Yaşantımın en büyük zamanını sinema eğitimi yapan biri İzmir’deki güzel sanatlar, diğeri İstanbul’da vakıf üniversitesine bağlı güzel sanatlar ve iletişim fakültesinde geçirdim… “Sinema, sanatın çocukluğudur. Televizyon ise yetişkin hali. Ben yetişkin sanata inanmıyorum” diyordu Jean-Luc Godard. Bölümlerin adı Sinema-TV idi; ama çoğu öğretim üyesi yetişkin sanatına uzak kalmak için televizyon eğitimiyle ilgilenmedi ya da öteledi. İster İstanbul olsun, ister İzmir, sinema eğitimi yapan fakültelerdeki öğrencilerin hayali ‘yönetmen’ olmak, öykü anlatımında uzmanlaşmaktı. Eğer fırsat çıkarsa yönetmenlik ve yazarlığın, hatta görüntü yönetmenliğinin gizlerini sormanın yanı sıra, konuğumuz eğer o sıra filmini İzmir’de çekiyorsa bir olanak yaratıp sette çalışmaktı. Örneğin, Atıf Yılmaz’ın Adı Vasfiye filmi İzmir’de çekildi; öğrencimiz Ümit Ünal ve Sevgi Saygı, üstelik Atıf Yılmaz’ın isteğiyle filmin yönetmen yardımcılığını yaptı… 

Ustalarla, yıldız oyuncularla tanışma, onları bilgi ve deneyimlerinden yararlanmaları için öğrencilerimizle buluşturma işi sanırım bana düşmüştü. Atıf Yılmaz, Ömer Kavur, Hali Refiğ,  Bilge Olgaç, Onat Kutlar, Atilla Dorsay, Türkan Şoray, Ali Özgentürk,  Lütfi Ömer Akad -sinemanın 100.yıl nedeniyle-, Zeki Demirkubuz İzmir’e davet ettiklerim arasında…

Alsancak Stadyumu’nun bitişiğinde (arkasında mı demeli) yer alan, dekanlık, mimarlık, kent planlama bölümlerinin sınıfları, işlikleri, konferans salonu ve kütüphanesini barındıran iki katlı binanın bahçesinde, biri yemekhane olan birkaç barakada Sinema TV Bölümü’nün öğretim üyelerin odaları ve sınıflarımız yer alıyordu…

Bir adım geriye gidilirse, 1975-76 öğretim yılında Ege Üniversitesi’ne bağlı olarak Mimarlık, Kent Planlama, Tarihi Çevre Koruma ve Peyzaj Mimarlığı alanlarını kapsayan Çevre Tasarımı Bölümü; Resim, Heykel ve Grafik alanlarını içeren Görsel Sanatlar Bölümü; Müzik, Bale, Tiyatro, Sinema ve Televizyon eğitimini içeren Gösteri ve Ses Sanatları Bölümü ile açılmıştı fakültemiz.

SİNEMA EĞİTİMİ İZMİR’DE VE “DOKTOR YAVUZER”

Ege Üniversitesi’nde atılan bu ilk adım, “Muhsin Ertuğrul’un Sineması” teziyle doçent unvanını alan Âlim Şerif Onaran’ın, 1978 yılında yayımladığı “Lütfi Ömer Akad’ın Sineması” adlı incelemesiyle profesör olması ve Türkiye’de ilk sinema eğitimini başlatan kişi/öğretim üyesi unvanını kazanmasıyla pekişecektir. İşte benim İzmir’e, Âlim Şerif Onaran’ın asistanı olarak gidişim, yine onun tarafından davet edilmiş Ankara’dan tanıdığım Oktay Kutluğ, Faruk Kalkan, Mutlu Parkan, Ünsal Altunbaş, Hüsnü Tekin, İzmir’de tanıma olanağı bulduğum Bilgin Adalı, İbrahim Bergman (Karamemet), Ahmet Sipahioğlu ayrıca Atatürk Lisesi’nden arkadaşım -Paris’te doktorasını yeni bitiren- Oğuz Adanır ve birkaç yıldır orada bulunan Yavuzer Çetinkaya ile birlikte çalışmamı sağlayacaktı. 

İki yıl kadar çalışan Yavuzer Çetinkaya, sonra bir burs fırsatı ile Paris’e gidecekti. Altı yılını orada geçirecek,  başladığı doktorayı bitirecek, Paris Devlet Tiyatrosu’nda sahneye çıkacaktır. Şu portre betimlemesini çok sevmiştim: “Geniz etli boğuk sesi, kilosu ve pos bıyıklarıyla, kelimeleri yuvarlayan tenzilatlı cümleleriyle, hiç de salon aktörü olmayan ‘hakiki’ aktör…”

Paris yılları bitince İzmir’e, öğrencilerine dönmeyecektir.  Türk sinemasının merkezi İstanbul’a yakasını bırakmayan geçim sorunları nedeniyle umutla koşmasına karşın,  sinema çevresi “Doktor Yavuzer Çetinkaya’yı bağrına basmayacaktır. 

