Belleği çok güçlü olanlara, ayrıntılara dek hatırlayıp yazanlara ‘selam olsun!’ diyorum; kendimi bu konuda ayrı bir yere koyuyorum.  Bu yazıyı hazırlarken bir kez daha fark ettim ki unutmam sandığım birçok şey, yenisine yer açmak için sanki bellek haritamdan silinmiş. Luis Buñuel‘in çok bilinen şu sözü serzenişime tam uyuyor: “Tüm yaşamımızı şekillendirenin bellek olduğunu fark edebilmemiz için çok az da olsa belleğimizi yitirmeye başlamamız gerekir…”Neyse ki “Unutabilmek de en az hatırlayabilmek kadar hayatidir” sözü bir yerde karşıma çıkınca doğrusu biraz rahatladım. 

Atıf Yılmaz, (arkada) Semih Kaplanoğlu, Âlim Şerif Onaran (Oğuz Makal arşivi)

Atıf Yılmaz“Hafızam pek kuvvetli değildir” itirafıyla başlayan, gazeteci-yazar Mine Saulnier’nin üstelemesiyle kaleme aldığı Söylemek Güzeldir kitabının önsözünde, filmlerini-tarihlerini bile sinema yazarı Agâh Özgüç’ün Türk Filmleri Sözlüğü yardımıyla hatırladığını aktarır. Tunç Başaran, “Hafızasının zayıf oluşu onu bazı konularda daha esprili yapıyor” diyecektir. Hatırlayanlardan yardım istemesini “komik” bile bulacaktır.  (Başaran, 2001: 63) Duygulandırıcı olan, yeni yitirdiğimiz sevgili dostumuz Şerif Gören’i de hatırlamamı sağlayan Atıf Yılmaz’ın şu aktarımdır.

“Kitabın yazılışı sırasında bir akşam, değerli yönetmen dostum Şerif Gören’le konuşuyorum. Söz anılarımdan açılınca benim çektiğim Mevlana filmiyle ilgili bir anısını anlatıyor. Bense Şerif’in anısından vazgeçtim, Mevlana’da bana asistanlık yaptığını bile hatırlamıyorum.

Konya’da Sultan Han’da bir sahne çekecekmişiz. Han restore ediliyor, avlu kesme taş bloklarıyla dolu, Şerif’e ‘bunları temizlet’ deyip gitmişim. Şerif “Restorasyonda çalışan işçilerden yardım istedim.” diyor…” 

Gerisini lütfen kitabı edinerek okuyun, çünkü Şerif Gören’in anlattığı çok şenlikli bir hikâye…Ama Atıf Yılmaz’ın İzmir’de konuk olduğu günlerde, 1980’lere dek İzmir sinemalarının ünlü salonu Basmane semtindeki Yıldız Sineması sahibi Yüksel Kazmirci’yi ziyaret etmemiz benim için şans olacaktır. 

ATIF YILMAZ YARDIMIYLA YÜKSEL KAZMİRCİ’Yİ TANIYORUM

O yıllarda sinema salonlarını ayakta tutan seks-avantür filmlerini göstermemek için, benim gençlik günlerimin de yıldızı olan sinemasını; elektrik, su harcamalarını karşılamak, çalışanlarıyla ayakta tutabilmek için çok arzulamasa da bir spor-halı saha salonuna dönüştürecek bu ‘İzmir Beyefendisi’ni tanıyacaktım. Böylece Yıldız Sineması’na, İzmir sinema salonları tarihi üzerine yazacağım kitap ve belgesel filmde bilinmeyen ya da fark edilmeyen özelliğini de anlatarak yer verebilecektim.

