Başlangıçta yazarlık tutkusuyla sanat yaşamına giren ‘hekim adayı’ Cüneyt Arkın’ın “H. Fahrettin Cüreklibatır” olduğu yıllarda (1956), onun imzasıyla yayımlanan bir öyküsüne rastladım: “İkisi de Hastaydı” Öyküyü internette bulmak olanaklı. (1)  

DÜNYAYI ÖYKÜLERİYLE KURTARACAK ADAM

Öykü, 1956 yılında Eskişehir Yüksek Talebe Derneği’nin çıkardığı  “Başbaşa” dergisinin ilk sayısında H. Fahrettin Cüreklibatır imzasıyla yayımlanmış. Buraya sadece ilk paragrafını alıyorum: 

“Güneş odadan içeri girince yataktan kalktı ve bir zaman orada, yüzünü avuçları arasına alarak oturdu. Titriyordu. Kendi kendine: «Geç yatmaktan» dedi, «Hep geç yatmaktan…» Ve morarmış parmaklarını aralayarak etrafa baktı: Yerde kitapları dağılmış duruyordu. Biri de açılmıştı. Orta sahifeleri görünüyordu. Bir resim vardı yanda. Simsiyah bir resim… Genç, onun altındaki yazıyı hatırladı. «Einsten’in kanununu izah eden deney» diyordu. Sonra daha daha öteki satırlar da geldi aklına. Okur gibi söylendi kendi kendine. «İyi olmuş» dedi. Gitti, onları yerden aldı. İyi olduğuna seviniyordu. İyi oldu mu sınıfı geçerdi çünkü…”

Şöyle bir yorum gözüme çarptı: “…vay be dediğim öyküydü. Anlatımı ve kurgusu bir yana, bu öykünün Cüneyt Arkın’dan çıkmış olması daha da ilginç.” Bu görüşün hakkını veren ve 1960’ta, A dergisinin 29. sayısında yayımlanan “İnsan Çiti” öyküsü de şöyle başlar: 

“Beni orada buldular. Çatlak yerlerine yemek kırıntıları dolmuş kaba, bir tahta masanın üzerinde başım bükülmüş gülümsüyormuşum. Önce korkmuşlar onlar, eşikten güneşin her gün odama düştüğü aynı yerin içinden geçerek usul usul yaklaşmışlar bana. Ben ölmüşüm…” (2)

Edebiyatla ilgisi lisede başlar.

“Lisede, yakın arkadaşı Yılmaz Büyükerşen’le birlikte duvar gazetesi çıkarırlar. Molière’in oyunlarını sahneye hazırlarlar ve bizzat da oynarlar. Yine lise çağlarında Sait Faik okur, Orhan Veli şiirlerinin müptelasıdır. Onlara öykünerek yazdığı öykü ve şiirlerini arkadaşlarıyla paylaşır. Üniversite yıllarında tanıştığı edebiyat meraklısı gençlerle birlikte ‘Erek’ adlı tek yapraklık bir dergi çıkarır. Cemal Süreya ile de tanışıp dost olurlar.” (3) 

Öykü yazmak kadar okura sunacak dergi bulmak da zordur, bu nedenle araya uzun yıllar girer. Hekim olduğu günlerde, 1962 yılında yeni öyküsü “Kukla” Dost dergisinde, Oğuz Aral’ın desenleri eşliğinde yayımlanır.    

Günlüğüne şu notları düşer:

“Öyküm, Dost dergisinde çıktı. Uzun bir zaman sonra onu yeniden okuyunca, değerini ve kusurlarını daha iyi gördüm. Adamın biri doğrulup o deniz kıyısında, sonra sırtı, arkasında kalan şeyleri birden silişine kadar bir şey yok bu öyküde. Bir de adamın, çocukların ve otların karşısında kendini eski, yalnız bulması, kıyıya seken bir tavşan. Adamın bu dolu tavşan gözlerinden başka bir şeyi yok yani. Ve kırmızılıkta köpüklü bir kıyı, birkaç kuş ve kulübe resmi. Ben asıl “Çöp Tenekesi”ne güveniyorum. Yeniden okumaya ve ne olursa olsun yazmaya başladım; kötü de olsa korkmadan.” (4)

