Bir Roman, Bir Film

23 Temmuz 2025

Friedrich Dürrenmatt’ın yanı sıra sık sık romanlarına göz attığım bir başka polisiye yazarı da: Ruth Rendell’dir. Dün bu yazarın, iki kadının birlikte işledikleri cinayeti anlatan Taştan Hüküm romanını bir kez daha hızlıca okudum; ardından romanın sinema uyarlamalarını izledim. Bugün- üç yıl önce Varlık dergisinde değinmeme karşın; Taştan Hüküm’e ve sinema   uyarlamalarından biri olan Claude Chabrol’un La Cérémonie adlı filmine yeniden göz atacağım… ama önce, gerçek bir cinayetten esinlenen bazı romanları ve filmleri hatırlamamın iyi olacağını düşünüyorum. Böyle dedim, zira iki genç kızın 1954 yılında Yeni Zelanda’da işledikleri cinayet; hem edebiyatta, hem sinemada kimi zaman izlek, kimi zaman konu zincirine dönüşmüştür: Örneğin Peter Jackson’a1994 yılında Venedik Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülünü kazandıran Heavenly Creatures(CennetYaratıkları) filmi Yeni Zelanda’da işlenen gerçek bir cinayetin uyarlamasıydı. Şöyle ki: Adları Juliet ve Pauline olan 15-16 yaşlarında iki genç kız, Borovnia adını verdikleri hayal ülkede tutkudan da öte saplantılı bir ilişki yaşamaktadırlar. Bu durum özellikle Pauline’in annesini rahatsız ettiğinden kızları ayırmak ister, ancak girişimleri sonuç vermez, çünkü kızlar, kadını bir tuğlayı başına defalarca vurarak katlederler. Böylece kışkırtıcı Borovnia ülkesinden ve hayallerinden yargılayıcı, cezalandırıcı gerçek hayatın karanlığına gönderilirler…

Jackson’un filminden 40 yıl önce işlenen bu gerçek anne cinayetinin faillerinden birinin adı Juliet, soyadı ise Hulme idi… Bu genç kadın Yeni Zelanda’da beş yıl tutuklu kaldıktan sonra İngiltere’ye dönecek, Anne Perry adını alıp çok satan polisiyeler dahil olmak üzere 100’den fazla roman yazacaktır…  İlginçtir – katil yazarlardan biri  olan  Anne Perry, Türkçeye hiç çevrilmemiştir…

İkili kadın cinayetleri ile ilgili sinematografik  dizge, 1971 yılında  aynı konuyu Katolik Kilisesi bağlamında işleyen, Bizi  Kötülükten Kurtarmayın diye Türkçeye  kabaca çevrilebilecek Mais ne nous délivrez pas du mal ile başlamış olabilir… Yeni Zelanda’daki cinayetten esinlenen bu filmde, adları Anne ve  Lora olan 14-15  yaşlarındaki iki genç kız; baştan çıkarmaya çalıştıkları adamı öldürdükten hemen sonra Baudelaire’in Âşıkların Ölümü şiirini, örneğin Çifte ışıklardan gidip gelecek bir iz / İkimizin ruhunda, o ikiz  aynalarda dizelerini okuduklarında kendilerini ateşe vereceklerdir.    

Sinematografik denilecek bu dizilime bizden bir örnek vermek gerekirse, Behiye ile Handan’ın Avusturalya hayallerine, yani Perihan Mağden’in İki Genç Kızın Romanı… ve romanı sinemaya uyarlayan Kutluğ Ataman’ın 2 Genç Kız filmi eklenebilir. Bu filmin ısrarla Heavenly Creatures (Cennet Yaratıkları) ile ilişkilendirilmesi beni pek ilgilendirmiyor; zira yeni bir şeyler bulunmadıkça sinemanın da edebiyat gibi tekrarlar zinciri olmaya devam edeceğini düşünüyorum…  

Fakat en iyisi, daha fazla kurcalamadan bu meseleyi bitirmek: Yeni Zelanda’da “anne cinayeti” ile başlayan esinlenme- etkilenme ve parodileştirme sürecinin son halkasının Simpson Ailesi’nin çalışkan ve zeki bireyi Lisa’nın Juliet adlı kızla yaşadığı tehlikeli ilişki olduğunu söylemek yanlış olmaz: Lisa The Drama Queen adı verilen bu bölümün tabii ki Cennet Yaratıkları’nın Borovnia’sı, İki Genç Kız’ın Avustralya’sı gibi bir hayal ülkesi de vardı: Equalia! 

