Söylenmiş ve söylenmemiş sözlerin incecik yollardan sızarak geçmişe mahkûm bir bağlılık gibi aktığını duyuyoruz Ferda Birinci’nin anlatılarında. İnsan hâllerinin bekleyişe direnen bakışlarında, karanlığa gömülmüş seslerde ya da unutulmuş sözlerin izinde kıvranırken buluyoruz kendimizi. Hatırlamak da çoğu kez böyle değil midir?

“Dünya hayatının yorgunu insan, tam da bu sebeple büyüktür.” der yazarımız.

[Ürkek Pandora’dan Umutsuz İnsana]

Tamamlanmamış, tüketilmiş, bildiğini sandığıyla yetinmeye zorlanmış kaygılar… İçsel çatışmalar ve usulca bekleyen yabanıllık, zamanın ve mekânın kıvrımlarında okuyucuyu geçitsizlik burcunda konaklatıyor.

[Çocuk Ölenler Tiradı]

“Ilık bir yel esti çocuk ölenlerin kanatlarına,
Yeryüzü’nün en hafif kıpırdanışı belirdi.”

Çocuk ölenlerin arasında, çocukluk resimleriyle asılı kalmış ruhların gölgesini tarif ederken, göğsümüze yumruk gibi oturan o yüzlerdeki hüzün bulaşıyor yüreğimize. O çocuklar ki… Korku kardeşti yastıklarına, uykularına, kabuslarına. “Ne zaman ki cılız, yorgun bacaklarım üşüdü o gün, ve bıraktı bedenimi yüksekten zemine… Anladım çocuk işçi olduğumu.”

Adalet beklentilerini yitirmiş, hayal kurmayı unutmuş, kaybetmeyi kader edinmiş savaş çocuklarının ve ertelemelere sığınmış, yaşam sevincini erken tüketmişlerin hikâyesi bunlar. Belki kısa, belki anlık; ama buruk bir kabulleniş olarak taşınıyor bize. Tirad 5’in son cümlesinde söylendiği gibi: “Ay çekildi, alkışsız bir sessizlik kaldı geriye.”

Ferda Birinci, Gölgeye Yazdıklarım başlığına unutulmaz bir ses kazandırıyor. Satırların arasına bilinçsizce sızıyor, bizi bulmasına izin veriyoruz.

“Şehirler ve İnsanlar”da 17 Ağustos 1999 depreminin yıkıcı gücüyle sarsılıyor, “Baba Sesim”de tesellisi olmayan sığınışların sancısını duyumsuyoruz. Biriktirilenler, duyguyu yabancılaştırmadan karşılığını buluyor.

İnsan bazen kendini hiçleştirerek yaşıyor acısını. “Kelebek Düşü” yazısında ruhun sanrılarını bertaraf eden bir sesle şöyle sesleniyor:
“Ne zaman huzur arasa aklım, ne zaman sessiz bir resitale ihtiyaç duysa kulaklarım ve ne zaman müphem bir aydınlığa bakmak istese gözlerim; dut yapraklarının yeşilinde kıpırdanan ipek böceklerini davet etmek isterim.”

[Bayram’ın Elleri]

Paylaşım, güven, beklenti… İnsan bir yerlere bunlarla taşınır. Islah olmayan sevgidir öğretmen; iz bırakan, tutkuyla ve bağlılıkla anlatandır. Yazar, duyarlı öğretmenlerin çocuklukta açtığı izleri “Bayram’ın Elleri” öyküsünde yeniden hatırlatıyor. Yabancılaşmadan, yoksulluktan, okunaksız yazılardan sıyrılıp, şiirleriyle öğretmenin övgüsüne kavuşan bir çocuğun hikâyesidir bu.

“Kalbime misafir olan Bayram, biliyorum ki kaderine kitli bir ömürle, büyük insanlığın onurlu ve hüzünlü hikâyesine içli şiirlerini katacak.”

Bu cümleyle açılan kilitli kapı, niteliği hatırlatıyor bize. Tıpkı “Çocuk Yeminim” ve “Sis” öykülerinde olduğu gibi, çocuk sevinçlerine ya da bir annenin gölgeli zamanına dönüyoruz yüzümüzü.

Ferda Birinci, kadın kimliği, çocukluk ve annelik üzerine düşüncelerini, farklı yazarlarla da diyaloğa sokuyor:

  • Edgar Allan Poe – Oval Portre
  • Sadık Hidayet – Aylak Köpek
  • Oscar Wilde – Dorian Gray’in Portresi
  • Tolstoy – İnsan Ne İle Yaşar
  • Stefan Zweig – Ludwig Kahraman

Çok sayıda başlık altında hırsın, benmerkezciliğin dünyalarına tanık oluyoruz. İç dökümler, itiraflar ve yorumlarla yazıyla konuşur gibi buluyoruz kendimizi. Ferda Birinci, hem içerik hem de biçim açısından anı, öykü ve deneme arasında salınan bir bütünlük kuruyor.

Son bölümdeki “Simyadan Aşırılık Çağı” ise kimlik kazanma, başkalaşma ve dönüşme kavramlarıyla okuyucuyu çarpıyor. Yazar, şu soruyu yöneltiyor:
“Rutini bozan, sıradanlığı zorlayan her dönüşüm hayırlı mıdır?”

Bu soruyla toplumun aksayan yanlarına, sığlığına ve karmaşık ilişkilerine dokunuyor. Okurken satırların altını çizecek, notlar alacak, edebiyatla temas eden herkesin başucunda tutacağı bir kitapla karşılaşıyoruz

Gölgeye Yazdıklarım