1950-60 dönemi, edebiyat tarihi açısından önem taşır; içerik olarak toplumcu, biçim olarak  yenilikçi “Kabuğunu Kıran Hikâye” yıllarıdır. Jale Özata Dirlikyapan, 1950 kuşağı öykücülüğünü yaratan koşulları ve bu kuşağın kaleminden çıkan yenilikleri “Kabuğunu Kıran Hikâye-Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı” başlıklı kitabında inceler. Bu yılların özelliği olan edebiyat matinelerinden, Baylan Pastanesi’nde buluşan ve “Baylancılar” olarak adlandırılan edebiyatçılardan ve bunların yanı sıra dönemin genç edebiyatçılarının “bohem yaşantı” anlayışından ve büyük ölçüde sol görüşlü olduklarından söz eder. Kuşkusuz amacım ne sayfalarını genç yazarlara açan dergiler (Seçilmiş Hikâyeler¸ Mavi, A, Yeni Ufuklar…) ne de kuşağın yenilikçi öykücüleri (Sait Faik, Vüs’at O. Bener, İlk Kadın Öykücü: Nezihe Meriç…) üzerinde durmaktır.

Dirlikyapan, kitabın son bölümü, “Yeni Öykücülüğün İçerik ve Biçim Öğeleri”nde, izleri günümüze gelen Leylâ Erbil, Yusuf Atılgan, Demir Özlü, Ferit Edgü, Onat Kutlar, Adnan Özyalçıner, Erdal Öz, Orhan Duru gibi yazarların öykülerinden örnekler verir. Belirlemiş olduğu temaları ve biçimsel özellikleri, bu yazarların öyküleri üzerinden açıklama yoluna gider. Dirlikyapan, ele aldığı öykülerde sıkça karşılaştığı temaları “Anlamsızlık, Hiçlik ve Sıkıntı, Kentin Sokaklarında Bunalımlı Kişiler, Huzursuzluğun Somut İfadeleri, Saldırganlık ve Öldürme İsteği, Suç İşleme Teması ve Suça Yüklenen Anlam, İntihar Eden ve Edemeyen Karakterler, Cinsellik, Gerçeküstü ve Absürd” başlıkları altında ele alır. (5) Tabii ki sinemamız açısından, Yusuf Atılgan “Anayurt Oteli”, Ferit Edgü “Hakkâri’de Bir Mevsim”, Onat Kutlar senaryoları ile -ayrıca Türk sinema sanat-kültürüne büyük armağan Sinematek’i kurarak- önemlidir. 

Cüreklibatır’ın “Arkın” olacağı ve yaşam boyu sürecek sinema serüveni Halit Refiğ’in teklifi üzerine 1964’te “Gurbet Kuşları” adlı sinema filmiyle başlar. Artık varsa yoksa sinema olacaktır yaşamında. Perde dergisinde (1965) “Ben Cüneyt Arkın” başlığı altında kaleme aldığı makalede, öyküden uzaklaştığını neredeyse ilan eder:

“(…) Kukla, Soytarı, Güneşin Kokusu, Yıldızlar Toprağı Deldi, Çöp Tenekesi, Kötü Adamlar, Aşk Şarkısı İstedi, Kalıt, İnsan Çiti gibi bir yığın hikâye yazdığımı söylemeliyim örneğin. Ama kötü şeylerdi hepsi de. Vazgeçtim…” (6) 

“Vazgeçtim” diyecektir, ama gerçek öyle değildir: 1960’lı yılların sonarına doğru, Charles Baudelaire’in “Elem Çiçekleri”ni çağrıştıran, “Üzüntü Çiçeği” isimli kitabından söz eder, ama nedense yayımlanmaz -belki yine yayıncı sorunu- ve bir daha öyküye dönmez.  Şiirlerini de sayfalara serptiği, esprili-alaycı bir dille kaleme aldığı, hatta kedisiyle bol dalga geçtiği ‘bellek yolculuğu’ kitabı “Adını Unutan Adam” okurlara ulaştırır. “Bu kitapla uzun, sonu belirsiz bir yolculuğa çıkıyorum. Doktor Fahrettin Cüreklibatır’ı arayacağım.” diyecektir. 

“İlk denemeden tam on üç yıl sonra, bu kez ‘Fakir Gencin Hikâyesi’ ile çıkar Fahrettin okurunun karşısına. Aradan geçen zamanda biriktirdiği güncel konuları, hafızasını deşerek hatırladığı anılarla birleştirmiştir. Ortaya çıkan eser, format olarak bir öncekinin aynı; yani bölüm bölüm ilerleyen, ancak o bölümler çoğu kez bir önceki kitabın tekrarı olan, savruk bir toplamdır.

