyor. Annelik üzerine hayli özel bir çalışma olarak okunabilecek Die My Love, Grace üzerinden modern, geleneksel annelik ile kişinin kendisini bireysel olarak gerçekleştirebilmesi arasındaki ince çizgide dolaşırken kişinin git gelleriyle hamilelik ve annelik psikolojisini büyük bir başarıyla birbirine eşlemekten de geri duymuyor.

Öte yandan eşini kaybetmiş olan büyükanne Pam üzerinden de yas kavramı üzerinde duran yönetmen bir kayıp ile doğum arasındaki bağlantıya değiniyor. Grace ile eşi Jackson’ın taşındıkları evde Grace’in hamilelik boyunca yaşadıkları, ilişkilerinin bozulmaya başlaması, Jackson’ın iş yoğunluğundan ötürü Grace’in üzerine düşen sorumlulukların da günler geçtikçe arttığını görüyoruz.

Lynne Ramsay burada son derece cesur ve anlamlı bir karar verip klasik hikâye anlatımının dışına çıkarak oldukça dağınık bir kurgu kullanmayı seçiyor. Bu şekilde sahneler birbiriyle son derece alakasız gibi gözükürken aslında bizleri tamamen Grace’in psikolojisine, beyninin içerisine sokmayı kusursuzca başarıyor. Onun hamilelik psikolojisi, gel-gitleri, öfke ve sevgi patlamaları ile filmin birbirine girmiş kurgusu bu kadar başarılı şekilde harmanlandığında seyirciler olarak bizlerin de filmden beklentileri tahmin edeceğimiz üzere değişiyor. Ancak bu değişiklik aslında tamamen Grace’e katıksız bir şekilde odaklanıp bağlanmamızın da önünü açıyor.

Jackson başlarda ilgili bir baba adayı, eş gibi görünürken aslında pek de öyle olmayışıyla hikâyeye katkı sağlarken büyükanne Pam ise intihar eden eşini kaybetmiş olmanın ağırlığıyla yaşamaya çalışıyor. İntihar eden büyükbaba Harry de birkaç flashback sahnesinde karşımıza çıkıyor ve onun Grace ile iyi anlaştıklarını görüyoruz. Buradan hareketle onun kaybının Grace’i de etkilediğini söyleyebiliriz. Bir ölümle birlikte Grace’in de dünyaya yeni bir canlı getirecek olması arasındaki bağlantı da burada kuruluyor.

Öte yandan Grace’in cinsel beklentilerinin ‘dengesizliği’ de ilişkiyi başka yerlere sürüklüyor. Jackson ile ettikleri her tartışma küçük gibi görünürken oldukça büyüyor ve bir noktadan sonra Grace’in kendisine veya bebekle Jackson’a da olası bir zarar vermesiyle veya verme ihtimaliyle son buluyor. Bebeğin doğum sahnesinin hiç gösterilmemesi ajitasyonun başarılı bir şekilde önüne geçerken aslında ‘kutsal’ varsayılan annenin de gündelik yaşamın son derece normal bir durumu olduğunu bize anlatıyor. Yönetmen Ramsay’ın burada yaptığı ise çok önemli. Anneliğin kutsallığını yerle yeksan ederken merkeze Grace’i, bireyi yerleştiriyor. Yaptığı bu hamleyle birlikte bizlerin de olası ön yargıları ve Grace ile ilgili beklentileri de çok daha insani noktalara evriliyor.

Burada filmin Grace ile kurmuş olduğu bağ olayların kontrolden çıkışıyla birlikte günümüzdeki arzuların doyumsuzluğu, toksik ilişkilerin ayyuka çıkması gibi mevzulara da keskin bir giriş yapıyor. Burada Grace’in oldukça ilginç kâbusvari hayallerine de giriş yapıyoruz. Karl adlı siyahi bir adamla geceleri rüyalarında bir araya gelmeleri ve ona istediklerini yaptıran olarak Grace’i görüyoruz. Ancak bu kişi gündüz vakitlerinde de motosiklet kaskıyla gizemli bir motosiklet sürücüsü olarak karşımıza çıkıyor. Karl’ın varlığı genel olarak filmdeki tekinsiz havayı ve aile için veya tek başına Grace için bir tehlike olarak adlandırılabilecekken aslında Grace’in kendi içinde ilişkisi ve yaşamakta olduğu hayatla ilgili duyduğu eksikliklerin, tatminsizliklerin metaforuna dönüşüyor.

