1924 yılının sonlarına doğru Kemal Film’in yapımcılıktan çekilmesiyle birlikte Türkiye’de yerli film yapımı kesintiye uğradı ve bu durum 1928’de kurulan İpek Film’in bir yıl sonra Muhsin Ertuğrul’un yönetmenliğinde gerçekleştirdiği Ankara Postası filmine kadar sürdü. Bu film ile birlikte modern Türk tiyatrosunun ve sinemasının kurucusu olan Muhsin Ertuğrul ile İpek Film arasında uzun yıllar sürecek olan bir işbirliği başladı. 1939’a kadar, Nazım Hikmet’in yönettiği Güneşe Doğru (1937) hariç, çekilen tüm filmleri Muhsin Ertuğrul yönetti, bu filmlerde onun güdümündeki Darülbedayi (İstanbul Şehir Tiyatrosu) oyuncuları rol aldı ve yapımlarını İpek Film üstlendi.
Kemal Film’in ilk yapımı olan İstanbul’da Bir Facia-i Aşk (1922), Muhsin Ertuğrul’un gerçek bir olaydan esinlenerek sinemaya uyarladığı bir filmdi. Olay her ne kadar gerçekse de filmin senaryosu özgün bir nitelik taşıyordu ve bu açıdan da Türk sinema tarihinde bir ilkti. Türkiye’deki yönetmenlik kariyerine özgün bir senaryo ile başlayan Ertuğrul’un bu filmden sonra yine aynı yapım şirketine çektiği Nur Baba (Boğaziçi Esrarı), Ateşten Gömlek ve Sözde Kızlar filmleri roman; Leblebici Horhor ise bir operet uyarlamasıydı. İpek Film hesabına çektiği Ankara Postası (1929) da Reşat Nuri’nin (Güntekin) François de Curel’in Le terre inhumaine adlı eserinden Bir Gece Faciası adıyla Kurtuluş Savaşı’na uyarladığı tiyatro oyununa dayanıyordu. 1922-1928 yılları arasında çektiği altı filmin beşi uyarlama senaryo idi. Ancak Ankara Postası filminden sonra uyarlama senaryolara uzun bir süre ara vererek ilk filminde olduğu gibi özgün senaryolar üzerinde çalışmaya başladı. İlk olarak Kaçakçılar filminin senaryosunu yazdı ancak çekimler sırasında yaşanan ve bir aktörün hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan bir kazadan dolayı bu filmin çekimleri askıya alındı. İkinci olarak da Türk sinemasının ilk sesli ve sözlü filmi olan İstanbul Sokaklarında filminin senaryosunu yazıp yönetmenliğini üstlendi. Ertuğrul’un 1934’e kadar çektiği Bir Millet Uyanıyor, Nizamettin Nafiz’in (Tepedelenlioğlu); Karım Beni Aldatırsa ve Milyon Avcıları Mümtaz Osman müstear adını kullanan Nazım Hikmet’in (Ran) yazdıkları özgün senaryolardı.
“Özgün senaryo” yazmak ya da bulmak hem Ertuğrul hem de İpek Film için büyük bir sorundu. Nazım Hikmet ve Ertuğrul dışında sektörde senaryo yazan başka birileri de yoktu. Şubat 1934’te İpek Film ve Cumhuriyet gazetesi işbirliğiyle “iyi bir milli film senaryosu” yazmak, sektöre yeni senaristler ve özgün hikâyeler kazandırmak için bir senaryo yarışması düzenlendi. Milli filmden maksat konunun milli hayatımızdan alınmış olmasıydı; dolayısıyla da senaryonun inkılaplardan mülhem olması gerekiyordu.
Yarışma şartnamesine göre katılımcılar, belirtilen maksat doğrultusunda, yazacakları senaryo öykülerinin bir iki sayfayı aşmayacak kısa birer özetini (sinopsis) Cumhuriyet gazetesine gönderecekler ve bunlar arasından ön elemeyi geçenler aynı gazetede yayımlanacaktı. Asıl senaryolar ise son kararı verecek olan hakem heyetine verilmek üzere hazırlanacak ve bunlar gazetede yayımlanmayacaktı. Okuyuculardan en fazla oy alan on senaryo öyküsü, hakem heyetince değerlendirilecek ve birinciliğe layık görülen senaryo sahibine 500 lira mükâfat ile telif hakkı verilecek ve bu senaryo İpek Film tarafından filme çekilecekti. Oylamaya katılan okuyuculara da çeşitli ödüller verilecekti. Birinciliği kazanan senaryoya oy verenlere üç tane birer senelik; üç tane altışar aylık, üç tane üçer aylık ve üç tane de birer aylık serbest giriş kartı verilecekti.