Gelelim bugün değineceğim konuya: Bence kadın katillerin edebi yolculuğu Ruth Rendell’ in 1977 tarihli romanı A Judgement in Stone-Taştan Hüküm’ün katil kızlarıEunice ve Joan ile zirveye ulaşmıştır: Yazarın en bilinen cinaî çalışmalarından biri olan bu roman, iki kez sinemaya uyarlanmıştır. 1986 Holywood yapımı olan The Housekeeper, kızları – cinayet işlemek üzere İngiltere’den bir Amerikan kasabasına getirmesine karşın, pek ilgi görmez…1995 tarihli uyarlama olan La Cérémonie ise yönetmen Claude Chabrol’un Son Marksist Film diye tanımladığı yetkin bir çalışmadır: Bu filmde cinayetler bir Fransa kasabasına işlenecek; katillerin adları mekâna uygun olarak değiştirilip Eunice, Sophie; Joan ise Jeanne olacaktır.

La Cérémonie’nin temel mesajının burjuvazinin – toplumun alt tabakalarındaki insanlara  üstenci kayıtsızlığı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kısacası işlenen suçun veya işlenecek suçların şefkat, müsamaha gibi duygularla takviye edilmiş sınıfsal kibre gösterilen tepkiden kaynaklandığı da söylenebilir; nitekim biri hizmetçi, diğeri postane çalışanı iki kadın, ailenin iyiliksever büyüklenmesini aşağılayıcı bulmuş olacaklar ki, tereddüt etmeden katliam yapmışladır. Bu romanın değil, filmin- La Cérémonie’nin vardığı sonuçtur.

Ruth Rendel ise Taştan Hüküm’ün hemen başında cinayetlerin nedenini açıklar: Covardale (filmde Lelievre) ailesinin hizmetçisi olan Eunice -yani Sophie- okuma yazma bilmediği için katil olmuştur. Suç ortağı postane çalışanı Joan – yani Jeanne- deli olsa da Eunice deli değildir. Onda yirminci yüzyılda kadını kılığında gezen atavistik bir maymunun korkunç beyni vardır, aklı da yerindedir. Kısacası Eunice, evrimsel süreçte yitirilen özellikleri yeniden edinen ilkel bir insandır.        

La Cérémonie’ye dönersek; yadırganacak olsa da ben,Marksist yönetmenin bazı atıflar yaparak geçmişiyle hesaplaşmaya çalıştığı kanısındayım. Zira film Holywood yapıtlarında rastlanması pek mümkün olmayan, şifresi zor çözülebilen bazı ideolojik hınzırlıklarla donatılmıştır. Dolayısıyla La Cérémonie’yi ne zaman izlesem zihnimi hep aynı sorular çekip çekiştirir. Örneğin Chabrol, Celine’nin Gecenin Ucuna Yolculuk romanını izleyiciye niye hatırlatmış; cinayetler niye Mozart’ın Don Giovani Operası’nın aryaları eşliğinde işlenmiştir?  

Öte yandan yönetmenin, doğum günü partisinde konuklardan birine Nietsche’nin “İyi insanların tiksindirici bulduğum bir sürü yönü vardır, içlerindeki kötülük bunlardan biri bile değildir” sözünü söyletmesi tabii ki boşuna değildir…  

Gelgelelim bu çengellerin en acıtanına; Chabrol’un izleyicilere bir Yeşilçam filmiyle görsel imada bulunmuş olmasıdır. Meseleyi şöyle açıklayayım: Sophie, odasına konulan yeni televizyonun uzaktan kumandasını kullanmasını öğrenemediği için izleyememektir. Ancak      ailenin evde olmadığı bir gün Jeanne, Sophie’yi uzaktan kumanda ile tanıştırır: Tuşlara dokunan genç kadın, bir dizi uluslararası kanalda gezinir, Almanca – İngilizce konuşma sesleri eşliğinde görüntülenenleri şaşırarak izler. Bu gezinti sırasında, daha doğrusu filmin 32. dakikasında bizden bir kanal, Türk filmi görüntüleri ile ekranı dolduruverir. Şöyle ki: Kefiyeli, kanduralı bir Arap hizmetkâr, dairesel bir aynada kendini izleyen ceketini çıkarıp kızıl saçlarını savuran kot pantolonlu genç kadına tepsideki içki dolu bardağı buyurun için efkarınızı giderir sözleriyle ikram etmektedir. Görüntü bu kadardır ama çok daha ilginci, bu sekans boyunca görüntüdeki televizyon ekranının sol üst köşesinde TRT- İNT AVRASYA logosunun bulunmasıdır. Bu arada buyurun içiniz diyen sesin Agah Hün’e ait olduğunu söylemeli; filmin ve görüntüdeki kot pantolonlu kadın oyuncunun adını bir türlü öğrenemediğimi belirtmeliyim. Ama beni asıl rahatsız eden zihnimi kurcalayan soru, Chabrol’un burjuva ailenin katledilmesiyle sona eren bu cinaî başyapıtta böyle bir göndermede bulunmasındaki amaçtı: Acaba İngilizce ve Almanca konuşmalardan sonra uzaktan kumanda aracılığıyla Türkçeye geçilmesi Sophie için bir başka şaşkınlık unsuru olarak mı düşünülmüştü? Peki niye Arabistan çağrışımı yapan bir film seçilmişti? 

