Bu ağacın dibinde, tahmin ediyorum, İyonlu çocuklar, Romalı askerler ve 1923’lerde Mustafa Kemal’in askerleri oturdular, şehit mataralarından su içtiler. Tarih kadar tarih bir ağaç. Muhteşem bir ağaç. 1400 yaşında.” 

Gödence Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Başkanı Çağatay Özcan Kokulu böyle tanımlıyor zeytin ağacını… 

Ölecek olan kim?

Zeytin ağaçlarının kitlesel ölümüne yol açacak olan Maden Yasası, Meclis’ten geçti. Bilim insanları 3000 yaşındaki bir zeytin ağacının bile taşınabileceğini söylüyor. Yasayı savunanlar, yasanın yaratabileceği tahribatı yumuşatmak için hemen bilime sığındı. Sorun sanki birey olarak bir ağacın yaşamasıymış gibi… 

Evet bir zeytin ağacı yaşar. İnadına yaşar, hatta binlerce yıl yaşar. Oysa zeytin ağaçları yakın gelecekte kitlesel olarak ölecek, öldürülecek. Ve onlarla beraber ölen sadece zeytin ağaçları değil, koca bir kültür, tarihsel bir birikim olacak. 

Nilgün Yanık Emiroğlu ve Ramazan Emiroğlu’nun 2016 yılında tamamladığı Ölümsüz Z belgeseli, belgesel sinemanın farkındalık yaratma, hafıza oluşturma işlevine önemli bir örnek. Belgesel, zeytin meyvesini sıkmayı öğrenerek karanlığı aydınlatan, odunuyla küspesiyle ısınan, savaşlarda yaralarını zeytinyağıyla saran, hastalıklardan onu koruyan, vücudunu zeytinyağlı sabunla temizleyen, olimpiyatlarda sporcunun başarısını zeytin dalından taçla ödüllendiren, onu barışın ve iyiliğin simgesi haline getiren insanın öyküsünü, insandaki zeytin tutkusunu, güçlü sinematografisiyle yeni nesillere aktarmayı hedefliyor. Çünkü zeytin, insanın hayatını sürdürebilmesi için gereken her şeyi, tek başına karşılayabilen bir ağaç. Aydınlatıyor, ısıtıyor, besliyor, koruyor, tedavi ediyor, temizliyor, ailelerin geçimini sağlıyor… Bu nedenle zeytini tanıyan, bilen insanlar onu asla kaybetmek istemiyor ve tutkuyla bağlanıyor.

Saygı duymadığımız ve korumadığımız doğanın bize sunduğu kaynaklar sonsuz değil. “Doğal kaynak” nitelemesiyle sıradanlaştırılan kaynaklar, hiç de doğal olmayan biçimde hızla tükeniyor! Doğa üzerinde sonsuz tasarruf hakkı edinenlerin daha çok “para” sahibi olması, nihai tüketicilerin de daha çok “konfor” elde etmesi dışında bir hedef de yok. Mali kaynak, stratejik önem, ülkenin bekası, insanımızın refahı ve mutluluğu gibi pek çok parlak ifade, bu tüketimi gözlerden uzaklaştırıyor. 

TEMA Vakfı’nın 2020 yılındaki raporuna[1] göre Muğla ilinin % 59’u maden sahası olarak ruhsatlandırılmış durumda. Üstelik bu alanların % 65’i de orman alanı. Nadir flora ve fauna barındıran, dünya çapında önemli bir ekosistemin parçası olan Muğla, 1449 maden ruhsatına bölünmüş. Tarım alanlarının % 48’i, arkeolojik sit alanlarının % 66’sı maden sahası olarak ruhsatlandırılmış. Yani oraları kimin delik deşik edeceği çoktan belirlenmiş durumda. Rapordaki ifadeyle: “Bölgede mevcut ruhsat sahalarının hayata geçmesi halinde, Muğla’nın toprağı, suyu, doğal varlıkları, yöre insanının sağlığı, tarıma ve turizme dayalı ekonomisi telafisi imkânsız zararlar görecek.” Rakamları güncelleyebilsem durumun daha da ölümcül olacağı kesin.

