“Biz bu ülkenin sahibiyiz” şiarıyla kurulan her cümle, ayrıştırıcı olduğu kadar içinde potansiyel bir şiddeti de barındırır.
Böylesi bir sahiplenme, hak, hukuk ve insani bütün değerleri yok sayarak her türlü egemenliği o bölgede öteden beri yaşayanların insafına bırakır. Bu aynı zamanda ilkel bir örgütlenme biçimidir.
Büyük şehirlerin göç almasına karşı duran kibirli burjuvayla kasabaya dışarıdan gelenlere karşı duran eşrafın direnişi arasında öz olarak hiçbir fark yoktur. Bu karşı duruş sadece kendi ülkesinin vatandaşına değildir; yabancı ülkelerden göçmek zorunda kalan mültecilere karşı çok daha sert ve dışlayıcı bir duruş vardır.
Kendi egemenlik alanını korumaya çalışan hayvansal bir içgüdüdür bu. “Bu tarlaları ben ektim”, “fabrikaları, şehirleri biz kurduk” böbürlenmesi, o bölgenin yerli halkının, sınırların hâkimiyetine sahip olduğunun, herkes tarafından bilinmesini istemesindendir.
Oysa şehrin yerlisi, kırsala göre daha eğitimli, farklı alanlarda üretken ve dünyadaki kültürel ve ekonomik gelişmelere daha açıktır.
Buna karşın kırsalın yerlisi ise misafirperver, paylaşımcı, doğanın değerini bilendir.
Bu iki genelleme, tıpkı diğer tüm genellemeler gibi içinde büyük yanlışlar barındırsa da çoğu zaman toplumda kabul görür.
Türkiye üzerine derinlemesine düşünmeye başladığımızda, bütün bu ön kabullerin değişmeye başladığı bir milat olmalı.
Türkiye’de bu miladı ciddi bir araştırma yapmadan belirleyebilmek mümkün değil. Sosyolojik, politik, ekonomik ve psikolojik değişimlerin keskin olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Her değişim, bir süre sonra günlük hayatımıza olduğu kadar sanatımıza da yansıyor.
Sinema, toplumsal hayatımızdaki değişimleri daha dolaysız, daha hızlı bir şekilde gösterirken bizi tedirgin eden olguları da açığa çıkartıyor.
Peki, sinemacıların taşraya, kırsala bakışı ne zaman pastoral manzaralardan katastrofik mekânlara, kanlı ilişkilere dönüştü?
Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Reha Erdem’in kırsalda geçen filmlerinde aile ilişkileri daha çok kasabanın ahalisine dair, içeriye ilişkin meselelerdi. Reha Erdem’in değil ama Ceylan’la Kaplanoğlu karakterleri, kasabadan ayrılmayı, gelenekten kopmayı ve büyük kentte tutunmayı mesele edinmişlerdi.
Ancak son yıllarda izlediğimiz birkaç film, yönetmenlerin kasabaya pastoral gözle bakmayı bırakarak taşralının ideolojisi, psikolojisi ve derin, kanlı şiddetiyle ilgilenmeye başladığını gösteriyor bize.

Cenk Ertürk’ün Nuh Tepesi, Emin Alper’in Abluka ve Kurak Günler, Özcan Alper’in Karanlık Gece ile Tayfun Pirselimoğlu’nun Kafkavari bir atmosferde hikâyesini anlattığı Kerr filmleri böylesi bir ortak noktada buluşuyor.
Her ne kadar bu filmler, hikâye anlatımı, görsel tasarımı, politik ve ideolojik bakış açılarıyla birbirinden farklılıklar gösterse de kırsala bakışta birbirine benzer perspektiflere sahip.
İçine Çöken Şiddet
Bu filmlerin estetik olarak yeni sinemamızın anlatım biçimine sahip olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Tayfun Pirselimoğlu’nun Kerr’i bazı özellikleriyle diğerlerinden ayrılsa da stilize ettiği kasaba örgütlenmesi, aynı zamanda bir cemaat örgütlenmesine benziyor ve şiddetin boyutunu diğer yapımlara bağlıyor.
Dışarıdan gelen tehdit, yerli halkın huzurunu kaçıran, kurulu düzeni tehdit eden bir olgu olarak bu filmlerde öne çıkıyor.
Yeşilçam’ın toprak, su gibi mülkiyet konularından farklı olarak, kırsaldaki erkin, dışarıdan gelen ya da olası tehditlerle kimi zaman üstü örtük kimi zaman da aleni bir mücadelesi söz konusudur bu filmlerde.