Yıldız Sineması kapandıktan sonra, Halı Futbol Sahasıyla Yıldız Spor Tesisleri 

Öncesinde de kitaba giren, geçmişte kalmış, binaları gibi isimleri de kayıp sinema salonları üzerine deyim yerindeyse “arkeolojik araştırma” yapmıştım. En ilginç olanı ise İzmir’de sinemalı yaşamın başlangıcıydı; gün farkıyla da olsa Osmanlı’da ilk film gösterimi İstanbul’da değil (Sponeck Birahanesi) İzmir’de gerçekleşmişti. Doğrudur bu, yıllar önce bu olayın gerçekliğini Antrakt Sinema dergisinde çıkan bir yazımda aktarmıştım. 10 Aralık 1896 tarihli Ahenk gazetesi, İzmir’de Frenk Mahallesi’ndeki Apollon Salonu’nda “kinematograf” gösterimi yapıldığı bilgisini verir. Araştırmacı-yazar Efdal Sevinçli, bilginin kaynağı olan Ahenk’te, 17 Aralık 1896 günü yayımlanan haberi günümüz Türkçesine şöyle aktarır: 

“Frenk Mahallesinde bulunan Apollon Salonu’nda her akşam, Edison’un yoktan yarattığı (bir) buluşu olan kinematograf adlı şaşkınlık veren aygıt aracılığıyla hareketli cisimlerin resimlerini almak gibi gayet eğlenceli ve izlemeye değer bir takım oyunların gerçekleştirildiğini geçmiş sayfalarımızdan birinde duyurmuştuk.

Adı geçen oyunların ne derece şaşkınlığa düşürücü bir ustalıkla yapıldığını değeriyle anlamak ve ünlü bilgin Edison’un buluşlar alanındaki bu olağanüstü ustalığını görmek ve günümüz bilimlerinin insanı şaşkına çeviren ilerleyişi konusunda bir görüş üretebilmek için sonuçta bu salonu ziyaret etmek gereklidir.” 

                        Pathé Frères Sinematografhanesi  (Orijinal kartpostal Oğuz Makal arşivinden)

1900’lü yılların başında gösteriler yaptığı bilinen Pathé Frères Sinematografhanesi -ki daha önce tiyatro Eksaristeron’dur-, Osmanlı Sinematografhanesi Palas Sinema Color, Milli Kütüphane Sineması (Elhamra değil, o sonra), İkiçeşmelik Ankara Sineması, Lale Sineması, Sakarya, Tayyare, Majik, Asri, vb. kitabımdaki birkaç başlık.

İlk Yıldız Sineması’nın çatısı yapılırken (Oğuz Makal arşivi)(Oğuz Makal arşivi)   

Yıldız Sineması yıkılıp yeni çatısı ile yapılırken (Oğuz Makal arşivi)

Merakta kalmayın, ‘Yıldız Sineması’nın ‘bilinmeyen özelliği nedir?’ sorusunun yanıtı şöyle: Sinema ilk açıldığında, elektrikli bir düzeneğin yardımıyla çatısı açılıp kapanan, başınızı yukarı kaldırdığınızda yıldızları gören, doğal havalandırılmış bir salonda film izliyordunuz. Ancak Yüksel Bey, 1957 yılında mimari olarak pek beğenmediği binayı tümden yıktırır, yeniden yaptırır; yenisinde de tavan yine açılmaktadır. Ama bu kez çatının üstüne üç kapak konacak, karşılıklı konan iki ray üzerinde kapaklar elektrik motoru yardımıyla hareket edecek, açık kapaklardan yine temiz hava salona dolacaktır. Önemli farklılık ise arada asma tavan vardır, yağmur toz giremeyecektir; ama bu nedenle izleyici, eskisi gibi açılan tavandan yıldızları da göremeyecektir. Yüksel Kazmirci düşündüğünü yapmıştır, şöyle diyecektir: “Yazları üç avantür film birden oynardı. Tavan da hep açık dururdu…”  Ve tabii ki Yıldız Sineması şu ilanı da hak edecektir:

Net ses, mükemmel projeksiyon, rahat koltuk, geniş salonlar ve en güzel filmler. Raylar üzerine oturan çatı otomatik surette açılarak yazlık sinemaya inkılap ettiği gibi, havasını daima temiz tutar.”

