Toplumsal yaşamın dolaysız yansıtıcısı olan belgesel sinemanın toplumsal sınıflarla ve emekle kurduğu ilişki acaba yeterli mi? İçinde sınıf meselesi olan kaç belgesel filmimiz var? Emeğin görünürlüğünü ne kadar dert ediniyoruz?
Çocukluğumda, okul kapanınca gittiğim köyümüz o zamanların (1960’ların sonu, 1970’lerin başı) pek çok köyü gibi tarım ve hayvancılıkla geçinirdi. Aile içi üretim, aile içi tüketimi karşılar; artanla da kış ve bahar aylarının geçimi sağlanırdı. Herkes kendi bağının, bahçesinin işçisiydi. Şehre göçenler dışında “elin işi”ne pek gidilmezdi. Dedem, köyde lakabı dışında pek “işlev”i olmayan bir “züğürt ağa”ydı! Asıl ağa, dedemin babasıymış; ama o gerisinde çok sayıda erkek çocuk bırakınca ağalığın kime geçtiği gürültüye gitmiş. Zaten o yıllarda toprak-nüfus dengesinin bozulmasıyla büyük kentlere doğru göç başlamış; tarım-hayvancılık gibi “ağalık” da hükmünü kaybetmişti. Yeterince küçükbaş hayvanı olmasına karşın dedem hayvancılıktansa bağ-bahçe işleriyle uğraşmayı daha çok severdi. Köyün en büyük elma bahçelerinden biri onundu; elma ağaçlarının arasına açtığı küçük bölmelerde sebze yetiştirirdi. Biber, domates, kabak, fasulye, maydanoz, soğan ekerdi. Bu sebzelerin hasadı biz köye geldiğimizde yeni başlamış olurdu. Kabak, biber erkenciydi; domates için sıcakların biraz daha kendini göstermesi beklenirdi. Soğanların kurumaya başlayan yeşil yapraklarının arasından topuz gibi yükselen çiçek kısmı gözüme olağanüstü görünürdü. Bu çiçeklere dedem “ışık” diyordu.
Esin Özalp Öztürk’ün Işığın Hasadı belgeselini duyduğumda yukarıda yazdıklarım aklıma gelmedi tabii ki. Film hakkında bildiğim tek şey, filmin mevsimlik tarım işçileri üzerine olduğuydu. Filmi izledikten sonra mevsimlik işçilerin “soğan hasadı” ile uğraştığını görünce bu satırlar kendiliğinden döküldü.

Emeğin belgeselleri
Emeğin-emekçinin yanında olduğundan hiç kuşku duymasak da Türkiye’de belgesel sinemanın içerik olarak sınıf meselesine yeterince yer vermediğini kabul etmemiz gerekiyor. Son yıllarda egemen medyada özellikle kol emeğinin görünürlüğünün azal(tıl)ması, belgesel sinemamıza da sirayet etti. Daha çok kimlik üzerine giden belgesel sinemamızda maden işçilerinin Ankara’ya yürüyüşü, Tekel işçilerinin direnişi, iş cinayetleri gibi filmler de olmasa “emek hafızamız” iyice cılız kalacak. Niş bir alan olarak “mevsimlik işçi” teması ise işlenmeye devam ediyor.
Esin Özalp Öztürk’ün Işığın Hasadı belgeseli de bunlardan biri. Ankara civarındaki tarlalarda “elin işi”nde çalışan mevsimlik işçilerin gündelik yaşamlarına, gün boyu yaptıkları soğan hasadına tanıklık edilen belgeselde, filme de adını veren “ışık” çok katmanlı biçimde çıkıyor karşımıza. Aydınlık ve karanlık iç içe; güneşin ve emeğin aydınlığı görünmeyen sermayenin ve pazarın karanlığına karışıyor. Gün ağarmadan başlayan, tarlada gün boyunca akan hayatın gecesi de var. Gecenin karanlığı, tarla kenarlarına kurulan çadırlardaki hayatı, özellikle de kadınların hayatını daha da görünmez kılıyor. Yemek hazırlamak, çamaşır-bulaşık yıkamak, temizlik yapmak, oturmak, dinlenmek, sohbet etmek için aydınlatma olanağı neredeyse yok. Karanlığı aralayabilmenin yolu jeneratörler. Onlar da yüksek maliyet ve sıkça oluşan arızalar nedeniyle kısa süreli çalıştırılabiliyor. Sabah çadırdan çıkıp tarla yoluna düşerken minibüslerin farları da işe yarıyor, tarlalarda yanan ateşlerin alevleri de.
Filmin hemen başlarında erkek işçilerden biri çadırın loş ışığında tespihini çekerken “Elektrik hayattır!” diye aydınlığın nimetlerini sıralarken bir kadın işçi ise soruyor: “Karanlıkta ne yapabilir ki bir insan?”