Hakem heyetinde Cumhuriyet gazetesinin başyazarı Yunus Nadi (Abalıoğlu); dönemin popüler edebiyatçılarından Reşat Nuri (Güntekin) ve Mahmut Esat (Yesari); ünlü ressam Namık İsmail; bir zamanlar Türkiye Komünist Partisi’nin önde gelen isimlerinden biri olan ve tiyatro oyunlarıyla da tanınan Vedat Nedim (Tör); gazeteci Abidin Daver Beyler ile yazar ve çevirmen Seniha Bedri (Göknil) Hanım yer alıyordu. Heyette sinema sektörünü temsilen İpek Film’den İhsan (İpekçi) ve Kemal Film’den Şakir (Seden) Beyler bulunuyordu (Cumhuriyet, 8 Şubat 1934).
Gazete yönetimi senaryo öykülerinin son teslim tarihi olarak 28 Şubat’ı ilan etmişti. Bu süre belki daha da uzatılabilirdi ancak yoğun bir katılımın olmasından dolayı buna gerek kalmadı. Ön değerlendirmeden geçen senaryo öyküleri 19 Mart’tan itibaren Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmaya başladı ve bu süreç Ant isimli otuz birinci ve son öykünün 26 Mayıs’ta yayımlanmasıyla sona erdi. Öykülerin tamamı Mütareke Dönemi’nde başlıyor; Milli Mücadele’yle devam ediyor ve kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme atılımlarıyla nihayet buluyordu. Bir iki öykü dışında karakterler İstanbulluydu ve bunlar, vatan sevgisini her şeyin üzerinde tutan, bu uğurda karısını, çocuğunu, annesini ve sevgilisini geride bırakıp canlarını vermeye hazırlardı. Kadın karakterler, erkekler kadar baskın, mücadeleci, korkusuz ve bir o kadar da kahramandı. Öykülerde öne çıkan bir diğer ortak özellik de ana karakterlerin sıradan insanlar olmalarıydı. Milli Mücadele genelde bir çobanın, köylünün, çocuğun, muallimin, hemşirenin, mühendisin ve zabitin öyküleri üzerinden anlatılıyordu.
Son öykünün yayımlanmasından sonra iş okuyuculara düşüyordu. Okuyucular bunların arasından beğendikleri üç öykünün –bu bir ya da iki de olabilirdi- gazete yayımlanan oy pusulalarını kesip, açık adresleriyle birlikte gazete idaresine göndereceklerdi. Oy pusulaları mutlaka bir zarfa konulacak ve üzerine de “senaryo müsabakası” notu düşülecekti. Oy pusulalarının son gönderilme tarihi 15 Haziran’dı (Cumhuriyet, 30 Mayıs 1934).
Gazetede toplam otuz bir öykü yayımlansa da bu sayı gerçekte otuzdu. Gazi Gençler adlı senaryo öyküsünün iki kez yayımlanması (numara 12 ve 31) bu yanlışa yol açmıştı. Otuz öykünün tamamı da öykü ve öyküleme tekniğini bilen yazarların kaleminden çıkmış gibiydi ve bunların sıradan okur-yazar işi olmadığı fazlasıyla belli oluyordu (Cumhuriyet, 30 Mayıs 1934).

Gazetenin okuyucuları için yayımladığı oy pusulaları.
İş Birliği
Bu öyküler içerisinde içeriği, öyküsü, söylemi ve tekniği ile en farklı ve en dikkat çekici olanı gazetenin 11 Mayıs 1934 tarihli sayısında İş Birliği adıyla yayımlanan 28 numaralı öyküydü. Ancak bu öykü, bütün farklılıklarına rağmen devlet tekelinde olan ve devrim ideolojisine hizmet eden Sovyet sinemasından izler taşıyordu.