Filmin bir yerinde gördüğümüz coşkulu düğün sekansında Grace’i kendinden geçmiş şekilde eğlenirken davetlileri ısrar ederek, zorlayarak dansa kaldırdığını görüyoruz ve bu gibi sahnelerle Jackson’ın sevişmek istemediği anlarla anında bir bağlantı da kurulabiliyor. Grace’in kendisini gerçekleştirmek istemesi, ilişkide, yaşadığı hayatta kendisini adeta bir hayalet gibi görmesiyle kendisine verdiği fiziksel zararın da dozu artmaya başlıyor.

Filmin dilinin önemi de burada daha çok gün yüzüne çıkıyor. Gündüz sahnelerinde Grace’in öfke patlamaları ve Jackson ile olan kavgalarıyla birlikte motosikletçi Karl’ı görüyoruz, geceleri ise Grace’in zaman zaman uyurgezerliğin etkisiyle çıktığı uzun, sonsuz gibi görülen yürüyüşlerine şahit oluyoruz. Bu yürüyüşlere kimi zaman büyükanne Pam de eşlik ediyor. Pam’in zaman zaman Grace’e verdiği annelik tavsiyeleri ve Grace’in kendiliğinin keskin şekilde devam ediyor oluşu onun geleneksellikle hiçbir ilgisi, alakası olmadığının, film boyunca onun sadece ama sadece kendisi olmak istediğinin altını çizmemizi sağlıyor. Öte yandan filmde Grace, ‘isimsiz’ bebek ve Jackson’ın çıktıkları kısa ama mutlaka bir kaosla sonuçlanan araba yolculuk sekanslarını da görüyoruz. Bu sekanslarda Grace’in mutlaka bir isteği olduğunun ve bunun gerçekleşmesi veya gerçekleşmemesinin başlarına gelen küçük felaketlerle eşdeğer olduğu gerçeğiyle yüz yüze geliyoruz.

Lynne Ramsay’ın filmografisinden aşina olacağımız kısa süreli ama derinden gelen sessizlikler, sonsuz buğday tarlaları ve yaşamı içselleştirmiş derinlikli karakterler Die My Love’ın da güçlü silahları olarak karşımıza çıkıyor ancak burada bir nokta daha var. Die My Love’da tamamen anne olarak Grace’i ve kendisi olarak, birey anlamındaki Grace’i görüyoruz. Onun taşındığı ormanlık alandaki evde geçmişte yaşanan trajedi, evin etrafını çevirmiş olan ürkütücü genişlikteki orman gibi durumlarla aslında kendisini bir şekilde geçmişe hapsedilmiş bir kadın olarak görüyoruz. Burada Ramsay yukarıda da bahsettiğimiz gibi toplumun kadını hapsetmiş olduğu kalıpların dışına çıkarak diğer tüm karakterleri Grace’in etrafındaki birer metaya dönüştürüyor. Kadın metalığını dibine kadar ayaklar altına alarak feminist bir perspektif sunarken aynı zamanda çoğunluğun deklare ettiği anneliğin de dışına çıkıyor.

Diğer filmlerinde görmediğimiz şekilde burada kullandığı parçalı kurguyla iç içe geçmiş kaotik atmosferle birlikte Die My Love bilindik romantik, aile filmlerinin oldukça dışına çıkarak bizlere güncel dünyaya ve o dünyanın ilişkilerine dair soyut görülen ama son derece somut bir hikâye sunmayı başarıyor.

DIE MY LOVE: BURADAKİ ANNE BİLDİĞİMİZ ‘ANNE’LERE HİÇ BENZEMİYOR