Evet Marksist yönetmenin Son Marksist Film diye tanımladığı La Cérémonie, işte bu tür sorularla ve özellikle TRT – İNT AVRASYA içeren sahneleriyle zihnimi hâlâ çekiştiriyor…  

İroniyi ve konuyu fazla uzatmadan devam ediyorum: Film gösterime girdiğinde Sovyetler Birliği dağılalı üç yıl olmuş; Fransızlar Sosyalist Enternasyonal marşını söylemekten, yani la raison tonne en son cratere/ zulme karşı hıncımız volkan demekten vazgeçip kırmızı gülleri yakalarından çıkarmışlar; Sosyalist Parti’nin Cumhurbaşkanı Mitterand,17 Mayıs 1995’te-Elysee Sarayı’nda yapılan bir törenle koltuğunu Merkez Sağdan Jacques Chirac’a bırakmıştı. 

Bu değişim Chabrol’u etkilemiş olabilir mi, bilemem ama 30 Ağustos 1995’te Fransa’da gösterime giren La Cérémonie’deLelievre ailesine fazla eleştirel yaklaşılmamasına, hatta iyi insanlar gibi kimi zaman sevecen davranılmasına karşın; filmin, burjuvazinin iktidarını       kanlı bir seremoni ile selamladığı söylenebilir… Bu tören şöyle gerçekleşmiştir: Aile Don Giovani’yi libretto evlerinde televizyondan izlemektedir. Bu arada opera doğum günü partisinde hediye edilen teybe kaydedilmektedir. İşte tam da bu sırada – Don Giovani lavta çalarak şarkısını söylemektedir ki, odaya ellerinde tüfeklerle Sophie ve Jeanne  girer, aile bireylerini öldürürler. Son kurşunlar ise Gecenin Ucuna Yolculuk’un da bulunduğu kitaplığa sıkılır. Bu arada söylenen aryalar, silah sesleri ve iki katilin konuşmaları kayda alınmaktadır.   Eğer kapanış jeneriği sonuna kadar izlenirse – polisin eline geçen bu kayıtlardan Sophie’nin Güzel dediği, Jeanne’nin ona Ellerimize Sağlık diye yanıt vermesi bir kez daha duyulacaktır.

Benim izlediğim kopyalarda duymadığım, ama göz attığım yabancı kaynaklarda yazıldığına göre, cinayet anlarını ve katillerin konuşmalarını kaydeden kaseti izleyen polis memurun tepkisi Ça va… On a bien fait’miş; yani polis iyi… aferin diyormuş. Celine’in Gecenin Ucuna Yolculuk romanı alt yazıda Dünyanın Merkezine Seyahat olarak çevrildiğine göre polisin sesine müdahale edilmiş olabilir mi… bu soruyu yanıtsız bırakıyor bugünü iki ilginç notla bitiriyorum:

(1) Bence Don Giovani’in librettosunun İspanyol yazar Tirso de Molina’nın 1620’de yazdığı   Don Giovani – Taş Misafir adlı hikâyeden esinlenilmiş olması – Chabrol’un Rendell’e yaptığı  jest olarak değerlendirilebilir.

(2)  1962 yılında Marilyn Monroe’yu ölü bulan, çelişkili ifadelerle kuşkulara neden olan hizmetçinin adı Eunice’di… Monroe’nun eski görümcesi yani Arthur Miller’in kız kardeşinin adı ise Joan’dı… Ruth Rendell’in hafızasında saklı tuttuğu bu isimler, roman yazarken zuhur etmiş olabilir: Kriptomnezi’den söz ediyorum…

İBRAHİM YILDIRIM’IN SİNEMA GÜNLÜĞÜ’NDEN SEÇMELER