“Fikret Hakan’ı Öz Abim Gibi Sevdim”, ref Kolçak İşsiz Kaldı”, Kadir Savun Sinemacılara Küstü”, Erol Taş’a İşkence”, Orhan Günşiray Ağladı”, Hüseyin Peyda’yı Ölüme Terk Ettiler”, “İşsiz Kalan Cüneyt Arkın” bölümleri, biraz melodrama göz kırpan üslupla yazılmış olsalar dahi eski yıldızların, hayatlarının sonunda geldikleri noktalara dair birinci elden tanıklıklar içerir. Mizaç ve dünyaya bakış itibarıyla almaşık, biraz gitgelli olsa da kitabın en sert çıkışı, yazarın Gezi Parkı” başlığı altında kaleme aldığı parçanın son kısmında yer bulur. Fahrettin Cüreklibatır, açıkça Gezi’de toplanan gençlerin yanına geçip iktidardakileri bu gençlere kulak vermeleri için uyarmaktadır:

“Özellikle yönetenler, siyasetçiler; bu halkın yürek güzellikleri, zenginliklerinden pay almamışlardır. Yarım kalırlar. Memleketin doğrularından uzaklaşırlar. İşte bu büyük halk, ilk kez bu kadar yoğun, siyasetçilere dedi ki: Artık söyleyeceklerim var. Beni dinleyin!” (7)

Arkın’ın önceki iki kitabından yararlanarak düzenlediği son kitabı “Benim Kahramanım Türk Halkıdır” 2022 yılında yayımlanır. Bu üç kitap, gülümseyerek ve duygulanarak okunmayı hak eden aykırı bir Türk sinema tarihi gibidir. 

Kitabın son bölümünde, günlüğünden parçalarla birlikte “Uslu” ve “Masa” (“İnsan Çiti” adıyla yayımlanmış olan) adlı öykülerine de yer verir. 

SİLAHI KALEM YILMAZ GÜNEY

Yayın Yönetmeni Saadet Özen, 50 Kuşağı’nın tek bir yoldan ilerlemediğini, edebiyatın farklı üsluplar ve bakışlarla yenilendiğini, büyük bir dönüşüme uğradığını ispat eden isimler olduğundan söz eder; Yılmaz Güney o isimlerden biridir.

Güney, Adana’dan İstanbul’a içinde edebiyat tutkusuyla gelmiştir: 

“Okuyordum, çok okuyordum. On sekiz yaşına vardığımda İngiliz, Fransız, Yeni Amerikan edebiyatını bütün boyutlarıyla biliyordum. Ve kazandığım paranın büyük bölümü kitaba gidiyordu.” (Feyizoğlu, 2003: 25)

Yeni Ufuklar ve On Üç gibi dergilere de öyküler yazmaktadır. Cüneyt Arkın ile aynı yılda (1956) yazdığı “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” adlı öyküsünde komünizm propagandası yaptığı suçlamasıyla yargılanır. 1961’de bir buçuk yıl hapis ve altı ay sürgün cezasına mahkûm olacaktır. Sürgün cezası ikiye katlanacaktır; çünkü sürgün dönemini muhafazakârlığıyla ünlü Konya’da geçirecektir ve “sabıkalı bir komünist olarak” her gün karakola gidip soğuk bakışlar altında imza verecektir.

İşte “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” öyküsünün içerik-biçim açısından anlaşılmasını kolaylaştıran girişi:

Yok,” dedim. Olmaz,” dedim. Sinekli Park’ın gölgeli karanlığında olmaz”lar, gölgelerin çengelli uçlarına asıldı, olur” oldu. Soğuk soğuk eller uzandı karanlığa, kaybettin,” dediler. Bunu da kaybettin.” Üçlü karanlık sekizleşti.

