Herkese merhabalar. Bu yazımızda siz okuyucularımıza, Hollywood’un 90’larla birlikte vizyonerliği ve dinamizmiyle kural belirleyici bir yönetmeni haline gelen Paul Thomas Anderson’ın son filmi One Battle After Another (Savaş Üstüne Savaş) analizini yapacağız. Yazımız bazı yerlerinde spoiler/ sürpriz bozan içereceğinden, filmi henüz izlememiş olanların okumamalarını tavsiye eder, keyifli okumalar dileriz.
Boogie Nights, Magnolia, Punch Drunk-Love, There Will Be Blood, The Master gibi başyapıtların dahi yönetmeni olarak bilinen Paul Thomas Anderson’ın, namıdiğer PTA’nın son filmi One Battle After Another (Savaş Üstüne Savaş), yalnızca bir kapitalist Amerika alegorisi olmaktan çok daha fazlasını vadeden, yılın en iyi, muhtemelen geleceğin de başyapıtlarından biri olarak anılacak filmlerden.

Anderson bu filminde bize, daha çok Boogie Nights, Magnolia ve The Master filmlerinden aşina olacağımız, Martin Scorsese’ye referans veren, yerinde duramayan -daha doğrusu durmak gibi bir derdi olmayan- tek plan bir kamera ve kesintisiz müzik kullanımıyla adeta içinde yaşadığımız 21. yüzyıl post-faşist çağının derinliklerine iniyor. Dünyada ayyuka çıkmış olan radikal popülist aşırı sağa dair tokatlarını atıyor; ancak bunu yaparken sola dair de son derece haklı ve bir o kadar da muzip eleştirilerde bulunmaktan geri kalmıyor. Trump Amerika’sı başta olmak üzere, özellikle Batı ülkelerindeki popülist aşırı sağ yükselişe dikkat çekerken bunu en çok göçmen karşıtlığıyla kurmaktan geri kalmıyor.
Öte yandan filmi seyrederken, genel anlamda Amerika’nın, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemden kalma olan tüm başkanların arkasında bıraktığı faşist doktrinlere karşı cevaplar arandığını, hesaplaşıldığını görüyoruz. Film aslında bu yönüyle Martin Scorsese’nin son iki filmini de hatırlatır nitelikte. Yapacağımız bu karşılaştırmayı One Battle After Another’ın bağımsız olarak durduğu yer bakımından önemli görmemizle birlikte, Hollywood’un günümüz yapısında durduğu yeri de bize göstereceğinden emin olmamızı sağlayabileceğini düşünüyorum.
2019 yapımı olan The Irishman, Martin Scorsese’nin İkinci Dünya Savaşı döneminden başlayarak Amerikan siyasetinin mafya – siyaset – devlet üçgeninde nasıl örgütlendiğini bize açıkça anlatan katıksız bir hesaplaşma filmi olarak karşımıza çıkmıştı. Bu üçgen, bir mafya tetikçisinin ailesi üzerinden aktarılırken, başkarakter Frank Sheeran’ın herhangi bir cinayet sonrası evine döndüğünde ailesinin olaylara bakışı, özellikle kızı Peggy ile olan sessiz ve derinden ilişkisi, Amerika’nın geleneksel sağ muhafazakâr çoğunluğunun bu doktrine karşı sessiz bakışını resmediyor olmasından dolayı son derece büyük önem taşımaktaydı. Ve film adeta mafya ile iş başına getirilen başkanlardan ülke dışında yaptırılan darbelere, silah sevkiyatlarına kadar tüm kirli siyaseti gözler önüne serer nitelikteydi.
Scorsese, bu filmden sonra 2023 yapımı Killers of a Flower Moon’da ise Birinci Dünya Savaşı sonrasına ışık tutarak Osage Kızılderililerinin, Amerika’nın yüksek üst sınıf beyaz kodamanları tarafından nasıl sistematik bir şekilde, din ve aile gibi paravan, kapitalizme ve dolayısıyla yozlaşmaya angaje kurumlar yardımıyla katledildiklerini anlatan, adeta ülkenin kanlı soykırım tarihini ifşa eden ve onunla hesaplaşan bir film olarak karşımıza çıkmıştı. One Battle After Another’da ise PTA, ülkesinin tarihine sol cenahtan bakmayı tercih ederken karşısına ise katıksız bir şekilde beyaz üstünlükçü, yaşlı devlet bürokrasisini alarak onunla bir mücadeleye girişiyor. Yazımızın alt bölümlerinde de paylaşacağımız üzere, nesillerden nesillere aktarılan bu mücadele adeta “savaş üstüne savaş” gibi bir doktrin de inşa ediyor. Özellikle ikinci Trump döneminin kaotik siyasi atmosferini anımsatan sahneler ile Z kuşağının keskin duruşunu harmanlayarak film tam bir dönem epiğine evriliyor.

