Seyircilerin karanlıkta son görüntüler akarken başlayan tedirgin alkışı kırılmış bir tarihe tanıklık etmenin burukluğunu hissettiriyor. Kuş olup uçtuktan yıllar sonra kanat seslerini tekrar fısıldayan Tolga Oskar, “Hiç tanımadığım birinin yaşamöyküsünü anlatmak çok zordu,” diyor… Hiç tanımadığı birini, hem de o doğmadan iki yıl önce uçup giden Nilgün Marmara’yı anlatmak kolay olabilir mi? Hatta, tanısanız da!

Belgesel sinema her şeyden önce bir cesaret işi. Göz alıcı bir halının desenlerinin güzelliğinden çok altına süpürülenlerin peşinde olan bir sanat çünkü. Bu nedenle de hem zor hem de yapana yüklediği sorumluluğu çok yüksek. Temayı ele alırken gerçekliği örselememek, sahiciliği sağlayabilmek, “söz”ünüzle incitmemek ve kırılanın yanında olmak gerekiyor.

Nilgün’ü izlerken film bende kintsugi[i] duygusu yarattı. Kırılan bir nesneyi kırılmadan önceki halinden daha güzel ve işlevsel hale getirmeyi amaçlayan kintsugi felsefesi ve bunun sanat olan hali gibiydi Nilgün belgeselindeki yaklaşım. Kintsugi felsefesine göre “kırılma” bir kayıp değil, aksine bir varoluştur. Yaşarken dizelerinde dile getirdiği varoluşsal sorgulamaları pek anlaşılmayan, salt şiir olarak görülen Nilgün Marmara kuş olup uçuşundan 38 yıl sonra bir kintsugivazosu gibi perdede ışıldıyor; kanadının fısıltıları izleyicileri 1987’den önceye çağırıyor. Kırılmışlıklar onarılmaya çalışılıyor.

Bilmenin, bilginin peşinde

Antalya Altın Portakal’da gösterimi yapılan Nilgün belgeselinin yönetmeni Tolga Oskar, hiç tanımadığı birinin belgeselini yapmanın zorluğunun altını çiziyor. Kuşkusuz tanımadan, bilmeden bir kişiyi, bir olguyu, bir olayı anlatmak belgesel sinemaya göre değil. Son yıllarda özellikle gözlemci modalite ile üretilen belgesellerin çoğunda bilginin yerini sezginin aldığını görüyoruz. Gerçekliğe müdahale, yönlendirme gibi gerekçelerin dozu ne yazık ki biraz kaçıyor, “bilgi” ile ne anlaşılması gerektiğinin özü bulanıklaşıyor. Kuşkusuz didaktik bir yapı değil savunduğumuz. Hakkını veren bir araştırma olmadan belgesel sinemanın yapılamayacağını, bilmeden anlatılamayacağını kastediyoruz. Maharet bilginin verilme biçiminde. Kırık kuşun parçalarını birleştirirken aralara sıvayacağınız “altın tozu” sadece kuşu parlatmamalı, kuşun varoluşsal halini de anlatabilmeli.

Emine Uçar İlboğa, biyografik belgesellerin sadece öznenin yaşamını anlatmadığını, toplumsal ve tarihsel bağlamları yorumlama olanağı sunduğunu ve aynı zamanda da yönetmenin dünyasına ve estetik anlayışına dair ipuçları taşıdığını belirtiyor. İyi işlenmiş bir biyografinin, bireysel bir hikâyeyi görünür kılarken, çağının ruhunu kayda geçiren güçlü bir belge olduğunu vurguluyor. [ii]

