Ülke ülke, festival festival gezen Oya belgeseli bu yıl kendisinden epeyce söz ettirdi, ettirmeye de devam ediyor. Sevinç Çor Baloğlu’nun yönettiği Oya, Ağustos’ta Yunanistan’da Lerepetra Film Festivalinde, Eylül’de İtalya’da Caorle Film Festivalinde, Kasım’da da Nijerya’da ImoIFF Creatives & Film Festivalinde gösterilecek. Dünya Premieri’ni Meksika’da, Avrupa Premie’rini Yunanistan’da yapan Oya, şu ana kadar üç kıta, 10’un üzerinde ülke, 20’ye yakın festival dolaştı.
İsmiyle müsemma Oya belgeselinde, Anadolu’ya özgü olan ve daha çok Anadolu’nun taşrasındaki kadınlar tarafından işlenen iğne oyası konu ediliyor. Kentlerde iğne oyası işleyen kadına rastlamak pek kolay değil. Kentlileşen pek çok Anadolu kadını için iğne oyası önceki kuşaklardan kalan; arada bir çeyiz sandığından çıkarılıp gösterilen ya da boyna, saça, yakaya iliştirilen “otantik” bir yadigar.
Geleneksel yaşamın sona ermesiyle birlikte geleneksel sanatlar belgesel sinema için “cazip” olmaktan çıktığı için iğne oyası da çoğu belgeselci için uğraşmaya pek “değmeyecek” bir konu. Bu konuda bir belgesel, TRT’nin “geleneksel sanat hamaseti”ne eklenmekten öteye geçmeyecektir. Hatta kimlik, inanç, çevre, toplumsal cinsiyet gibi konular dışında neredeyse başka olgulara ilgi göstermeyen “çağdaş” belgesel sinemamız için “demode” sayılabilir. Sahi, belgesel filmlerde tema mı önemli, sinema mı?
Biz bu sorunun yanıtını düşüne-tartışaduralım iğne oyası bir dil, birbirilerini anlayan, birbirlerine içini döken suskun kadınların dili. Günümüzde dil olmanın da ötesine geçmiş, ev içi ekonomiye katkı sağlıyor, uluslararası düzeyde akademik ilgi görüyor. Bu zenginliği “oyanın dili”ni “sinemanın dili”yle buluşturan Oya belgeselini izleyince anlayabiliyoruz.

“İğne ile yapılmış heykeller”
Yapım süreci dört yıl süren Oya belgeselinin ana karakteri Gülbiye, Bursa’nın Çaltılıbük Köyü’nde ipekböceği besleyen bir bilge ana; kendinden emin, dışa dönük ve sahici bir kadın. Filmin bir başka karakteri ise iğne oyası geleneğini sürdürmek üzere çalışmalar yürüten Adnan Memiş Kültür ve Sanat Vakfı’nın kurucusu, 2007 yılından bu yana iğne oyası koleksiyonu yapan Adnan Memiş. Babaanne Gülbiye torunu Ada’ya ipekböcekçiliğini, iğne oyasını, ritüelleri, masalları öğretmeye çalışırken Adnan Memiş ise koleksiyonunda olan ama ne zaman, nereden aldığını hatırlamadığı, taç biçiminde düzenlenmiş bir motifin peşine düşüyor.
Filmin bu dramatik öyküsü, gerçek mekânlarda, toplumsal oyuncularla çekilen sahnelerle iç içe geçiyor. Torunu Ada Gülbiye’nin anlatısını dinlerken seyirci de Ada kadar “bilgi”lenmiş oluyor. İpekböceği yetiştiriciliği, kurtçukların kozalarını örmesi, kozaların geleneksel yöntemlerle kaynatılarak iplik çilelerine dönüşmesi, bükülmesi bir masal gibi anlatılırken tercih edilen sinematografi de anlatıyı iyice fantastikleştiriyor. İnandığımız masallara dönüşüyor. İşleyenlerinden alıp-satanlarına, biriktirenlerinden akademik çalışma yapanlarına kadar koca bir dünya bu masalın içine oya gibi işleniyor.
“Sanat eseri bana göre,” diyor, filmde görüşlerine yer verilen pek çok uzmandan biri olan Gönül Paksoy. “İsterlerse halk sanatı, isterlerse etnografik bir parça desinler. İğneyle yapılmış heykeller benim gözümde. Müthiş bir sembolizm var: Motif sembolizmi var, renk sembolizmi var, sayıların sembolizmi var. Üç boyutlu ve geriye dönüşü yok Tekrarında yüzde yüz aynısını yapmak da mümkün değil. Her şeyden öte ataerkil bir yapıdaki ailelerde kadının var olmasını sağlayan bir obje oya.”
Gülbiye ipekböceği yetiştirmeyi babasından öğrenmiş. Bildiklerini torunu Ada’ya anlatmaya çalışıyor: “Bak böyle öğren. Ben de ölürsem, sen bakçan bu aylarda böceklere annenle…. Kolonya sürünmeyecen, parfüm sürünmeyecen, ölüveriyorlar. Onları süründün mü, kokuyu aldılar mı ölürler. Herkes bakıyordu eskiden. Şimdi kimse bakmayor. Dutları köklediler, kesmişler dutlarını, kalmayınca yedirecek bir şeyler bakamıyorlar.”
Ne acıdır ki, film tamamlanmadan birkaç ay önce Gülbiye vefat ediyor. Bir gün Ada, babaannesinden boşalan yeri doldurur mu, bilinmez…

