biliyorum size verdiğim sözü 20 yıl geçmiş olmasına karşın tutamadım. adınızın geçtiği her ortamda, internette gezinirken karşıma çıkan her bilgi kırıntısında aklımdasınız. suçluluk duygusu en büyük yüküm. gerçekleştirmeden sona ulaşırsam karşınıza nasıl çıkacağım.

sürekli bunu düşünüyorum.

hastalığınızın bir evresinde yaptığımız sohbet sırasında ortaya çıkan projeydi. filmlerinizle ilgili röportajlar yapacak, senaryoları da içine alacak şekilde dvd’lerle satışa sunacaktık. röportajlar bitmişti sizi kaybettiğimde. ama senaryolar ortada yoktu. yusuf ile kenan’nın senaryosunu mezopotamya kültür merkezinden biri almış geri getirmemişti. üzerinden çok zaman geçtiği için ben de bulamamıştım. belki bu yazıyı okur da alan geri getirir umudundayım. diğerlerini ise ofis kapanırken, hayat arkadaşınız heykeltraş selma gürbüz’ün evine göndermiştim. sonrası muamma. senaryolar yok oldu. selma’ya sordum ama yanıt alamadım. zaten onu da kaybettik. kız kardeşi evini, atölyesini ne yaptı bilemiyorum. keşke kendi evime alsaydım. 

pişmanlığım… “yarım bir proje olacaktı. elim gitmedi yazmaya” diyeceğim de bahane galiba.. 

melekler evi birlikte çalışmaya başladığımız ilk filminizdi. öncesinden kerelerce röportaj yapmıştım. ilk geldiğim ofisiniz beyoğlu emniyet amirliği’nin karşısındaki eski bir istanbul apartmanının 1. katıydı. yönetmen irfan tözüm’le ortaktınız galiba. geldiğimde siz penceredeki manzaraya karşı dalgın dalgın düşünüyordunuz. bu fotoğrafı birlikte çalışırken kim bilir kaç kez gördüm. 

çok düşünürdünüz. 

hep sinema düşünürdünüz.

bodrum’u bırakıp gelmiştim ofisinize. röportaj başka, çalışmak başkaydı, biliyordum. yazdığım her basın bültenini onayınıza götürüyordum ki bir gün “ayşe hanım yazdıklarınızı göstermenize gerek yok. sizinle işinizi iyi yaptığınız için çalışıyorum” demiştiniz de çocuklar gibi sevinmiştim. çünkü güveninizi sarsmak en korktuğum şeydi.

melekler evi çekimlerinin ortasında hastalığınız nüksetmişti. hemen tedaviye başlayamadınız. mardin, bitlis, van güzergâhında çekilen filmin seti hande ataizi, talat bulut nedeniyle gerilimliydi. filmi bitirmeye, sıkıntılarınızı dışa vurmamaya çalışıyordunuz. 

fono filmdeki montajın bitiminden sonra başladınız tedaviye. aynı zamanda da karşılaşma’nın senaryosunu yazmaya. ilk taslaklar ortaya çıktığında macit koper devreye girdi. çıkmazlarınızı birlikte tartıştınız. Kâh evinizde kâh ofiste çalışıyordunuz. el yazınızla yazdığınız taslakları da faksla gönderiyordunuz. bir an önce bitip, sete çıkın diye alelacele bilgisayara yazıyordu sinan. sizi setin yaşatacağını biliyorduk. 

sinema yaşatır.

öyle de oldu.

kendi senaryonuzu yazarken, trt’ye üzgünüm leyla dizisinin yapımcılığına başladınız. sizinle çalışmayı sürdürdüm. trt’nin türk yazarlarından tv’ye uyarladığı hikâyeler vardı. aziz nesin öykülerini senaryolaştırdınız, çektiniz. beş kollu avize, koltuk, patroniçe’yi. videoyu sevmediniz, sevemediniz. sonra danimarkalı yönetmen elisabeth rygaard’ın, aşık veysel’i anlattığı gönlümdeki köşk olmasa filmi ve tunus’la ortak, trt’nin de katkı verdiği doğunun kentleri: istanbul belgeseli. 

yapımcılık şirketi ayakta tutuyordu. 

ama asıl kendi filminizi karşılaşma’ çekmek istiyordunuz.

bu kez mekânlar kuzey ege’deydi. edremit, küçükkuyu ve ağırlıklı olarak bozcaada. telaşlıydım ömer bey. tedaviniz sürüyordu. hakkınızda ne kadar çok şey yapılırsa size görevimi yapacağımı düşünüyordum.