Yıldız Sineması sahibi Senai Kazmirci, oğulları Merih ve Yüksel Kazmirci ile. (Oğuz Makal arşivi)

ADAK FİLMİNİN BAŞINA GELENLER

Atıf Yılmaz’ın sınıfta öğrencilerimize anlattığı olay ise unutulacak gibi değil. Türk sinemasına yaptığı renkli katkılar bir yana “epik/deneysel” filmleri; Keşanlı Ali Destanı, Asiye Nasıl Kurtulur? (senaryosu Vasıf Öngören’in aynı adlı epik oyunundan Barış Pirhasan tarafından uyarlanmıştı) ve nedense adı pek geçmeyen, eleştirmen-yazar Burçak Evren’in “üzerinde gereği gibi durulup değerlendirilemeyen” saptamasını yaptığı Adak filminden söz edecektir. 

Adak filminde bu kez yanında -Bertolt Brecht/epik tiyatro-sinema bilgisiyle- Başar Sabuncu vardır. Başar Sabuncu’nun senaryolaştıracağı olay 1962-64 yıllarında Erzincan’ın Üzümlü Beldesi’nin Pelitli Köyü’nde yaşanmıştır. Tarım işçisi olarak Çukurova’ya giden, orada hırsızlıkla suçlanıp hapse giren, suçsuzluğu anlaşılınca vaadini yerine getirmek için iki buçuk aylık oğlunu Tanrı’ya kurban edecek Mümin’i canlandıran Tarık Akan (ve Necla Nazır) başroldedir. Filmin özgünlüğü bir yorumdaki gibi  “Türk sinemasında ilk kez, bir filmin aralarında, olaylara konunun uzmanları tarafından bilimsel yorumlar getirilmiş” olmasıydı. Atıf Yılmaz’ın anlattığı da sansür kurulunca bazı sahneleri kırpılan, farklı anlatısına karşın oyuncuları yardımıyla gösterim şansı bulan filmi gösteren salon sahibi Atıf Yılmaz’ı yakalayarak “Senin filmi düzelttim Atıf abi!” diyecektir. “Yanlış montaj yapmışlar.”

Atıf Yılmaz’ın “Nasıl, nedir ?” diye sormasına fırsat vermeden anlatmaya devam etmiştir. Belgesel olan sahneleri çıkarttırmış, Tarık Akan ve Necla Nazır’lı öyküsel sahneleri birinci makarada sıralatmış, sonra olayın tanıklarıyla yapılan röportajları-belgesel sahneleri ikinci makarada art arda getirmiştir.  Atıf Yılmaz’ın “Gitti bizim epik film” diye düşündüğünü sanıyorum. Adak öncesi çektiği, adından sık söz edilen Selvi Boylu Al YazmalımAdı Vasfiye gibi filmlerin yönetmeni Atıf Yılmaz için “salon sahibinin kurgusu” tam bir sürprizdir.

ALİ ÖZGENTÜRK’Ü SELAMLARKEN

Bu yazıyı yazmamın bir nedeni de İzmir’de öğrencilerle bir araya gelen, senaryo yazarı-yönetmen ve gerçekçilikle simgeselliği farklı temalı filmlerinde buluşturan Ali Özgentürk’e uzaklarda da olsa “merhaba” diyebilmek. (Ve ne anlamlı bir erken ‘veda’ yapmıştı: 2019 yılında film, senaryo, kitap, tüm eserlerinin mali haklarını eğitime kaynak olması için Darüşşafaka’ya bağışladı.)

70’lerde çektiği Yasak ilk filmiydi; ama 80’lerde darbeci generallerin başı Kenan Evren bir konuşmasında Yasak filmini yerden yere vurarak Ali Özgentürk’ün tutuklanmasına neden olacaktır.  Onat Kutlar’ın da senaryo katkısı olan ilk uzun metraj filmi Hazal için zaten yeni bir şey söylemek mümkün değil, en güzelini Atilla Dorsay yazmıştı:

Doğu aşk masallarının, halk söylencelerinin, minyatürlerin plastiğinin tadını içeren bu film, eski Yunan trajedisi, kutsal kitaplar, Homeros veya Dante’nin dünyalarının da kapılarını açıyor.” 

