62. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali, 1 Kasım 2025 gecesi düzenlenen ödül töreniyle tamamlandı. On belgesel filmin finale kaldığı Ulusal Belgesel Yarışması’nda Tayfun Belet’in Roman Gibibelgeseli En İyi Belgesel Ödülü’nü kazandı. Belgesel, Türkiye’nin basın tarihine damga vuran isimlerden Sabiha ve Zekeriya Sertel’in yaşam öyküsü üzerinden yakın dönemin izlerini sürüyor.
İz sürmek ve belgelere sadakat, belgesel sinemaya içkin bir durum. Roman Gibi belgeseli, çok katmanlı bir iz sürme: 20. yüzyılın başlarından son çeyreğine dek, Zekeriya Sertel ile karısı Sabiha Sertel’in ve yaşadıkları dönemin izini sürmemizi, tarihi yeniden düşünmemizi ve kurmamızı sağlıyor. Belgeselin omurgasını, Sabiha Sertel’in kaleme aldığı ve kocası Zekeriya’nın, kirli çamaşırlarla dolu bir bavulun içinde Türkiye’ye göndererek basılmasını sağladığı “anılar” oluşturuyor. 1969 yılında bu anılar, Roman Gibi adıyla kitap olarak basılıyor; ne yazık ki Sabiha’nın ömrü bu kitabı görmeye yetmiyor.
Belgeselde Sabiha’nın izi, “Ailem neden onu bizden saklamıştı? Bunu yaşayarak öğrenecektim.” diyen akrabası Nur Deriş’in mihmandarlığında sürülüyor. Nur, dedesinin kız kardeşi olduğunu hiç bilmeden, yıllarca Sabiha’nın izini sürüyor. “Yıllar sonra kendimi Sabiha’nın izinden giderken bulmuştum. Ancak bu benim değil, Sabiha ve Zekeriya’nın hikâyesi. Başka bir zamanda başka bir diyarda başlayan bir hikâye…”
Tayfun Belet’in kitapla aynı adı taşıyan belgeseli, belgesel sinemanın neden “belge” ve “bilgi”ye dayanması gerektiği sorusunun cevabını veriyor. Sertellerin yaşam öyküsü üzerinden Türkiye’nin yakın dönemini eleştirel bir yaklaşımla ele alan filmde, bilgi didaktikleşmiyor, yaşıyor, yaşatıyor. Sertellerin yaşamı, Türkiye’nin toplumsal tarihine, basın-iktidar arasındaki gerilimli ilişkiye ayna tutuyor.

Sürgün Çocukları
Zekeriya ve Sabiha’nın yaşamı Selanik’te başlıyor. Selanik, Osmanlıdaki yeni fikirlere, muhalefet hareketlerine öncülük eden ve aynı zamanda İttihat ve Terakki Cemiyetinin (İTC) kurulduğu bir kent. Zekeriya’nın 19 yaşındayken çıkardığı Yeni Felsefe dergisine, Sabiha da yazı yollamaktadır. O dönemde kızların üniversite eğitimi alması mümkün olmadığı için Sabiha cemiyet kuruyor; para topluyor birkaç kızla birlikte ve iyi bir eğitim alıyor.
Müslümanların birinci, gayrimüslimlerin ikinci sınıf tebaa statüsünde olması adeta “dönme”lik kurumunu zorunlu hale getirmiştir; Selanik’teki bazı Yahudi aileler Müslümanlığa geçmektedir. Sabiha’nın dedesi ve babası da Selanik Mevlevihanesi’ne tabi birer “dönme”dir. Filmde başvurulan tanıklardan Emine Uşaklıgil’in deyişiyle; “Sabiha, Mevlevi derviş dönme dedenin isyankâr torunu”dur.
Balkan Savaşı’nda Osmanlı Devleti yenilip Selanik de kaybedilince Zekeriya’nın ve Sabiha’nın ailesi İstanbul’a göçmek zorunda kalır. İşgal yılları İstanbul’un açlık ve sefalet yıllarıdır Selanik’te başlayan tanışıklık, İstanbul’da evliliğe dönüşür. Özgürlükçü hareketin savunucusu olan ve toplum mühendisliğine girişen İTC, farklı dinlerden gelen bu ikilinin evliliğini “örnek bir evlilik” olarak destekler; hatta Talat Paşa nikâh şahidi olur.