Nuh Tepesi, taşranın batıl inancına, düşünsel bağnazlığına vurgu yaparken; Abluka, Kurak Günler ve Karanlık Gece,kurulu düzeni yani yaşam biçimini -politik, ideolojik, ekonomik- olarak tehdit eden “yabancı”nın ya da kırsalın yerlisi ama büyük şehirde yaşadıktan sonra yeniden kırsala dönen, dolayısıyla değişime, belki “mutasyona” uğramış yabancının getirdiği kültürün, yaşam biçiminin, düşüncenin bertaraf edilmesini anlatır.
Kurak Günler ve Karanlık Gece, eşcinselliğin bir tabu olarak taşralının tüylerini diken diken ederken kendi içindeki cinsel sapmaları normalleştirdiğini ima eder. Kerr ise cinselliği, diğer filmlerinden farklı olarak karakterin hayata bakışındaki şaşkınlıkla biraz da Kafkavari bir ironiyle ele alır.
Bahsini ettiğimiz üç filmin ortak noktası ise “hayattaki çöküntü”dür.
Obruktur!

Ancak işin başka bir boyutu daha var. Baskıcı rejimlerin toplumsal hayatı nasıl etkilediğini, insan ilişkilerini nasıl bir kültür, sınıf ve inanç çatışmasına dönüştürdüğünü hatırlamak için Amerika ve Avrupa’daki baskıcı rejimlerin iktidarda olduğu dönemlere ve o yılları anlatan filmlere bakmamız gerekiyor.
Baskıcı rejimlerin toplumdaki şiddeti ve histeriyi daha çocukluktan başlayarak körüklediğini, yetişkin bireyler olduklarında yaşadıklarından, yaptıklarından utandığını anlatan en iyi filmlerden biri, edebiyat uyarlaması olan Kelebeklerin Dili’dir.
Manuel Rivas’ın üç ayrı öyküsünden senaryolaştırılan film, Jose Luis Cuerda tarafından 1999 yılında çekildi. Film, 1936 İspanya’sında, faşist rejimin gölgesinde, Galiçya’lı küçük bir çocukla yaşlı öğretmeni arasındaki ilişkiyi anlatır.
Film, iktidarın örgütlediği linç girişimine, farklı düşünen, farklı yaşayan, hayata dair incelikleri olan insanların nasıl katılmak zorunda kaldığını anlatır. Faşizm tahammülsüzdür ve sıradan insanları hem suça bulaştırır hem de cezalandırır.
Şiddettin Sıradanlığı
Sinema toplumun sıradanlaştırdığı sapmaları ifşa eder.
İstemeseniz de size, sizi gösteren hikâyeler anlatır.
Cenk Ertürk’ün Nuh Tepesi, Emin Alper’in Abluka ve Kurak Günler, Özcan Alper’in Karanlık Gece ve Tayfun Pirselimoğlu’nun Kerr filmleri; kimi zaman alegorik kimi zaman da açıktan açığa Türkiye’nin muhafazakârlaştıkça daha baskıcı, şiddeti sıradanlaştıran, farklı düşünce, inanç ve ideolojilere tahammülsüz bir topluma dönüştüğünü anlatıyor.
Siyasal atmosferdeki adaletsizliğin, derinleşen sınıfsal çelişkilerdeki şaşkınlığın, yozlaşan inanç örgütlenmelerindeki sapmaların, sapkınlığın, işçileri içine çekip yoksullaştıran ekonomik obrukların sinemaya yansımayacağını düşünmek aptallık olur.
Şiddetin sıradanlaştığı bir toplumda, şiddet toplumun bütün bileşenlerine bulaşır!
Bu kaçınılmazdır; ama daha kötüsü, yaşanılan şiddetin boyutunu küçümseyerek görmek istemeyenlerin, bunları birkaç “meczubun”, toplumun düzeninin bozmak isteyen “provokatörlerin” ya da “rejim düşmanlarının” eylemi olarak yaftalamasıdır.
İşte o zaman koca bir çöküntünün, dev bir obruğun kenarından, derin bir karanlığa bakıp hiçbir şey göremeyen şaşkınlardan farkımız kalmaz!
