Michael Chanan, “Belgesel her ne kadar görünmeyeni doğrudan görünür kılmasa da, tutuculuk ve muhafazakarlığın, güç ve otoritenin bilmemizi ve düşünmemizi istemediği şeylerden bahsetme gücüne sahiptir. Tam da bu yüzden belgesele ihtiyacımız var,[1] derken belgesel sinemanın toplumsal işlevine, hayatı tanıma-kavrama-değiştirme gücüne ve olan biteni anlatabilme cesaretine dikkat çeker. Bahriye Kabadayı Dal’ın 2024’te tamamladığı; Türkiye’de bazı festivallerde ön jüriyi bile geçemezken yurtdışında seyircinin çokça ilgisini çeken ve ödüller kazanan, 13-18 Haziran tarihleri arasında düzenlenecek olan 25. Uluslararası Frankfurt Türk Filmleri Festivalinde finale kalan Horona Duranlar (A Journey to the Black Sea) da böyle bir belgesel. Pontus dili Romeika’nın (Ρωμαίικα Ποντιακά; Pontus Rumcası) ve kemençenin nağmelerini hissedebilenleri horana davet ediyor. Tıpkı belgeselin kahramanı Âdem gibi… 

Köklere yolculuk

Belgeselin kahramanı Âdem Ekiz, Trabzon-Sürmene’ye bağlı Beşköy’de eşi, üç çocuğu ve kemençeleriyle birlikte yaşayan bir kemençe ustası. Doğu Karadeniz dağlarından Yunanistan platolarına uzanan katmanlı bir yolculuğu izliyoruz belgeselde. Âdem’den yüz yıl öncekilerin zorunlu yolculuğu, Âdem’in gönüllü yolculuğuna karışıyor. Kemençeci Âdem, muhtemelen yakın gelecekte “ölü diller” listesine eklenecek olan ana dili Romeika’ya ve türkülere sahip çıkarak önyargı zincirlerini kırıyor; emanet aldığı kadim kültürü geleceğe taşımaya çalışıyor. Dünyanın farklı ülkelerine dağılmış olan Karadenizliler arasında müzik köprüleri kurabilmek için “yüreğinin götürdüğü yolda” ilerleyen Âdem’in yolculuğu geçmişten şimdiye uzanıyor. Geleceğini ise zaman gösterecek…

Giden de “öteki”, gelen de!

Yakın Türkiye tarihinde derin izler bırakan kitlesel olaylardan biri, Kurtuluş Savaşı sonrasında yaşanan Büyük Mübadele’dir. Savaşın bitiminde toplanan Lozan Barış Konferansı’nda, yaşanmakta olan azınlık sorunlarının nüfus mübadelesiyle (değiş-tokuşla) çözüleceği düşünüldü. Anadolu’nun değişik yerlerinde yaşayan Ortodoks Hıristiyanlar ile Yunanistan’da yaşayan Müslümanlar, karşılıklı olarak zorunlu göçe tabi tutuldu. İstanbul’da yaşayan Rumlar ile Batı Trakya’daki Türkler bu uygulamadan muaf tutuldu. Aslında Balkan Savaşı ile birlikte Osmanlı’nın kaybettiği topraklarda yaşayan Müslümanlar Anadolu’ya; Anadolu’yu işgal eden Yunan ordusunun yenilgisi sonrasında Hıristiyanlar da Yunanistan’a doğru göç etmeye başlamıştı. Resmi rakamlara göre Anadolu’dan giden 850.000 (kimilerine göre 1.400.000), Anadolu’ya gelen ise 480.000 kişiydi ve Yunanistan’ın nüfusu neredeyse dörtte biri oranında artmış, bu göç dalgası ülkede krize yol açmıştı. Ulus-devlet inşasının yükseldiği bu süreçte temel kriterin etnik köken mi yoksa din mi olduğu birbirine karışmıştı. Mesela İç Anadolu’da yaşayan Karamanlı Hıristiyanlar Türkçe konuşuyorlardı ve Yunanistan’a gittiklerinde de “Turkosporos” (Türk tohumu) olarak anılacaklardı. Göçmenlerin dinleri, dilleri ayrı olsa da “kader”leri ortaktı; doğdukları topraklarda ölemeyeceklerdi. Hatta kimileri ölümle “araf”ta tanışacaktı. Yüzlerce, belki binlerce göç(emey)enin cansız bedeni Ege denizinin dalgalarını yaran vapurların güvertesinden sessizce denize atıldı. Suyun iki yakasına, bilmedikleri yeni coğrafyalarına ulaşanlar yaşadıkları için kendilerini bir nebze şanslı saydılar. Ama vatanları hep sılada kaldı.  