Bir araya gelen dönemin aydınları, Zekeriya’nın yönetiminde Büyük Mecmua’yı çıkarır. Çok geçmeden Zekeriya tutuklanır. Sabiha, henüz 24 yaşındadır ve yeni bebeği olmuştur. Büyük Mecmua’yı bundan sonra kimin çıkaracağını merak eden Halide Edip, Sabiha’yı ziyaret eder. Sabiha, “Ben çıkaracağım, imtiyazı üzerime aldım” der. Halide Edip, “Sen daha küçüksün” deyince Sabiha altta kalmaz: “Olsun. Yavaş yavaş büyüyeceğim.”der.
Bu arada İzmir de işgal edilmiştir. Umutsuzluğa düşmez Sabiha, Büyük Mecmua’yı basmayı başarır, hem de kapkara bir kapakla. Bir süre sonra Zekeriya serbest bırakılır, çiftin gazeteciliğinin yanına Mustafa Kemal öncülüğünde Anadolu’da başlayan Kurtuluş Hareketi’ne destek görevi de eklenir.
1920’lerin ilk yarısında Halide Edip’in desteğiyle New York’a giderler, yükseköğrenim görürler. Amaç, Kurtuluş Savaşı sonrasında yeni kurulacak devletin yetişmiş kadrolarını hazırlamaktır. Sabiha sosyoloji okur, Zekeriya gazetecilik… Amerika günlerinde de Kurtuluş Savaşı kadrolarına desteği sürdürürler. Cumhuriyetin ilanından sonra modern Türkiye’yi inşa edecek kadroda yer almak üzere Türkiye’ye dönerler.

İktidar-Basın Gerilimi
Sertellerin Amerika’dan döndüğü sırada hilafetin kaldırılacağı söylentisi Babıâli basınını tedirgin etmektedir. Ankara Hükümeti, Babıâli basını ile hükümet arasında denge unsuru olması amacıyla Zekeriya’yı Ankara’ya çağırıp Matbuat Umum Müdürü yapar. Meclis tarafından, Hâkimiyet-i Milliye yayın hayatına başlatılmış, başına asker kökenli Recep Peker getirilmiştir. Babıâli basını, sansürün artacağını ileri sürmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yüksek gazetecilik eğitimi alan, özgür düşünceyi savunan Zekeriya Bey, böyle bir şeyin söz konusu olmayacağını; yeni kurulacak olan devlette herkesin istediğini yazabileceğini söyleyip Babıâli basınını rahatlatmaya çalışır. Ancak bu girişim, başından beri desteklediği cumhuriyet kadrolarıyla arasının açılmasına, İstanbul’a geri gönderilmesine yol açacaktır. Danton’un dediği gibi; devrim, çocuklarını yemeye başlamıştır. Artık, Sertellerin gazetecilik hayatları iktidarla gerilimli hale gelecek; çıkardıkları her yayınla yükselen başarıları, hapis cezası, tehdit, takip ve nihayetinde yurtdışına sürgünle gölgelenecektir.
Zekeriya Sertel, Ankara’dan İstanbul’a dönünce Yunus Nadi ve Nebizâde Hamdi ile birlikte Ankara Hükümeti’ni ve cumhuriyeti destekleyen Cumhuriyet gazetesini kurar. Zekeriya, özgürlükçü yaklaşımını sürdürmeye çalışır; ancak kısa süre sonra, gazetede yayınlanan Sabiha’nın bir yazısı nedeniyle yollar ayrılır. Serteller bu kez olağanüstü bir ilgi gören Resimli Ay dergisini çıkarmaya başlar. Karı-koca Sertellerin muhalif özleri burada sönmeyecektir. Dergide yayınlanan Cevat Şakir’in yazdığı ve İttihat ve Terakki Dönemi’nde geçen bir kurmaca öykü, Ankara Hükümeti’ni rahatsız eder. Zekeriya ve Cevat Şakir 1925’te patlayan Şeyh Sait İsyanı’yla ilişkili hale getirilmeye çalışılır. Kendilerini İstiklal Mahkemesi’nde idamla yargılanırken bulurlar. İdam edilmeseler de kalebentlik cezası ile üç yıl sürgün edilirler. Kalebentlik sürgününün bitiminde Resimli Ay’ın ikinci dönemi, Nazım Hikmet’li dönemi başlayacak; yine davalar, yine mahkûmiyetler nefes aldırmayacak, sonunda Resimli Ay da kapanacaktır. Serteller asla yılmayacaktır. Yaşamları boyunca gündem olmaya, muktedirin dikkatini çekmeye devam edeceklerdir.