Seni kaybetmek istemiyorum,” dedim yavaşça. Küçük, çıplak ayaklarını havuzun sularına bıraktı. Bilinçsiz çemberler türedi. Kınalı ellerini birbirine kavuşturdu. “Öyleyse iki lira ver,” dedi. Gözlerini yumdu. Kirpikleri göz boşluklarını gölgeledi. Dudaklarını büzüştürdü. Uzattı. Uzandım. Dokunmaya korktum sonra. Çekildim. Yok,” dedim. Olmaz. Seni böyle düşünmek istemiyorum.” Gözlerini açtı. Nasıl istersen, peki. Sana, namuslu [censored] pozları mı takınayım yani?” Bir hoş oynattı kalçalarını. İçimde bir diklenme oldu. Hani beni olduğum gibi seviyordun? Sana yine söylüyorum. Ben orospuyum.” Diklenmem yavaş yavaş eridi. “Şu arabada gördüğün kızla oğlan var ya, iki lira verirsen sen de onlar gibi yaparsın.” Utandım…

Gerçekleri kabullenemiyorum. Beni, iki liram için öptüğüne de inanamıyordum bir türlü. İnanasım gelmiyordu. Onun, annemden, ablamdan farkı yoktu. Annem de babamla kırıştırırken aynı şekilde küçülüyordu. Yüzleri bir başka değildi onlarınkinden…”

Neyse ki, Güney’in toplumcu gerçekçi, hatta anlatısında fantastik ögelerden yararlanarak kaleme aldığı ve 1959 yılına kadar çeşitli dergilerde yayımlanan yazıları günümüzde “Gençlik Öyküleri” adlı kitapta toplanmıştır. Özdemir İnce, bu kitapla ilgili olarak Yılmaz Güney’in öykücülük boyutunu tanımak isteyenlere mesaj gönderir: 

Gençlik Öyküleri’nin yazınsal özellikleri, öncü nitelikleri henüz değerlendirilmemiştir, ama bir gün o da olur. Ama bir dönemin siyasal saplantıları yüzünden yatılan hapis ve yaşanan sürgün artık geri dönüşsüz bir olgu”dur.”

Cezalar, Güney’i öykücülükten koparacak, ama Konya’daki sürgün döneminde gözlemlediği yoksul köylüleri konu edinen, 1972 Orhan Kemal Roman Ödülü’nü alan “Boynu Bükük Öldüler” adlı romanı yazacaktır. (“Boynu Bükük Öldüler”, yıllar sonra (2022), Ayşe Emel Mesci’nin yönetmenliğinde, Adana Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosu tarafından başarıyla sahneye taşınır.)

Kadere bakın ki, “Selimiye Üçlemesi” adı altında topladığı üç kitabını (Hücrem, Salpa ve Sanık), sürgünde değil, Mart 1972’de tutuklanıp on yıl hapse mahkûm edildiği Selimiye günlerinde yazacaktır.

Yılmaz adını hak etmiştir: 

            “Adım, zorluklar karşısında eğilmez, umutsuzluğa kapılmaz, yılgınlığa düşmez ve baş eğmez anlamına gelir. Soyadım Pütün ise bir dağ meyvesinin kırılmaz çekirdeği demektir. Annem dindardı ve okuma yazma bilmezdi. Babam ise okuma yazmayı askerde öğrenmişti. Annem gibi o da hiç okula gitmemişti. Dokuz yaşımdan bu yana hayatımı çalışarak kazandım.” (9)

Atıf Yılmaz ve Yaşar Kemal’in fırsat verdiği ve “Bu Vatanın Çocukları” ile girdiği sinemada; macera, polisiye, mücadele, dram her şeyi harman eden avantürleriyle ‘Çirkin Kral’ efsanesini yaratacaktır. Ama sinemada varoluşunun ikinci perdesi vardır. Lütfi Ömer Akad’ın yönettiği ve senaryosunu birlikte yazdıkları ‘Hudutların Kanunu’ (1966), sinemada başlayan dönüşümünün ilk habercisidir. ‘Seyithan’ ve özellikle ‘Umut’ onun gerçekçi sinemaya yönelişini gösterdi. Hapiste geçirdiği yıllarda bile senaryolarını yazdığı, ‘Düşman’, ‘Sürü’ ve ‘Yol’ filmleriyle ise sinemamızın dünyaya açılmasını sağlayan bir başka Yılmaz Güney vardı artık.