Yönetmen Oskar hiç tanımadığı Nilgün’ü, deneyimlemediği bir dönemi belgelere ve tarihsel tanıklıklara dayanarak anlatıyor. Kimi okuldan kimi hayattan Nilgün’ü tanıyan Haydar Ergülen, Gülseli İnal, Orhan Kahyaoğlu, Orhan Alkaya, Feryal Çeviköz, Cezmi Ersöz, Akif Kurtuluş ve Beliz İnal’ın tanıklıklarına başvuruyor. Filme hayat veren tanıklar gibi biz seyirciler de ziyadesiyle gecikmiş olarak Nilgün’ü tanımaya, anlamaya başlıyoruz. 12 Eylül sonrasının apolitikleşen ve liberalleşen dünyasında daha da içine kapanan aydınların nasıl bir yalnızlık inşa ettiklerini de… Çokluğun yokluğunu… Edip Cansever’in, filmde de kullanılan “Masada masa” ifadesindeki gibi, aydınların yalnızlık biriktiren birlikteliklerini; bu birliktelikler içinde en yalnız, en kırılgan, en anlaşılamayan olanın Nilgün olduğunu ve bu yalnızlığın o ya da başka masadakiler tarafından görülemediğini…  

Bazen şiircikler (cik cik şiirler) yazıyorum” 

“Ben şiir yazmıyorum, şiir okuyorum” diyecek kadar kendini alta çeken Nilgün Marmara, 1958 yılında, göçmen bir ebeveyn çiftin çocuğu olarak doğar. Edebiyatın ve müziğin içinde büyür ama annesinin verdiği sütü kızkardeşiyle birlikte balkon giderinden sokakta bekleyen kedilere boşaltmaktan mutlu olur. Olan değil, olması gerekenin peşindedir. Az konuşan ama güzel bakan, uzaklara bakan bu kadın İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde başladığı eğitim hayatını Boğaziçi Üniversitesinin İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünde tamamlar. Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi başlıklı tezi aslında onun çok erken yazdığı bir “özyaşamöyküsü” sayılabilir. Nadide Karkıner’e göre “Plath 1963 yılında 30 yaşında iken Londra’da, Marmara ise 1987 yılında 29 yaşında İstanbul’da intihar ederek, “epistemolojik olarak ayrıcalıklı konumlarını” (C. Crosby’den akt.), şiir dünyası içerisinde “epistemik üstünlüğe” (C. Hundleby’den akt.) çevirirler. Her ikisi de “şiirlerinde, günlüklerinde yazdıklarıyla yetinmeyip son sözlerini intiharla söylerler” (Y. Eradam’dan aktararak).[3] “Hiç kullanılmamış bir zamanın gözkapaklarını açıyorum” derken çok önceden bunu söze mi dökmüştür, bilinmez.

Mor elbise giyip, dostlarına mor sümbüller getiren, yeşil bakışlı bir kadındır Nilgün. Varlığıyla, bakışıyla âşık olunasıdır. Nitekim babası yaşındaki edebiyatçılar dahi aşıktır ona. Orhan Alkaya “Cemal [Süreya] ve Ece [Ayhan] çok meftundular, Nilgün’e” diyor; “İlhan [Berk] daha daha meftundu.” Sadece yakın dostların bildiği, kodlarını çözdüğü meftun satırlar düzer, bu edebiyatçı dostları ona. Ama o edebiyat dışından bir arkadaşıyla evlenir. Pansiyon işletmeciliğinden çevirmenliğe dek değişik işlerde çalışır; hatta eşinin işi gereği Libya’da da yaşar bir süre… Ama hiçbir şey onu tutundurmaz hayata. Yağmur yağarken caddeye fırlayıp yağmurun altında ıslanan, kırılmaya meftun bir kuştur o.

Nilgün’ün, başta Edip Cansever olmak üzere evinde edebiyatçı dostlarını ağırlamayı çok sevdiğini her fırsatta onlarla bir arada olduğunu anlıyoruz.  Belki de yalnızlığından böyle kurtarabiliyordu kendisini. Dostlarının anıları zaten ya onun evinden ya da meyhane masalarından kalma. Bugün geriye bakıp onu anlatan arkadaşları onun yalnızlık çektiğini anlamadıklarını itiraf etseler de o hep kırık bir kuştur ve dediği gibi, “Biliyorsun şiir kuştur, öterek uçar / Ya da uçarak öter”. 