“Patlıyoruz” ama… 

Yıllardır geçirilmeye çalışılan ama bir türlü “başarılamayan” Maden Yasası değişiklikleri sonunda Komisyon’dan geçti. Meclis’ten geçmesi de an meselesi. Bu görüşmeler sırasında Muğla ve farklı şehirlerden gelen çok sayıda köylü, çiftçi, doğa ve çevre hakkı savunucusu ve hukukçu Meclis’e girmek istedi; ancak onların girişine izin verilmedi. Karşı durulan değişiklikler sonunda “torba yasa” marifetiyle Meclis’ten geçirilmeye çalışılıyor. Maden Yasası’nın yeni hâli ile özel çevre koruma bölgeleri, sulak alanlar, milli parklar, yaban hayatı koruma sahaları, sit alanları gibi zeytinlik alanlar da madencilik faaliyetlerine açılmış oluyor. Değişiklikler, ruhsat sahiplerine Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporlarında kolaylık sağlıyor, süreci hızlandırıyor. 

Çoğu zaman gelir açısından en çok umut bağladığımız ve her yıl “patladığını” ilan ettiğimiz turizmin en canlı, en olanaklı kenti olan Muğla, “turizm”den çok “maden” alanlarıyla patlayacak gibi görünüyor.  Turizm dışarıdan buraya gelecek olan turistlere bağımlıyken, maden sahalarımız da doğrudan dışarıya bağlı! Yerli ve milli ortaklar bu işi kolaylaştırırken Kanadalı, Amerikalı, Fransız maden şirketleri karış karış memleketin toprağını patlatıyor, daha da patlatacak… Çünkü gelecek, madenlere sahip olanların. Toprağın altında değil de, birilerinin elinin altında olması isteniyor olmasın? Ukrayna’nın madenlerinin ne duruma geldiğini atlamamak lazım. Hem de maden alıcılarının önce silahlarını satarak her türlü ölümü pazarladıklarını…  Biz zeytini, yeşili, doğayı tartışırken daha büyük hesaplardan ürküyor insan.

Maden ruhsatı verilen arazilere sadece “alan” olarak bakmak da kısıtlı ve tehlikeli. Çünkü bu alanların büyük bir kısmı aynı zamanda su kaynakları için birer havza. Yeri geldiğinde “su” için de ne çok şey söylüyor politikacılar… 

“Zeytin Denizi” 

Ege Bölgesi’nde iki deniz vardır, biri malum Ege, diğeri ise “zeytin denizi”. Yanılmıyorsam bu tabir Yaşar Kemal’in. Söke’den Muğla’ya doğru giderken tepeleri aşıp da Bafa Gölü’ne doğru inerken esintinin altında salınan “zeytin denizi”nin dalgaları ışıldar… 

Ölümsüz Z filmine görüşleriyle katkıda bulunan kaynak kişiler tarımdan arkeolojiye, sağlıktan ekonomiye pek çok alanda zeytinin ne denli yaşamsal olduğunu anlatıyor. Klazomenai antik yerleşimindeki M.Ö. 6. yüzyıla tarihlenen, Anadolu’nun bilinen en eski zeytin işliğinden geçen yüzyılın ve günümüzün işliklerine; geleneksel tarımdaki zeytinden kültür sanat alanlardaki zeytine kadar pek çok olgu filmde karşımıza çıkıyor. Mesleği, yaşı, cinsiyeti, yaşama alanı, ilgi alanı farklı olsa da filmdeki kişilerin fikri ortak: 

Cahit Çetin (TARİŞ Zeytin ve Zeytinyağı Birliği Başkanı): “Zeytin benim karnımı doyurdu. Zeytin beni okuttu. Zeytin beni yaşattı. Ve benim zeytine karşı bir borcum var.”

Çağatay Özcan Kokulu (Gödence Zeytin ve Zeytinyağı Kalkınma Kooperatifi Başkanı): “Bunlar bizim değil, insanlığın. Dedemizden aldık, kullandık. Çocuklarımıza, çocuklarımız da çocuklarına emanet edecekler.

Akdeniz medeniyetinin doğuş kaynağı olsa da ne yazık ki zeytin ağaçlarının köklerini saldığı topraklar bugün üstünden çok altıyla iştah kabartıyor.

Filmde madenlerin kabaran iştahı değil, toplumsal yaşamı her şeyiyle zenginleştiren, sofralarda iştah açan zeytin var! 

Zeytinlerin ölümü yok!

Zeytinin ölümsüzlüğü var. 

Maden uğruna “ölümsüz” zeytin ağaçlarını doğduğu topraktan kopararak taşımak ya da öldürmek yerine insanın doğayla uyum içinde yaşamasının daha elzem olduğunu anlattığı için, iyi ki belgesel sinema var!

Ölümsüz Z belgeselini seyredebileceğiniz link: https://www.youtube.com/watch?v=vyhDHXpHx-k


[1] https://www.tema.org.tr/basin-odasi/basin-bultenleri/yasalarla-madencilikten-korunan-alanlar-belirlenmeli

Tarih kadar tarih bir ağaç: Ölümsüz Z