Anadolu’ya özgü bir sanat
Sanat Tarihçisi Nurhan Atasoy oya sanatının Anadolu’ya özgü olduğundan çok emin: “İran’da yok oya. Orta Asya’da benim bildiğim, araştırdığım, oya yok. Suriye’de yok. Mısır’da yok, Kuzey Afrika’da yok. Yalnız Balkanlarda ama Balkanlara gitmesi çok normal. Çünkü Osmanlılar Balkanlara en erken giden, 14.yüzyıldan beri Balkanlarda varlıklarını sürdürmüşler. (…) Belki İstanbul’da başladı, İstanbul civarından yayıldı. Özellikle Ege bölgesine. Daha sonra daha İç Anadolu’ya, Doğu Anadolu’da fazla yok oya.” Atasoy yaptığı araştırmalarda, mirasa giren eşyaların listelendiği “muhalefat” defterlerinde, çeyiz defterlerinde oyaya rastlamış. Listelerde doğrudan “oya” adı geçiyor.
Didaktik kaygılara düşmeden “oya sandıkları”ndan, “mendil kültürü”ne dek pek çok ayrıntıyı seyirciye taşırken “bilgi”nin hakkını veriyor Oya… Canlı, tanıklı, belgeli bilginin…

Belgeselin 2025 Mayıs ayında düzenlenen 26. Altın Safran Belgesel Film Festivali’nin Kültürel Miras ve Korumacılık dalında, Suha Arın’a ithaf edilen ‘En İyi Belgesel’ ödülüne layık bulunması Suha Hoca’nın ve öğrencisi Sevinç’in adını birlikte tarihe işlemiş oldu. Filmin gösterisine eşlik eden ama ödül törenine katılamayan Sevinç, sosyal medya hesabından şunları paylaşıyordu:
“Sinemanın alfabesini Suha Arın’dan edinmiş bir talebesi olmanın ötesinde, ofisinde geçirdiğimiz uykusuz gecelerden, çok zaman evinde doyduğumuz sofralarına; ‘harp olur darp olur’ dediği her müşkülden sonra çınlayan kahkahalarına kadar pek çok görüntü ve ses, Safranbolu’nun rüzgârı ile İzmir’e ulaştı. Tarihleri aynı zamana denk gelen İzmir’de Kadın Yönetmenler Festivali’nde üstlendiğim sorumluluklar nedeniyle Ödül Töreni gecesi Safranbolu’da değildim. Ama Hocamın anısını yaşatan bu güzel kasabaya, neredeyse 11-12 saat yolu göze alıp, bir günlüğüne gidip İzmir’e döndüm. Gösterim sonrası Safranbolularla Oya’yı konuştuk. Ne güzel insanlarla ve de festivale gelen ne güzel gençlerle tanıştım, kucaklaştım. Hakan Aytekin’in, Suha Arın’ı ve sinemasını anlatan yazarları bir araya getirdiği ‘Belgeselin Omurgası’ kitabının Safranbolu’daki okurlarıyla buluştuğu bir zamanlamaya denk gelmesi de bir başka güzel talih oldu. Keşke hayatta olsaydı da filmi izleyip, kitabı okusaydı. En verimli zamanında yitirdik onu. Ruhu şad olsun. Kuşkusuz belgeselde büyük emekleri olan Oya ekibine çok teşekkür ediyorum. Filmin yolculuğu çok güzeldi, Oya’nın ise Adnan Memiş Vakfı ile daha pek çok farklı projeyi içeren uzun bir yolculuğu var, yolu açık olsun.”
Temanın sinemayı; sinemanın temayı tamamladığı Oya belgeseli Türkiye, Azerbaycan, Brezilya, Nijerya, İtalya, ABD, Kanada, Almanya, Cezayir’de düzenlenen 20’nin üzerinde festivalde gösterildi. Sicilya’da ve Safranbolu’da düzenlenen festivallerde “En İyi Belgesel”, ödülünü aldı. Ağustos’ta Yunanistan’da Lerepetra Film Festivalinde, Eylül’de İtalya’da Caorle Film Festivalinde, Kasım’da Nijerya’da ImoIFF Creatives & Film Festivalinde gösterilecek. İşleyeni, izleyeni bol olsun.
Gülbiye’nin ruhu şad olsun.
Yereldeki suskun Anadolu kadınının emeğini, sabrını, dilini küresel dünyanın dört bir yanındaki seyircilerle buluşturduğu için, iyi ki belgesel sinema var!
Hakan Aytekin
belgeselci@gmail.com