Ya, Özgentürk’e göre ‘Hiç bir zaman bir film kahramanı olamayacak bir ‘baba’yı kahramanlaştırarak”,  oyuncu olarak sevgili Genco Erkal’ı daha da yücelten At… Amacı,“Dünyanım en tuhaf şehirlerinden biri olan İstanbul’da hayatın kendiliğinden akışını yakalamak” isteğidir. 

Yıllar önce şöyle yazmıştım: 

“At, birçok ögeyi içerir; kente göç, kent sorunları, parasız yatılı okul bulma zorluğu, arabesk kültür, seyyar satıcıların dünyası, vb. Kişilik-karakter yaratma becerisi, çizdiği atmosfer, etkili sinematografisiyle “Hiç bir şeyi büyütmeden” anlatır. Ardından gelen Bekçi (Orhan Kemal’in Murtaza romanı uyarlaması) hayata ‘görev ahlâkı’ açısından bakan bir başkişiyi anlatır.”

Genco Erkal, Ali Özgentürk’ün yönettiği At filminde,(1981) (Kaynak: https://mubi.com/tr/tr/films/the-horse-1982)

Sonraki filmleri içinde önemsediğim Su da Yanar, Nâzım Hikmet’le ilgili film yapmak isteyen, aşktaki düş kırıklıklarının, diğer yanda politik engellerin sıkıştırdığı yönetmenin çıkış arayış öyküsüdür. Yönetmenin tanımıyla “Günlük ya da otobiyografik noktalardan yola çıkarak onları aşmayı hedefleyen bir film” düşüncesi…

Diğeri ise, oyuncusu Tarık Akan’ın aktörlük hayatının en iyi filmlerinden biri olduğunu düşündüğü Mektup adını taşır.  Karar vermesini sağlayan senaryosu olmuştur: ‘Böyle özenle yazılmış bir senaryo okumadım. Beni müthiş çarptı…’ Tarık Akan’ın bu sözleri bir yana Burçak Evren’in “Filmi neredeyse tümüyle nostalji ile beslenen, simgelerle süslenip püslenen, gerektiğinde gerçeküstücü sahnelerle seyirciyi şaşırtan bir görüntü kaosuna” dönüştürür (Burçak Evren, “Bir düş kırıklığı daha”, Güneş, 16 Ekim 1987) sözlerinden sonra doğrusu yeniden izlenip değerlendirilmeyi hak ediyor. 

Son filmlerinden Macar besteci, piyanist, araştırmacı etnomüzikolog Béla Bartók üzerine yaptığı “Görünmeyen”i İstanbul’da çalıştığım fakültenin Sinema-TV Bölümü öğrencilerine kendisinin de katılımıyla göstermek istedim. Dorsay’ın “Kötü bir dağıtımın da kurbanı olarak, hak ettiği yankıyı yapamadı” açıklamasının sonraki günlerinde getirdiği iştahsızlık etkisi mi bilemiyorum gösteremedik. İzmir’de sınıftaki söyleşiden belleğimde tek kalan “Aşkın ve sinemanın okulu yoktur” sözü oldu. Oldukça düşündürücü. Nâzım Hikmet’in “hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil” dizesi aşk üzerine tartışmayı sonlandırabilir, ama günümüzde okullu sinemacıların başarılarının, yalnızca ulusal değil uluslararası ödüllü işlerinin de arttığını, sinema bölümlerindeki eğitimin günümüzde senaryo yazarlığı, yönetmenlik, yapım, görüntü yönetimi, dekor, film analizi  ve kültürü (La Fémis Bir Ulusal Yüksekokul olarak misyonunun, sadece pratik değil, “bilgi, kültür, yaratıcılık”  açısından teorik eğitim de vermek olduğunu web sayfasında belirtir), ses tasarımı, kurgu gibi branşlaşmaya hazırladığını -tabii ki layıkıyla yapılırsa-  unutmamak gerekir. 

2025 yılı Adana Film Festivali sanırım Ali Özgentürk’ü ve filmlerini unutmayacaktır.

Sadece filmleriyle değil, hayatlarından da çok şey öğrendiğimiz ustaları, anlattıklarım eksik de olsa, ince-yönlendirici anıları ve müstehzi gülümsemeleriyle hatırlamak güzel oldu. 