Edebiyat meraklıları –ki ne kadar kaldı meçhul– dışında pek bilinmeyen ama bilenlerin de gökyüzünde kıymetli bir eşya gibi arşa yerleştirdiği Nilgün Marmara’yı Oskar’ın nasıl fark ettiğini bilmiyorum. Film ekibinin de “Z kuşağı” diye ötelenen gençlerden oluşması yaftalayanları utandırmalı, umut vermeli. Nilgün Marmara gibi ardında pek çok soru ve yorum bırakan kırılmış bir kuşu bütün bilinmezliklere, yorumlara ve kırılmışlıklara rağmen “onarma” cesareti gösteriliyor filmde. Ekibi gibi genç ve henüz üçüncü belgesel filmini yapan bir yönetmen olmasına karşın Oskar magazinleştirme tuzağına düşmeden, seyirciyi acındırmadan, etik sorunlara yol açmadan ve tanıkların anlattıklarını değil, Nilgün’ü öne çıkararak bunu başarıyor. 

Filmin anlatısı sadece tanıklıklara dayanmıyor; arşivlerden bulunmuş fotoğraflar, dergiler, eskizler, el yazıları Nilgün’ü ve onun yaşadığı toplumsal, kültürel, siyasal bağlamı görünür kılıyor. Filmde Nilgün Marmara’nın ve Sylvia Plath’ın dramatize edildiği, siyah-beyaz sahneler de var. Ve yol boyu Tilbe Saran ile Nazan Kesal Nilgün’ün kimi şiirlerine ses veriyor. 

Tanıklardan Akif Kurtuluş’un “Şair olmak, edebiyatçı olmak veya bir şey olmak gibi bir derdi yoktu. Derdi vardı, soruları vardı. Bu sorularının peşine düştü,” diye yorumladığı Nilgün Marmara ölümünden 38 yıl sonra Nilgün belgeseliyle yeniden aramızda. 

Anlaşılmayan, anlaşılması zor olan bir karakter üzerinden toplumsal hafızamıza kırık bir parçayı daha kintsugi becerisiyle ekleyen Nilgün, bu yılın festivallerinde yer almayı hak ediyor. Nilgün’ün yolu açık, Nilgün Marmara’ya selam olsun.

Nilgün geçmişi geçmişe gömülü bırakmadığı ve geleceğe uçurduğu için iyi ki belgesel sinema var.  


[i]   Kintsugi: Kırılmış seramiklerin içinde altın tozu olan bir yapıştırıcıyla tekrar bir araya getirilmesi sanatını da ifade eden sözcük altın anlamına gelen “kin” ve onarım anlamına gelen “tsugi” sözcüklerinin bileşimiyle oluşturulmuştur. Kintsugisadece bir onarımı ifade etmez; kırılganlıkların güzelliğini kabul etmeyi önceleyen bir yaşam felsefesidir.

[ii] Uçar İlboğa, Emine (31.08.2025) “Bir çocuk demiş: ‘Öyle güzelsin ki kuş koysunlar yoluna’”, Birgün Pazar.  https://www.birgun.net/makale/bir-cocuk-demis-oyle-guzelsin-ki-kus-koysunlar-yoluna-649983#google_vignette (Erişim: 12.09.2025).

[3] Nadide Karkıner, “Bir İletişim Biçimi Olarak Sylvia Plath ve Nilgün Marmara Örneği”, Littera, s.205-214 (https://web.archive.org/web/20200229003413/http://www.littera.hacettepe.edu.tr/TURKCE/23_cilt/karkiner_19.pdf)

HAKAN AYTEKİN YAZDI: Kırılmış bir “kuş”: NİLGÜN  MARMARA