Umur Bugay, “Ben olsam, küser arkamı dönerdim. O belki kırıldı, ama küsmedi kimseye.” diye yazar bu konuda. Savaş ve Doğum’daki öykülerinden birinde “Yaşadıklarımı yazmak mı zor, yaşamadıklarımı mı?” diye sorar… Sanki erken ölümün onu beklediğini biliyormuşçasına şöyle yazar: 

Son yedi yılımı düşünüyorum ülkemde. Sinema dünyası içinde var olma ve sinema dünyasını var etme uğraşı verilen yoğun ve yenik bir beş yıl. Zor koşullarda üretilen üç film. Küçüklü büyüklü roller, genelde beğenilip özel ilgi görmeyen. Son iki yılımı düşünüyorum. Tek başınalığımı. Bir süre taşıyamadığım tek başınalığımı. Sigara dumanı ile göze görünmez kılınıp, içki ile boğulmak istenen bir yaşama yaptığım haksızlığı. Yüreğimin, aklını başını topla, duruveririm yoksa diye çektiği uyarıyı. Aklımı başımı toplamamı. İçkiden uzaklaşıp sigarayı bırakmamı” 

Bizimkiler’in senaristi ve yakın arkadaşı Umur Bugay’ın aktardığına göre, bir süre dizinin kurgusuna yardımcı olduğu gibi, yirmiden fazla bölümde de ona senaryo danışmanlığı yapar Çetinkaya. Bugay, onu dizinin Doktor’u olmaya ise zor ikna eder. “Benim doktorluğumu alaya alıyorlar, biliyorsun.” der. Bugay da “İşte bunu işleyelim, Yavuzer.” deyince anlaşırlar…

Şu anekdot da Yavuzer’in ‘doktorluk’ öyküsüne bir renk katabilir:

“Paris dönüşü Ülkü Tamer ile Beyoğlu’nda karşılaşır, kucaklaşırlar. Çetinkaya gururla ‘ben artık doktorum’ diyecektir. 

Ülkü Tamer bilmezlikten gelir: Ne doktoru?

Çetinkaya: Sinema doktoru…

Ülkü Tamer: Aman Yavuzer iyi ki gördüm seni, şu Emek Sineması’na uğrayıp, bir bakıver. Arkadan üçüncü sıranın ateşi var galiba. Perde de biraz solgun.” 

Kasabaya gelen panayırda gösteri yapan deniz kızına tutulan balıkçının hikayesini çekti (Deniz Kızı, 1987). Becerikliydi, yirmi yedi yaşında yazdığı “Gün Dönerken” adlı oyunu Dostlar Tiyatrosu’nda oynandı; Dostlar Tiyatrosu’nun birçok oyununda yer aldı. Barış temalı Antalya Film Festivali’nde (1978) düzenlenen müzik yarışmasında birincilik ödülünü kazandığını çoğu kişi hatırlamaz.  Abdi İpekçi Röportaj Yarışması birincilik ve ikincilik ödülünü,  ölümünden sonra yayımlanan Savaş ve Doğum ile Haldun Taner Öykü Ödülü’nü aldı (1992). Üstelik içindeki öykülerden “Vazgeçe yazdım yaz yazımı yazmaktan, vazgeçtim vaz geçmekten, yazdım yaz yazımı” oldukça deneyseldir ve kısa film senaryosu formatında yazılmıştır. 

İstanbul/ yaz gecesi /dış

Adam Ortaköy’de otobüs beklemektedir. Kalabalık durağa bir özel oto yanaşır. Bekleyenler koyun gibi geri çekilir. Adam durur. Kırk beş yaşlarında saçları boyalı ve yapılı bir bayan, müsaade eder misiniz der. Adam geri çekilip izin verir…

Sanırım içine attığı üzüntüler, kırgınlıklar rahat bırakmadı onu. Kırk dört yaşında geçirdiği kalp kriziyle çok erken ayrıldı bu dünyadan. Mehmet Akan “Kısacık ömrüne çok şey sığdırdı. Oynadı, yazdı, şarkı söyledi, film yönetti. Ve hepsinde başarılı oldu, ödüller aldı ve o amatör ruhu hiç yitirmedi. Para ve konfor onun için hiçbir zaman önem taşımadı. Dünyamıza çok zengin dostluklar, çok zengin yapıtlar bıraktı.” yazacaktır… Bugünlere de çok uygun olduğunu düşündüğüm Gün Dönerken oyunu için Orhan Alkaya, kitabın önsözünde şöyle der: 

1933’te Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi’ni iktidara taşıyan azınlık hükümetiyle, Türkiye’de  -o tarihte- iktidarda olan Milliyetçi Cephe Koalisyonu arasında paralellikler kuran, anıştırmalara başvuran, tavrını, açıkça komünizmden, işçi sınıfı devriminden ve dolayısıyla Dimitrov’dan yana belirleyen bir metin. Yanı sıra, bu tür paralellikler arayan pek çok metinden ayrı olarak ‘ucuz’luğa düşmeyen, olay örgüsünü sağlam bir belgelendirmeye dayandıran bir metin”

SINIFTAKİ SİNEMACILAR (I)