hastalığı konduramıyordum. iyi doktorların elindeydiniz. yine de korkuyordum. korkum sizin için olduğu kadar annem içindi de. aynı hastalıkla mücadele ediyordunuz. bizi birbirimize yaklaştıran da bu oldu. uzun sohbetlerimiz, proje geliştirmelerimiz böyle başladı.

içtenlikle, sansürsüz konuşuyorduk.

bir konuşmamızda “neden hep Anadolu” diye sormuştum. seviyordunuz istanbul dışında, yollarda film çekmeyi. “ayşe hanım dönem filmi çekiyorsanız anadolu hâlâ teknolojinin uzağında. bir de set ekibi, oyuncular hep elinizin altında. sette bir sorun çıktığında, farklı mekâna geçiyorsanız oyuncu aramıyorsunuz. Pratik” demiştiniz. 

bence yalnızca pratik olması değildi sizi anadolu’ya çıkaran. siz yolculuğu, yolu seviyordunuz. ve o yollardaki zamansızlığı. 

ofiste 4-5 saatimiz vardı. biri sizin odanızda. durduklarını, geri kaldıklarını ilk siz fark ederdiniz. çünkü siz zamanın heykeltıraşıydınız. bu tanım benim değil. zeynep çiftçi’nin yaptığı bir çeviride geçiyor. amerikalı sinema tarihçisi ve eleştirmen robert a. haller’in yazdığı, anthology film archives’ine giren yusuf ile kenan, anayurt oteli, gece yolculuğu, gizli yüz ve akrebin yolculuğu’nun yeraldığı katalogun adı ömer kavur: sinemasal zamanın heykeltraşı’ydı. 

haller sizi akrebin yolculuğu ile tanımış hayran olmuştu. sinemanızı alain resnais’ninkine benzetmişti. “ama resnais’nin karakterleri hep unutmaktan korkarlar. oysa kavur’un kişileri sürekli hatırlıyor. akrebin yolculuğu’nun kahramanı kerem, günlüğüne ‘duygular asla ölmez’ diye yazıyor” diye yazmıştı. zeynep de öyle çevirmişti. Mahcup “abartmamış mı?” diye sormuştunuz.

abartmamışlardı ömer bey.

bugün, zaman zaman size ait bazı belgelerin sahaflardan çıktığı haberleri geliyor kulağıma. keşke senaryolarınız da çıksa. genç nesil sizi tanısa. sizi tanımıyorlar ömer bey. zaten tanıdıkları da üç beş kişi. nuri bilge ceylan, zeki demirkubuz hâlâ film çekiyorlar. nuri bilge’yi cannes’da ödül aldığında aramanızı anımsıyorum. siz gençlere destek olmayı severdiniz. zeki ile yolunuz kesişti mi anımsamıyorum. sanmıyorum. zeki sinemanın ayrıksı otu; albert camus’nun yabancı’sı. filmleri de öyle ama özelde anarşist. siz aristokrat aileden geliyorsunuz. uyuşamazdınız. önyargılıyım belki de. bildiğim her iki yönetmenin sinema aracılığıyla birbirlerine gönderme yapmasını, kişiselleştirmelerini sevmezdiniz.

sinemayı sizin kadar sevene rastlamadım.

sinema sizin hayatınızdı. yaşasaydınız ahmet hamdi tanpınar’ın saatleri ayarlama enstitüsü senaryolaştırmak isteyeceğiniz roman olacaktı. diyordunuz ki “bu kitabı senaryolaştıran tarihe geçer.”

tiyatro oyunu yazıldı. henüz izlemedim. serkan keskin oynuyor. tek kişilik bir oyun. oyunu yazan da serkan keskinmiş. görmek gerekir de… entelektüel dünyamız o kadar fakirleşti ki ömer bey. şu son 20 yılda, siz gittikten sonra hiçbir şeyin tadı tuzu yok. ne adana altın koza festivali ne de antalya altın portakal festivali eski şaşaasında. yönetmen yok, oyuncu yok, yapımcı yok. 

ortalıkta bir dolu dizi artıkları ünlü ve önemliyim diye geziyor. gerçekten ünlü ve önemli olanlar bir ege kasabasında ruhlarını dinlendiriyor. çok kirlenildiğini biliyorlar.

siz bu türkiye’yi hiç sevmezdiniz.

biz sevmiyoruz bu bayalığı.

ama sizi seviyorum.

hoşçakalın.

buluşuncaya dek.

—-

Sevgili Ömer Kavur