Her göç ardında sırlarını da bırakır

Sevr sonrasında Karadeniz bölgesinin bir kısmı Ermenistan’a bırakılmıştı. Ancak Türkler Kurtuluş Savaşı’nı kazanınca Karadeniz’in “öteki”lerine de göç yolları göründü. Romeika dilini konuşan binlerce Pontuslu Yunanistan’a gönderilirken, kemençelerini ve horonlarını da yanlarına almayı ihmal etmediler. Gel gör ki, tüm göçmenler gibi onlar da hem burada hem orada “öteki” sayıldılar; “muhacir” yaftasından kurtulamadılar. 

Gidenler, gönderilenler gitti… Ya geride kalanlar? Pontus Rumcası Romeika, bölgede yaşayan Müslüman Rumların da diliydi. Çoğumuza garip gelebilir: Müslüman Rumlar ya da Rumca konuşan Müslümanlar! Kemençe ustası Âdem de bunlardan biri. 

Âdem Almanya’da bir gün telefon kulübesinde sıra beklerken Romeika dilinde konuşan birine rastlayınca bu kişinin komşu köylerden biri olduğunu düşünür. Romeika dilinde sorar ona: “Kimsin, nerelisin?” Bu kişi, üçüncü kuşak bir Pontus mübadili olan Yorgos Bekeridis’tir. Dil, yüz yıllık ayrılığa inat eder; birbirini tanımayan ikiliyi birbirine bağlayan bir köprü olur. Âdem’in o güne kadar ne mübadeleden haberi vardır, ne on binlerin Karadeniz’den göçtüğünden, ne de göçen Pontuslularla ortak bir öyküsü olduğundan. Sonrasında Âdem’in çok katmanlı yolculuğu başlar. 

Âdem’in kemençe çaldığını öğrenen Bekeridis, onu amcaoğlu Haralambos’un işlettiği tavernaya götürür. Bu durumu haber alan Almanya’da yaşayan Pontuslu torunlar mekânı doldurur. Heyecan dolu karşılaşmalar, gözyaşları… Sonrasında Âdem aylarca bu mekânda kemençe çalar, Pontuslu göçmenlerin torunları da onu yalnız bırakmaz… Yunanistan’da da çalar Âdem, Pontuslu torunlar horona durur. 

Âdem kemençeye ilkokulda başladığını ve o dönemde çevresinin bu işi pek hoş görmediğini belirtiyor. “Kemençe kabul gören bir enstrüman değil tabii bizim bölgede. Mesleki bakılan bir yönü yok. Çalanlar, başka bir iş yapamamış da bu işi seçmiş gibi görülür.” Ama vazgeçmez. İnek güderken bile yanında hep kemençesi olur ve sonunda kemençe hayatının merkezine oturur. Çalar, söyler, tarihe de not düşer. 7 Ağustos 1998 tarihinde Beşköy’de meydana gelen sel felaketini bile kemençesi eşliğinde söze, müziğe döker. Karadeniz’de tanınmaya, kabul görmeye başlar.  İlk “bandrollü kaseti” Yanarım Ateşine piyasaya çıkınca da Türkiye’de tanınır olacak, sonra da Avrupa yollarına düşecektir. 

Yaptığı işi sevmek

Yaptığım iş, kendi kültürümü hem yaşamak hem de olabildiğince yaşatmak, olabildiğince gelecek nesillere aktarmak, bir şeyler verebilmek,” diyor Âdem…

Bahriye Kabadayı Dal ve ekibinin pandeminin zorlu günlerinde çıktığı bu yolculuk ise belgesel sinemanın “görme, gösterme” ediminin somut bir örneği.  Yunanistan’daki Pontuslu torunların hiç deneyimlemedikleri halde özlemini duydukları “dedelerinin Karadeniz’ini” yaşatmak için tavernalardaki horonlarından, Sümela Manastırı’nda Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos’un yönettiği ayine kadar kemençesiyle eşlik eden ve suyun iki yakasında horana duran, horona durduran Âdem’in yolculuğu sürüyor.

Köklerini arayan, ona sahip çıkan Adem’in yolculuğunu görme ve gösterme cesareti için de diyoruz ki; iyi ki belgesel sinema var!


[1] Dave Sanders (2018), Sinemaya Giriş: Belgesel, Kolektif Kitap, 2. Baskı, İstanbul, s.13.

Omzunu ver bana: HORONA DURALIM