ADANALI ARKADAŞ NİHAT ZİYALAN

Adanalı Yılmaz Güney’in çocukluktan 1970’li yıllara dek yakın arkadaşı olan Nihat Ziyalan’ın edebiyatçı yönünü unutmamak gerekir.  Ziyalan da Güney gibi acı bir yoksulluk içinde, II. Dünya Savaşı yıllarında “Dingin Avlusu” adı verilen bir yerde, tek odada büyümüştür. Ziyalan, şiirlerini Ankara’da çıkan Pazar Postası dergisinde yayımlar;  “İkinci Yeni” şiir hareketinde yer alır. Adana Şehir Tiyatrosu ve ardından Ankara Sanat Tiyatrosu sonrası, çocukluk arkadaşını hiç unutmayan Yılmaz Güney’in İstanbul’a çağrısıyla filmlerde rol almaya başlar. “İyi adam” olarak başladığı sinemada, kavga sahnelerinde dağılan saçları ve uzun favorileriyle “kötü adam” olacak, yaklaşık 150 filmde oynayacak, seks filmleri furyasının başladığı yıllarda sinemadan ve İstanbul’dan ayrılıp Avustralya’ya yerleşecektir. Sekiz şiir, iki öykü kitabı ve iki roman, onun edebiyat tutkusunun ürünleri olacaktır.

FİLM YAPMANIN BAŞKA YOLUNU ARAYIŞ 

Yönettiği ya da oynadığı filmler olmadığı için istemeyerek de olsa Atilla İlhan ve Vedat Türkali’yi atlayacağım; sırada 25. Antalya Altın Portakal Film Festivali (1988) jürisinde yakından tanıdığım ve sonrasında İstanbul’dan Bodrum’daki (Vikipedi Marmaris yazmış) ev-moteline her gidişinde İzmir’de konuk ettiğim Fikret Hakan var.

            Tabii ki aynı jüride öyküleri ve romanlarıyla tanınan, “Aramıza Kan Girdi” (1962), “Korkusuz Kabadayı” (1963), “Kelebekler Çift Uçar” (1964), “Cehennem Arkadaşları” (1964), “Yaralı Kartal” (1965) filmlerinin yönetmeni Tarık Dursun K. da vardı; onu İzmir ve İstanbul’da bulunduğu yıllardan tanıyordum. “Rızabey Aile Evi”ni (1957) okumuş, sinemasal anlatısından etkilenmiştim. Tarık Dursun K.’nın kafama soktuğu ve Dario Moreno’nun çocukluğunun da geçtiği “aile evlerini” İzmir’de sinema öğretim üyesi bulunduğum yıllarda aramış, fotoğraflamış ve sevgili Bilgin Adalı ile belgeselini yapmaya çalışmıştım. Gerçekleşmedi, ama uzun yıllar sonra bu kez İstanbul Beykent Üniversitesi günlerimde bir öğrencimi, Aile Evleri (Kortejo) belgeselini çekmeye ikna etmiştim.    

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin jürisinde gerçekleşen bu harika karşılaşmaların her iki taraf için artıları olacaktı: Fikret Hakan’ın anlattıkları ile 13. filmi de olsa Beyaz Mendil (1955) ile onun Türk sinemasında başladığı yolculuğu tanıyacaktım. O yıllarda Bilgi Yayınevi danışmanlığını yapan Tarık Dursun K.’nın ısrarıyla “100 Filmde Başlangıcından Günümüze Güldürü Sineması Komedi Filmleri” (1995) kitabını yazacaktım. Sonraki yıllar genişletilmiş olarak, “Yönetmenleri ve Filmleriyle Gülmenin Sineması” adıyla basıldı. Doğan Hızlan, sağ olsun kitabıma yer verdiği köşesinde, kısa ve öz mesajını verdi: 

Yönetmenleri ve Filmleriyle Gülmenin Sineması kitabı, hangi filmlere güldüğümüzü nedenleriyle anlatıyor. Tavsiye ederim.” 

İtiraf ediyorum, Fikret Hakan ile başlayan dostluğuma dek öykü yazarı ve şair kimliği ile ilgili sadece Vikipedi’de yazılanlar kadar bilgi sahibiydim.

“Taksim Atatürk Lisesinde öğrenciyken İstanbul Ekspres Gazetesi’nde röportajlar, şiirler yayımladı. Öykücülüğü 1958 yılına kadar sürdürdü. Öyküleri ‘Seçilmiş Hikâyeler ve ‘Dost’ dergilerinde yayımlandı. “Tellak Ali” adlı ilk öykü kitabı 1954 yılında yayımlandı.” 