Zekeriya Sertel 1936’da, Halil Lütfi Dördüncü ve Ahmet Emin Yalman’la birlikte Türkiye basın tarihinin en önemli gazetelerinden biri olan Tan’ı kurar. Amaçları Burhan Felek’ten Ömer Rıza’ya her görüşten pek çok yazarın bir araya geldiği, özgürlükçü bir yayın yapmaktır. Belgeselin görüşme yapılan tanıklarından Gündüz Vassaf’ın deyişiyle; Tan, bir “mucize”dir. Gazete, toplumda karşılık bulmakta ve desteklenmektedir. Ancak savaş sonrası kurulan düzende, Türkiye’nin Batı bloğunda kalmasını isteyenler açısından, yayın politikası nedeniyle gazete risk oluşturmaktadır. Gazete ve gazetenin matbaası, karanlık ellerce organize edilen bir provakatif saldırıya uğrar, Tan’ın ömrü 4 Aralık 1945’te sona erer… Tehdidin, yıkımın, şiddetin ardından bir tek kişi bile tutuklanmayacak, kötülük bir daha kazanmış olacaktır. Kötülüğün arkasındaki dinamikleri anlamak içinse II. Dünya Savaşı’nın öncesi, sırası ve sonrasındaki iktidar-sermaye-basın ilişkilerini ve uluslararası dengeleri anlamak gerekecektir. Belgeselde, belgelerle ve tanıklıklarla bu arka plan oldukça etkili biçimde anlatılıyor. Bu yanıyla Türkiye’de basın tarihi ve siyasi tarih çalışanların mutlaka izlemesi gereken bir film, Roman Gibi… Bunca entrikanın, kötülüğün ve travmanın ancak bir romanda olabileceği duygusunu da yedeğe alarak.
Arşivin Gücü
Roman Gibi, derinlikli araştırma verileriyle ve görüşülen tanıkları-uzmanlarıyla, yakın dönem Türkiye’nin toplumsal tarihini ve Büyük Savaş sonrasında dünyanın iki kutup arasında giderek nasıl paylaşılacağını, bu değişimlerin Türkiye’ye nasıl yansıyacağını/yansıdığını ayrıntılı biçimde sergiliyor. Yukarıdan aşağıya doğru yazılan resmi tarihi altüst ediyor. Filmin görsel kuşağı, başta Nur Deriş olmak üzere tanıklar-uzmanlar (Barış Çatal, Emine Uşaklıgil, Filiz Ali, Gündüz Vassaf, İbrahim Metin, Korhan Atay, Mehmet Ö. Alkan, Nur Deriş, Orhan Bahtiyar, Oya Baydar, Serdar Kara, Serpil Eryılmaz, Turgay Olcayto), belgeler ve arşiv görüntüleriyle tarihi yeniden kuruyor. Arşiv görüntüleri, tanık ya da uzman anlatılarına bir dolgu malzemesi ya da ikame görüntüler olarak değil; dönemi, ele alınan olayı, olayın karakterlerini, olup bitenlerin yaşandığı mekânları neredeyse birebir ölçüde karşılayan nitelikte ve işlevde. Filmde görüşlerine başvurulan 10’un üzerinde tanık ya da uzman gazeteci, yazar, edebiyatçı ve akademisyen var. Bu kişilerin ortak yanı tarihi yapmak kadar yazmanın da sorumluluğunu taşıyor olmaları. Arşivlerden derlenen ve belgeselde kullanılan görüntülerin bazılarıyla, seyircilerin bir kısmı belki de ilk kez karşılaşacaktır. Cumhuriyet öncesi döneminin İstanbul’una, Balkanlara, 1920’lerin Amerika Birleşik Devletleri’ne, Büyük Savaş yıllarına ait görüntüler oldukça orijinal ve merak uyandırıcı. Bu iz sürmede yol gösterici olan, kuşkusuz Nur Deriş’in on yıllara yayılan araştırması; olan biteni görünür kılan ise filmin yaratıcı ekibinin kurduğu anlatı ve sinematografi.
İnsan ömrü sınırlı… Ama kimi karakterlerin sınırlı ömürlerine sığanlar, yaşanılan yılların çok daha ötesine uzanabiliyor. Roman Gibi, Sertellerin yaşadığı karanlık dönemi aydınlatmaya çalışan bir ışık. Hafızalarda unutulmaya çalışılanları, çarpıtılarak anlatılanları gün yüzüne çıkarıyor, tekrar hatırlatıyor. Serteller gibi, unutmaya karşı direniyor…
Geçmişin deneyimlerini şimdiye ve geleceğe aktardığı ve toplumsal hafızayı diri tuttuğu ve tarihi yeniden yazmaya destek verdiği için, iyi ki belgesel sinema var!
belgeselci@gmail.com