Filmde ülke veya herhangi bir şehrin özel olarak belirtilmemesi, yalnızca birkaç kez Meksika sınırının adının verilmesi dışında Amerika vurgusu yapılmaması da önemli ve oldukça cesur bir seçim. PTA, bu şekilde radikal popülist sağın, göçmen düşmanlığının, homofobinin, faşizmin sadece Amerika topraklarında değil, artık neredeyse tüm dünyaya yayıldığına dikkat çekerek bu gerçekliğe karşı bir işaret fişeği yakıyor. Roket Pat’in deyişiyle; “Bundan sonrası savaş üstüne savaş” sözüyle birlikte film, ritmik müzik kullanımının da etkisiyle yaklaşık üç saatlik süresinin tamamında adeta hem sıcak hem de soğuk savaşı barındırıyor. Kendi içlerinde kendileriyle çatışan, savaşan karakterleri ile One Battle After Another kesinlikle çok büyük bir film.
Filmin ilerleyen sahnelerinde Bob adını alacak olan Roket lakaplı Pat, eşi Perfidia, üyesi oldukları French 75 adlı radikal devrimci solcu grubu kafasına takmış olan faşist teğmen Steven J. Lockjaw, babası gibi sonradan ismi değiştirilerek Willa olacak olan 16-17 yaşlarındaki Charlene ve Bob’ın yakın dostu Sensesi Carlos yer alıyor. Film tamamen bu karakterler üzerinden bizleri dinamik hikâyesinin içerisine alıyor. Başından sonuna kadar şarkılarla değil, farklı ritimlerde aralıksız devam eden müziklerle seyirciyi ve karakterlerini ayakta tutan One Battle After Another kusursuz bir hikâye ve karakter derinliği sunuyor.
Roket Pat, namıdiğer Bob, filmdeki gerçek zamandan 16 yıl önce yerinde duramayan ateşli bir devrimci. Bomba uzmanlığı olan Pat, genellikle bombalama eylemlerinde başı çekerken eşi Perfidia da silahlı çatışma grubunun liderliğinde ekranı adeta ateşe veriyor. Perfidia, siyahi bir kadın olarak geleneksel muhafazakâr Hollywood anlatılarının tüm mitlerini adeta yıkıyor. Film, bu ve benzeri birçok devrimsel tercihiyle klasik tüm sağ Hollywood bakış açısını yerle bir ediyor. Siyahi karakterlerle sevgili veya evli olan örgüt üyeleri, “kırılgan” erkek egosunu ayaklar altına alan Perfidia ve yoldaşları, olası bir devrimde erkeklerden önde yürüyerek başı çekiyorlar. Bu geçmiş sahnelerin sonrasında yaşanacaklar ise bizi filmin ikinci bölümüne hazırlıyor. Yakalanmış ve söylentiye göre ispiyonculuk yapmış olan Perfidia’nın kayıplara karışmasından sonra, ergenliğine ulaşmış olan kızı Charlene’i görüyoruz.
Charlene de tıpkı ailesi ve çevresi gibi devrimci, idealist güdüler taşıyan; öyle büyütülmüş, adeta taşı sıksa suyunu çıkaracak bir Z kuşağı mensubu olarak göze çarpıyor. Charlene, belli karakteristik özellikleriyle özellikle pandemi sonrasında Amerika ve Batı’da sokakları boş bırakmayan ateşli kampüslerin bir yansıması olarak filmde parlıyor.
Filmin baş kötülerinden sayabileceğimiz Teğmen Steven Lockjaw ise adeta beyaz üstünlükçü, Nazi artığı Amerikan devlet bürokrasisinin vücut bulmuş hali olarak filmdeki yerini alıyor. Sean Penn’in ürkütücü ve bir o kadar da psikopat performansıyla ete kemiğe bürünen Steven Lockjaw karakteri, dış görünüşü ve özellikle saç kesimiyle Hitler’den esintiler taşırken davranışları, replikleri ve açığa vurduğu görüşleriyle günümüzün pişkin, beyaz, sağcı politikacılarının katıksız prototipine dönüşüyor. Burada aklımıza elbette Donald Trump gelmiyor değil.
Göçmen krizi, filmin başından itibaren en çok parmak bastığı konulardan biri. Devletteki beyaz yönetici elitten birisinin deyişiyle “Dünyayı kurtarmak istiyorsan göçmenlerden başlarsın” doktriniyle Amerika’nın ve kapitalist Batı ülkelerinin göçmen meselesinde durdukları yerler ifşa edilirken, filmdeki Z kuşağının birçoğunun temsil ettiği LGBTI+ bireyler de nefretten, polisleşmiş devlet şiddetinden üzerlerine düşeni fazlasıyla alıyorlar. Lockjaw’ın ani öfke patlamalarında özellikle gün yüzüne çıkan LGBTI+ nefreti, günümüz popülist aşırı sağının da top nefret öznesini oluştururken film de buna kayıtsız kalmıyor.