O yıllarda İstanbul’da olmadığım için rol aldığı oyunları izlememiştim. Ama iki filmi vardı ki, Yılanların Öcü (1962) ve Karanlıkta Uyananlar (1964), İzmir Sinematek’i yönettiğim günlerde üyelerin görmek istedikleri filmler arasındaydı, ben de programa almış ve göstermiştim. 

Fikret Hakan’ın en beğendiğim işi, Kazancakis’in Zorba’sını tiyatroya uyarlayarak sahnelemiş olmasıydı. Kakoyannis’in yönettiği Zorba’yı izlemiş; Anthony Quinn müthiş oyunu ve ünlü sirtakisiyle, Mikis Theodorakis her zamanki gibi olağanüstü müziğiyle belleğime kazınmıştı. Filmi hatırlatmak için kısa bir giriş özeti koyuyorum:

            “Hayattan fazlaca bir beklentisi olmayan mutsuz İngiliz yazar, Yunan asıllı Basil’e (Alan Bates) Yunan adalarından biri olan Girit’te bir maden ocağı miras kalmıştır. Hayatına yeniden bir çekidüzen verme umudunu taşıyarak adaya gelen Basil burada aşırı davranışları olan, kaba saba ama hayata şehvetle bağlı orta yaşlı bir Yunan olan Alexis Zorba (Anthony Quinn) ile tanışır….”

2001 yılında ekonomik zorluklar nedeniyle ve yeni Belediye Başkanı Ahmet Piriştina’nın “Ara ver, destekleyeceğiz” sözü üzerine ara verdiğim Uluslararası İzmir Film Festivali’nin yerine, sanat etkinlikleriyle canlandırılmak istenen İzmir Fuarı’nda “Sinema Burada” günlerini başlatmıştım. Ağustos sıcağına karşın klimalı salona sahip İzmir Sanat’ın da katkısı ile birkaç yıl içinde “Sinema Burada” kendine yer edindi. Giderleri bu kez İZFAŞ (İzmir Fuarcılık Hizmetleri Kültür ve Sanat İşleri Tic. A.Ş.) tarafından karşılandığı için Türk sinemasının klasiklerini, usta yönetmenlerini, özellikle sinemamızın yeni filmlerini yaratıcılarıyla birlikte davet edebiliyor, özel bölüm ve gösteriler yapabiliyordum. Sanırım 71.’si düzenlenen İzmir Fuarı’nda “Sinema Burada, Yıldızlar İzmir’de” başlıklı etkinlikte, sanat yaşamının 50. yılını kutlayan Fikret Hakan’a bir plaket vermeyi yeterli bulmayıp öykü ve şiirlerini izleyiciye okuyacağı birkaç saati de ayırmıştım. Programda Fikret Hakan’ın öykü-şiir etkinliğini öğrenen İzmirliler oldukça şaşırdı; ama merakla salonu doldurdu. Tabii ki Türkan Şoray “Selvi Boylum Al Yazmalım” ve “Berdel” filmleriyle İzmir’de olacak; iki sinema ustası Yılmaz Güney ve Erkan Yücel de ölümlerinin dokuzuncu yıldönümü için düzenlenen özel bir gösterimle o günlerde anılacaktı.  “Kızılırmak Karakoyun” filmi, Ahmet Soner’in Yılmaz Güney belgeseli “Adana Paris”, Nebil Özgentürk’ün Ayhan Işık, Muhterem Nur ve Cüneyt Arkın belgeselleri de izleyiciyle buluşacaktı. 

“Sinema Burada, Yıldızlar İzmir’de” içinde yer alan bu özel etkinlik için, daha da geç olmadan Fikret Hakan’ın kitaplığımda olmayan öykü ve şiir kitaplarını edindim, notlar alarak okudum.

Bir gerçek ortadaydı: Fikret Hakan, güç rolleri kolayca başaran bir oyuncuydu, ama “Hamal’ın Uşakları” ve “Joe Brico Masumdur” öyküsünün; “Gece Limanı: Yasaksız Mutsuzluklar Rıhtımı” romanının; “İmbikli Duvar”, “İnce Müzikli Otobüsler” ve Necati Cumalı 2014 Şiir Ödülü ‘Jüri Özel Ödülü’ alan “Eski Biri”, Attila İlhan 2016 Emek Ödülü verilen “Falez Bitti” şiir kitaplarının yazarı olduğunu çok az kişi biliyordu.  1997’de yayımlanan “Hamal’ın Uşakları” için “Küçük insanların küçük dünyaları ve yalnızlık, hayal kırıklığı vb. duygu durumları anlatılır” deniyordu.

