Nisan sonu, mayıs başında film festivali sağanağı yaşandı. Üst üste çakışan festivaller ister istemez birbirini engelledi. Farklı festivallerde aynı anda gösterilen, yarışan filmler oldu. Bereketli olsun… Bu festivallerden biri de 7-10 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen 26. Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivaliydi. 145 ülkeden 1605 başvurunun yapıldığı festivalde filmler “yarıştılar”. Ön jüriler tarafından değerlendirildiler, aralarından “seçilen” 38’i finalist oldu. Onlar da ana jüri tarafından değerlendirildi, bazıları ödül için “seçildi”…

Seçim demişken…

İktidar kanadı “erken seçim yok” dese de memleket seçim havasında. Muhalefetin cumhurbaşkanı adayını dünya âlem biliyor. Tahmin edilse de iktidarın adayı henüz bilinmiyor. Ülke yönetim erkinin tek kişiye bağlanmasından sonra milletvekili seçimlerinde kimin aday olacağının da pek önemi kalmadı. Takım tutar gibi adayın “ait” olduğu siyasi partiye “taraf” olmak yetiyor. Maçta golü kim atarsa atsın, yeter ki tuttuğun takım kazansın! Seçimlerin en alt kademesi olan muhtarlık seçimlerinde ise adayları tanıma olasılığı artıyor. Hele hele köyde yaşayanların adayları tanımaması mümkün değil! Adayın yıllar önce köyden göçen akrabaları bile seçimden birkaç gün önce nüfus kaydını köyüne aldırıyor, oyunu köyünde kullanıyor, adayı kazansa da kazanmasa da kütüğüyle birlikte tekrar gerçekte yaşadığı kentin yolunu tutuyor. Muhtarlık seçimi hatta savaşı[1] dört yılda bir yeniden hatırlanıyor, kıran kırana yaşanıyor ve hiç yaşanmamışçasına sönüyor. 

İki aday çıkar meydane, ikisi de birbirinden divane!

26. Safranbolu Uluslararası Altın Safran Belgesel Film Festivali’nde, Ulusal Uzun Metraj Kategorisi’nde finale kalan Mehmet Ali Sevimli’nin yönettiği Yıkılmak belgeseli, muhtarlık seçimleri üzerine oldukça ironik bir film. Seçme-seçilme hakkımızın (!) en alt seviyede ne denli çetin biçimde yaşandığını belgeleyen bir kara gerçeklik! Bir tür Türkiye seçim alegorisi…

Osmaniye’nin Pirsultanlı Köyü’ndeki muhtarlık seçiminde, çoğu yerde olduğu gibi iki aday var. Biri halihazırdaki muhtar; mesleği inşaat, hafriyat, ulaşım işleri… Diğeri ise yazın çiftçi, kışın inşaatlarda vinç operatörü. Köyün nüfusu yaklaşık bin kişi ama 31 Mart’taki seçimde sayı tabii ki artmış; seçmen sayısı 703. 

Belgesel sadece bu köyü değil, adeta tüm Türkiye’nin profilini gösteriyor. Seçmen görüşleri durumu anlamaya yeterli: “Ben başa baş bir seçim bekliyom”, “Herkes yaptığı hatanın cezasını çekmek zorundadır!”, “Onlar atsın tutsun, bize atıyolar da…”, “Bu işin içinde bir oyun var”, “Sabahlara kadar tarla sürdük, karşı taraftan oy alabilmek için”, “Kilomuz ağır, bize kimsenin gücü yetmez!”, “Kendi yandaşlarına hizmet götürüyor!”, “Bu hayra alamet deel. Sade benim davam deel bu! Bütün köylünün davası”, “Yav, bu adam bu işi yapamaz!

Bir grup kendi arasında, Köy Hizmetleri’ne bağlı araçların sabaha kadar çalıştığını konuşuyor: “Çalışır abi, yav seçim var!” Bir başka seçmen yerini göstererek: “Bu kısım kendine oy kullanmadığı için burada çöp konteynırı yok!” Bir köylü “Biz muhalifiz diye!” durumu özetlerken muhtar aynı görüşte değil: “Devletin imkânı oy verene de vermeyene de herkese eşit.” Bir başka köylü de onunla aynı görüşte değil: “Kesesine çalışıyor yeğenim…” Muhalif aday durumu çözmüş: “Maddiyat yönünden güçlü, devletin bütün imkanlarını kullanabilir.” Muhtar ise kendinden çok emin: “Benim zamanımda yapılan hizmet, benden önceki dört tane muhtarı toplasan yapılmadı!” 

Ne kadar da tanıdık geliyor bu sözler. Güçsüzün çaresizliği, güçlünün daha güçlü olmayı garantileme halleri…

Slogan şart!