Karanlık, gün boyu yorulan “mevsimlikler”i uykuya sokarak günü unutturmaya, tarlaya tahammül gücünü yeniden kazandırmaya yarıyor. Gün boyu güneşin altında kavrulanların ertesi sabah kendi evlerinden yüzlerce kilometre uzaklıktaki çadırlarında, sünger şiltelerinde kendilerini yeniden üretmiş vaziyette uyanabilmesinin neredeyse tek yoldaşı bu baş edilemeyen karanlık…

Ötekine “şarj” şart!
İlk bakışta, mevsimlik işçilerin çadırlarını şebeke elektriğine yakın yerlere niye kurmadıkları sorusu akla gelebilir. Tespihli abinin söylediği gibi yanıt basit aslında; “Bizim öyle yakın bir köye ya da ilçeye çadır kurma imkânımız yok. Niye yok diyeceksin. Sorunlar yaşıyoruz. Yani köye yakın oldu mu köy sakinlerinde sıkıntı oluyor. Onun için biz hep daha sakin yerlerde kurmak istiyoruz.” Mevsimlik işçiliğin alameti farikası bu. Yerleşime, yerleşimlerdekilere uzak durmak, geçici obalar kurmak. Çünkü buraya ait değilsin, ötekisin, dışarıdan gelensin. Bütün kötülerin ve kötülüklerin sadece dışarıdan gelebileceği fikri o kadar içe işlemiş ki.
Geçtiğimiz yıl farklı bir uygulama yapılmış, mevsimlik işçiler için kamu eliyle geçici mekanlar kurulmuş. Suyu, hatta geçici ilkokulu bile olan, ama elektriği olmayan… Gel gör ki yürütülememiş bu uygulama, vazgeçilmiş. Çünkü mevsimlik tarım işçiliği öyle uzaktan bakıldığı gibi değil. Zaman hiç diğer işler gibi akmıyor. Birlikte çalışmak hiç diğer işlerdeki gibi değil. Bu işlerde birlikte olmak zor. Serde “zamansızlık” ve “öteki”lik var!
Oysa, yerleşimlerin içine dahil edilmeyen, geçici mekanları organize edilemeyen bu işçiler için de cep telefonu şart! Ve tabii ki “şarz” şart! En başta sistemi yürütmenin… tarlanın sahibinden soğanları satın alacak kabzımala, kamyonun şoföründen memleketteki hısım akrabaya ulaşmanın… çadırda sanal oyunlar oynamanın… başka başka hayatlara tanık olmanın tek yolu cep telefonları. Elektrik yetmese de erkeklerde, gençlerde bol bol telefon var.
Çorabı ayağından çıkarmadan uyumak
Mevsimlik işlerde götürü usulde çalışıldığı için daha çok kazanmanın yolu daha çok soğan başının saplarından “kesilmesine” bağlı. Bir çuval daha fazla soğan için, eli iş tutan herkes, çoluk çocuk tarlada. Karanlıkta başlayan kesme işi, karanlık bastığında da sürüyor. Daha çok soğan şart! Çavuş (işçilerin başı) bağırıyor, karanlıkta:
“Haydi, kesin! Haydi kesin, bu akşam çabuk bitsin! Alın size ışık! Siz diyorsunuz ya, ‘Gözümüz görmüyor’ diye. Alın burada! Gözünüz daha rahat görsün. Alın size ışık!”
Soğan saplarının yakılmasıyla oluşan alevler aydınlatıyor tarlaları… Hem ısınıyorlar hem aydınlanıyorlar! Mevsim sonbahar, önleri kış… Ve kış, soğandan kazanılanla geçecek. Kazancın karanlık yüzü ödemeler. Ödemeler en az iki ay sonraya kesilen çeklerle yapılacak. Soğan kesimi hemen, çek kesimi vadeli! Tarladan soğanları alıp götüren tüccarların bile yüzü gülmüyor. Soğanın acısı sofraya gelmeden tarladaki herkesin yüzüne vuruyor.
Dedemin bahçesindeki “ışık”lar sadece kendi evi, kendi ailesi içindi. Ne elin işiydi yaptığı ne de elin ışığıydı ektiği, biçtiği…
“Elin işi”ndeki mevsimlik işçilerin Viranşehir’den, Siverek’ten Adana’dan yüzlerce kilometre uzakta, Ankara’nın tarlalarında kör karanlıkta başlayan hayatları, akşamın zifirinde tamamlanıyor. Filmin başında “Karanlıkta ne yapabilir ki insan?” diye soran genç kadın, aslında olan bitenin, öğrenilmiş çaresizliğin farkında: “Güneş doğunca da aynı, hava kararınca da aynı. Bizim hayatta değişen bir şey yok. Aynı zorluklar, aynı çaba içerisinde”.
Karanlığın adaletsizliğine inat, ışığı anlatabildiği için iyi ki belgesel sinema var!