1984’te yayımlanan “İnce Müzikli Otobüsler” şiirlerden oluşur. İç dünyasını okuyucuya açan şairin aşk, kadın, özlem, aldatma, kaybetme, umut, hüzün, yalnızlık, aile temalarını ele aldığı görülür. Ayrıca şiirlerinde Yeşilçam sineması “demirciler çarşısı” benzetmesiyle yer alır. “İmbikli Duvar” (2002) diğer kitabına ilaveten yazarın iç hesaplaşmalarını, açmazlarını; dine, yaşama, var oluşa karşı felsefi sorgulamalarını da içerir. Şiirlerde mitik göndermeler yer alır. Pösteki’ye göre sözü edilen kitapta yazarın severek takip ettiği İspanyol şair Federico Garcia Lorca’nın etkileri görülür. (Pösteki 2009:154) İmbikli Duvar’da düz yazıya yakın şiirlerin yanı sıra, kısa şiirler, aforizmalar da bulunur. Alışılmamış bağdaştırmaların, metaforların yoğun kullanımı şairi İkinci Yeni şiirine yaklaştırır. “Son Ruznameci”de (2012) yine her yönüyle insan ve yaşam yer alır. “Eski Biri” (2013) ve “Falez Bitti” (2016) ise yazarın ustalık dönemi eserlerindendir. Benzer temaları kendine has üslubuyla işler. Fikret Hakan’ın tek romanı “Gece Limanı: Yasaksız Mutsuzluklar Rıhtımı”dır. (2010) Eserde Rosa ile Zeynel’in hikâyesi masalsı bir üslupla anlatılır.” (10) 

Yazarın diğer öykülerine göre daha baskın politik söylem içeren “Joe Brico Masumdur” özyaşamından izler taşır…

Eğer kitaplardan söz ediyorsak anılarından yararlandığı ve sinemamızın yönetmenlerini, filmlerinin açıklamalarını, bazı önemli olayları sıralayarak kurguladığı, ciddi emek verdiği  “Türk Sinema Tarihi” unutulmamalıdır.       

Fikret Hakan üzerine yazılan tek kitap Nigar Pösteki’nin “Eskimeyen Yeşilçamlı” adlı incelemesi de sonuç olarak onun filmleri ve yazdıklarıyla eskimediğini ortaya koyuyordu. Ancak eleştiri okları da saplanmamış değildi; 12 Eylül döneminde demokrasi, düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün talep edildiği “Aydınlar Dilekçesi”yle ilgili ikilemi eleştirilir. Önce imzalamış; sonra DGM’de dava açılınca tutumunu değiştirmiştir…

Şu açıklama önemli:

            “Eskimeyen Yeşilçamlı’nın en renkli ve yararlı bölümü, Hakan’ın öykü yazarı ve şair olarak portresini çizen son bölüm. Yazarın bu bölümdeki analizleri de sağlıklı. Ancak bu yoğunlaşma, Hakan’ın yönetmenlik anlayışı ve yönettiği filmler üzerinde daha ayrıntılı durulması gerektiği sonucunu doğuruyor.” (5)

Bu deneme yazısından çıkan sonuç, yazdıkları, filmleri ve sanata bakışları farklı olsa da onların çifte kanatla / edebiyat ve sinema tutkusuyla yaşamlarını sürdürdükleri bir gerçek. Yazdıkları, romanları, filmleri üzerine incelenmeyi fazlasıyla hak eden sinemacılarımız gönendiricidir ki sanat-kültür dünyamızda var. Örneğin Güneş Karabuda, Barbro Karabuda, Zülfü Livaneli, Ümit Ünal… Bir başka yazıda umarım onlarla devam ederim. 

Kaynakça

Pösteki, Nigâr (2009) Fikret Hakan Eskimeyen Yeşilçamlı. Kocaeli: Umuttepe Yayınları.

OĞUZ MAKAL YAZDI: BİRİ EDEBİYAT VE DİĞERİ SİNEMA, “ÇİFT KANATLI” SANATÇILAR