Muhalif adayın, içinde soba yanan, derme çatma çadır biçimindeki seçim bürosunun girişinde seçim afişi asılı: Adayın vesikalığı ve bir slogan: “Ek iş değil, tek işimiz.” Vakit gece, çaylar içiliyor. Gece yarılarına kadar süren muhabbetlerde olası oy verecekler listeleniyor… Yer Osmaniye olsa da 35 plakalı bir taraftar aracının arka penceresinde asılı olan afişte de muhtarın vesikalığı ve sloganı: “İşimiz hizmet, gücümüz millet.” Ne kadar da tanıdık değil mi? “Muhtarlık seçimlerinde parti olmaz” kuralı koca bir efsane! 

Ev ev dolaşıp hatırı sorulmadık, oy istenmedik seçmen bırakılmıyor. İnce hesaplar… Her gün değişen olası oy sayısı… Vazgeçme, rüşvet alma dedikoduları… Motorize nöbetçiler… Muhbirler… Dışarıdan gelenleri, yabancı araçları sıkı takip… Kadın kılığında bir yere gidip oy pusulası bırakmak… Köyün merasını peşkeş çekme iddiaları. Taraflar ateşli, suçlamalar çetin. Bir köylünün deyişiyle “Cumhurbaşkanlığı seçiminden önemli” görünüyor köydeki vaziyet. 

Kamera eşittir devlet

Kamera ürkütmüyor artık, kameranın önünde konuşmaya halkımız alıştı. Bu duruma 50 yılda geldik. TRT’nin tek tabanca olduğu yıllarda Anadolu’da bir çekim ekibini gören ve kendine güvenenler kameranın önüne atlar, var olan eksiklikleri sıralar, devleti göreve çağırırdı. Kamera “devlet” demekti. Belgesel sinemanın kimi örneklerinde, kaynak kişilerin (tabii ki bunu filminde kullanan yönetmenlerin) kamerayı kamusal alan gibi kullanırken “ağlama duvarı”na çevirmesi de bu dilin uzantısı sayılabilir. Bir tür “sesini otoriteye duyurma” ya da “otoritenin yerine geçme” alanı! Yıkılmak belgeseli bu durumla dalga geçiyor; yer yer Youtube estetiğine kayan belgeselde plan içinde yapılan sıçramalı kesmeler “ağlama duvarı”nı sarsıyor. Otoriter tavır, mizahi malzemeye dönüşüyor.

Seçim sürecinde her iki aday da çoğunluğu sağlamışçasına vakur. Lakin her ikisinin de gözlerinin içi tedirgin. Kıl payı alınacak ya da kaçırılacak bir seçim olacağı hissediliyor. İki adayın sandık görevlileri pür dikkat, kuş uçurtmuyor. Erkek seçmenlerin neredeyse tamamı müşahit. Çizelgeler… İşaretlemeler… Toplamalar… Çünkü zafer ya da yıkım dört yıl sürecek!  Ne kadar tanıdık, değil mi?  

Mevcut sistemde en büyük vazgeçişlerden biri meclisteki milletvekillerini işlevsiz, vatandaşı elsiz-ayaksız bırakmak oldu. Özellikle taşrada yaşayanlar kendi milletvekillerini bilir, tanır, tanımıyorsa bir tanıyanına ulaşır ve bu milletvekilleri aracılığıyla “devlet”le (gerçekte hükümetle) işini hallederdi. Artık onlar yerelde eskisi kadar “hatırlı kişiler” değiller. Kendi varlıkları daha çok kendilerine kolaylık sağlıyor. Muhtarlar ise vatandaşın gözünde “devlet”i eskisinden daha fazla temsil ediyor. 

Yıkılmak belgeseli Pirsultanlı’da kimin muhtar olacağını değil, memleketin politik gerilimini ve ortadan yarılmışlığını öyle incelikli biçimde işliyor ki… Seçilen kim olursa olsun diğeri yıkılacak! 

Festivalin dört kategoride verilen ödülleri açıklandı. Bazı filmler ödül kazandı, emek verenlerini sevindirdi. Ödül kazanamayan filmlerin ekip üyeleri ise politikacılar gibi yıkılmadı. Kendilerini, diğer filmleri, jüri kararlarını sorguladılar; ne yapmaları ya da yapmamaları konusunda akıl yürüttüler. Sonuçta yönetmenler yıkılmadı; çünkü belgesel sinemada bir filmi bitirmenin ve izleyiciye ulaştırabilmenin başlı başına bir ödül olduğunu biliyorlardı. Uluslararası Altın Safran Film Festivali de onlara bu en büyük ödülü vermişti…

Sözün özü; politikadan sanata Türkiye’nin hâli pür melalini okumak için iyi ki belgesel sinema var!


[1]      Muhtarlık seçimleri gergin geçiyor, hatta kimi zaman kan dökülüyor. Örneğin 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Diyarbakır’ın Sur ilçesinde çıkan kavgada bir kişi hayatını kaybederken ikisi ağır on bir kişi; Samsun’un Çarşamba ilçesinde Ankara’nın Kalecik ilçesine bağlı Satılar Mahallesi’nde çıkan kavgada da dördü ağır yirmi üç kişi yaralandı. Ve diğerleri…

Dört yılda bir YIKILMAK!