Umberto Eco söylemişti: “Yazmaya başlayın… Bırakın kalem sizin yerinize düşünsün.”

—————————

Bela Bartok, 1936 yılında, dönemin en önemli kültür kurumu olan Halkevleri tarafından Türkiye’ye davet edilir. Bartok daveti kabul ederek Türkiye’ye gelmiştir. İlk olarak İstanbul’da derlenmiş türküleri inceler, bu incelemenin ardından Ankara’ya geçerek “Musiki folkloru ve buna bağlı konular” üzerine üç ayrı konferans verir. Bartok bu konferanslardan ilkinde Macaristan’da yapmış olduğu çalışmalar ve bu çalışmaların Macar halk müziği malzemesine yönelik başlıca yararlarına değinir. İkinci konferansı, Macar ulusal halk müziğinin klasik batı müziği üstünde oynadığı etki üzerinedir. Son konferans, halk müziğinin hedefi ve nasıl toplanması gerektiği hakkındadır. Bartok, konferansların ardından Ahmet Adnan Saygun, Necil Kazım Akses ve Ulvi Cemal Erkin ile birlikte Adana ve Osmaniye bölgesinde derleme gezisine çıkmış ve bu gezilerde doksan adet türkü derlenmiştir. Bartok daha sonra da Türkiye seyahatine dönük izlenimlerini yayınlamıştır. Bu çalışmada Bartok’un müzik anlayışı, Türkiye’de verdiği konferanslar ve derleme gezileri ile bu çalışmalara ilişkin değerlendirmeler çağdaş Türk müziğine katkıları bakımından incelenmiş ve yorumlanmıştır.

——————————————

Kaynakça

Selim İleri (2002), “Kırık Bir Aşk Hikayesi’”, Yönetmen Ömer Kavur, Ankara Sinema Derneği Yayını.

Macit Koper (2002), “Ömer Kavur’un Yolculuğu”, Yönetmen Ömer Kavur, Ankara Sinema Derneği Yayını.

Füruzan (2002), “Ömer Kavur’u Selamlarken”, Yönetmen Ömer Kavur, Ankara Sinema Derneği Yayını.

Sungu Çapan, “Kırık Bir Aşk Hikayesi”, Milliyet Sanat, 7-22, Mayıs 1982

Tunç Başaran (2001), Atıf Yılmaz, Ankara Sinema Derneği Yayını.

Gün Dönerken, Mitos Boyut Yayınları, Tiyatro/Oyun Dizisi, 1993

Murat Örem, Yavuzer Çetinkay,  https://www.tiyatrodunyasi.com/makaledetay.asp?makaleno=2353

Alper Erdik, iraz bohem biraz derviş biraz yoksul: Yavuzer Çetinkaya,  https://www.gercekedebiyat.com/yazi/biraz-bohem-biraz-dervis-biraz-yoksul-yavuzer-cetinkaya-10171.html

HÂlim Esen, Gece Yolculuğu Filminde İletişimsizlik Ve Yalnızlık, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/177982

Efdal Sevinçli, Sinemanın tarihinde İzmir, https://www.kentyasam.com.tr/2021/09/25/sinemanin-tarihinde-izmir/110042

Oğuz Makal, Sinema müzesini bekleyen şehir, https://www.gazeteduvar.com.tr/sinema-muzesini-bekleyen-sehir-makale-1571601

Atilla Dorsay, Ali Özgentürk: Hep bir arayışın peşinde, https://m.t24.com.tr/yazarlar/atilla-dorsay/ali-ozgenturk-hep-bir-arayisin-pesinde,49956

H. Serhan Sarıkaya, Sancar Tunalı, Bela Bartok’un Çağdaş Türk Müziğine Katkılarının İncelenmesi, https://t24.com.tr/yazarlar/atilla-dorsay/ali-ozgenturk-hep-bir-arayisin-pesinde,49956

SINIFTAKİ SİNEMACILAR (II): HATIRLAMAK GÜZELDİR