Sensei ise filmin en muzip, nev-i şahsına münhasır karakteri olarak karşımıza çıkıyor. Geçmişini çok fazla bilmediğimiz Sensei, Bob’la yakın arkadaş ve devlet tarafından yakalandığında onun hapisten kurtarılmasında önemli rol oynuyor. Ayrıca cadı avı başladığında da ilk yardıma koşan kişi Sensei. Sensei ile Bob’un ortak birçok yönü bulunmakta. İkisi de geçmişte, muhtemelen 80’ler 90’larda devrimcilik yapmış, günümüzde ise artık 50’li yaşlarına gelmiş insanlar. İkisinde de gördüğümüz en belirgin duygu durumunun ise nostalji olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hem Sensei hem de Bob kendilerini alkol ve esrara vermiş, ciddiyetsiz görünen karakterler olmalarına rağmen filmde kilit rol oynuyorlar. Anderson’ın kusursuz diyebileceğimiz nesil karşılaştırmaları ve okumalarında da ikisi başı çekiyor.
Geçmişlerinden çok fazla dem vurmasalar da kaybettiklerinin büyüklüğü, yenilmişlik hissi gibi durumlara maruz kalmalarıyla onlar bu filmde daha çok mentor rolüne bürünüyorlar. Ancak burada da filmdeki mizah dozu devreye giriyor ve aslında ikisini haklı diyebileceğimiz şekilde karikatürize ediyor. PTA’nın bu bilinçli hareketi, artık 68’in ve70’lerin devrimci ama şimdinin nostaljik erkeklerinin devrinin bittiğini, artık gülünç duruma düştüklerini gösteriyor. Perfidia’nın hikayesinin gizeminin korunması, kızı Charlene’in, yani Willa’nın ise eylemselliğinin yükselişiyle birlikte günümüzdeki Z kuşağının politizasyonunun haklılığının ve önünün açılması gerektiğinin altı çiziliyor.
Steven Lockjaw’ın patronlarına gelirsek onlar da oldukça yaşlı, beyaz üstünlükçü iş insanları görünümünde olan, daima şehrin yüksek, lüks tepelerinde yaşayan karakterler. PTA, Amerika’nın, belki de dünyanın, alışılagelmiş yaşlı, ırkçı kodaman devrinin selasını bu filmde okutarak yeni bir solun, devrim döneminin yaklaşmakta olduğunun haberini veriyor bizlere. Finale doğru adeta tarihe geçecek mükemmellikte çekilmiş kovalamaca sekansı ve güle oynaya protestoya uğurlanan Willa sahnesi, filmin geleceğin genç devrimcilerine, biat etmeyen tertemiz insanlara umut aşılıyor.
Sona geldiğimizde, filmin devrimci siyahi “annesine”, Perfidia’ya da parmak basmanın son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Perfidia, genel olarak geleneksel, muhafazakâr toplumsal normlardan kendisini sıyırmış, başının dikine giden, kimseye eyvallahı olmayan bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle anne olduktan sonra, yönetmen PTA tarafından Perfidia’ya yüklenen karakter, onu şimdiye kadarki tüm kadınlardan ayırıyor. Anne olsa dahi kendi hayatından fedakârlık yapmayarak, kutsal anneliğe soyunmayıp sokak eylemlerine devam etmesi, oldukça cesur bir senaryo hareketinin yansıması olarak karşımıza çıkıyor.
Öte yandan Steven Lockjaw ile yaşadığı oldukça karmaşık ilişki, filmin neredeyse tek gri noktasını oluşturuyor. Perfidia’yı muhbirliğe iten süreçte Lockjaw’ın sadistik zorlamaları ve tacizleri psikolojik anlamda tecavüze ulaşırken film, burada Perfidia’ya karşı son derece kolaycı bir noktada durabilecekken onun üzerine suçlayıcı bir pozisyonda durmuyor. French 75 örgütündeki kadın-erkek herkes tarafından Perfidia suçlansa da PTA’nın senaryodaki ince dokunuşları, seyircinin de kendisine cephe almasını engelleyerek onunla ilgili durumun tamamen kızı ile arasında yeşermesi gerektiğinin altını önemle çiziyor. Kızı Charlene/ Willa annesi ile ilgili gerçeği öğrendiğinde onun üzerini tamamen çizmeyerek finaldeki mektubun ortaya çıkışıyla da baştan başlayacak sıcak bir anne kız ilişkisinin tohumları ekiliyor.
Tüm bunların ışığında Paul Thomas Anderson’ın One Battle After Another’ı yıllardır okutulagelen refah toplumu, neo-liberal, demokratik Amerika/ DEVLET gibi mitlerin -hatta doğrusunu söylemek gerekirse yalanların- hepsini bir bir ortaya çıkararak Hollywood’un eteğindeki tüm taşları döküyor. Bunu yaparken de yazının başında da belirttiğimiz gibi belli bir ülke ismini fetişleştirmeden, son derece evrensel ve enternasyonal bir sorun olduğunun altını çizerek bu uçuruma yuvarlanışa acilen bir dur demenin sinematik yolunu dolambaçlı yollarla buluyor, bizlerin de bulmasına ön ayak oluyor.
Sinemanın özellikle senaryo bakımından kan ağladığı bu dönemde One Battle After Another, adeta imdadımıza yetişerek sektörde de yakılması gereken ateşin yanmasını sağlar mı bunu da elbette zaman gösterecek.