İş Birliği, hamasetten uzak, son derece gerçekçi ve bir tezi ya da önermesi olan bir öyküydü. Metnin başında öykünün tezi şöyle ifade ediliyordu: “Bu film Türkiye’de yeni bir neslin yeni bir vazife ile hayata doğuşunu tasvir eder ve tezi, memleketimizde kültür hareketinin, iktisadi kurtuluş işleriyle beraber ve aynı zamanda yürümesini müdafaa etmektedir,” (Cumhuriyet, 11 Mayıs 1934).
İki bölümden oluşan bu öyküde İç Anadolu bölgesinde bir zamanlar dokuma sanayisinin merkezi olan bir kasabanın 1912’den 1934’e kadar olan değişim hikâyesi tarihsel olaylar ve yaşanan inkılaplar üzerinden anlatılıyordu. Söz konusu kasaba Avrupa’dan ucuz ve bol miktarda ithal edilen tekstil ve dokuma ürünleriyle kendi sanayisini kaybederek hızla fakirleşmeye başlar ve 1912 yılında yaşanan kuraklıkla birlikte kasabada hayat daha da zorlaşır. İşsiz kalan ahalinin büyük bir kısmı, toprağın da tarıma elverişli olmaması sebebiyle, göç eder ve bir kısmı da işi eşkıyalığa vurur. Son derece tutucu olan kasaba ahalisi yaşanan bu sıkıntıları yapılan yeniliklere bağlamaktadır. Aynı yılın başlarında bir muallim yanında sekiz yaşındaki kızı B ile birlikte bir okul açmak için kasabaya gelir. Muallimin kaldığı handa S. Ağa, ona kasabanın yeni bir mektebe karşı menfi bir zihniyette içinde olduklarını ve esasen kasabanın mükemmel bir mektebi olduğunu söyler. Muallim, ahalinin göstereceğini tepkiyi göze alarak yeni mektebi açar. Ancak bağnaz zihniyet, yeni neslin doğuşuna karşı harekete geçer; okulu taşlar ve okul bahçesindeki bir futbol oyunu kasabada adeta bir isyana dönüşür. Muallim, tüm bu baskılara karşı yılmadan mücadelesini sürdürür. Yeni okulda muallimin kızı ile eski okuldan gelen S isimli erkek bir öğrenci arkadaş olurlar. Bu ikisi yeni hayatı yaratacak olan yeni neslin temsilcileri olacaktır.
Muallimin bağnaz zihniyete karşı mücadelesi onu trajik bir sona doğru sürükler. Kasabanın yobazları tarafından taşlanıp öldürülür; naaşı Müslüman mezarlığına kabul edilmeyip mezarlık duvarları dışında kalan bir yere defnedilir. S. Ağa, bu olay üzerine muallimin kızını ve arkadaşını okumaları için Ankara’ya gönderir. Bu çocuklar on yıl sonra kasabaya dönerler. Muallimin kızı bir sanat okulundan mezun olmuştur ve şimdiki amacı babasının işine babasının bıraktığı yerden devam etmektir. Onun düşüncesine göre “babası ‘yalnız başına’ bir adamın mücadelesini yapmış ve yalnız halkı okutmak için çalışmıştır. Bu yeterli değildir. Tek adamın yalnız başına mücadelesi yerine bir neslin müşterek ve organize mücadelesini ikame etmelidir. Sadece halkı okutmak kâfi değildir bununla beraber bilhassa onu iş sahibi kılmalı ve işi organize etmelidir.” (Cumhuriyet, 11 Mayıs 1934).
Geçen on yılda kasabada hiçbir şey değişmemiştir; ahali eskisi gibi fakir ve işsizdir. Kızın amacı yeni ihtiyaçlar üzerine kasabada modern bir trikotaj ve dokuma işleri yapan bir iş yurdu açarak bu durumu tersine çevirmektir. S. Ağa, bu konuda kızı uyarır ancak o da babası gibi geri adım atmaz ve açtığı iş yurduyla kasabanın sevgisini kazanır. Bu sırada arkadaşı B, kasabaya döner. Onun da rolü köyde işi organize etmek suretiyle yeni hayata vücut vermektir. B, aynı zamanda bir öğretmendir ve köye adeta hâkim olan eşkıya ile tefecilere karşı köylüleri bir kooperatif teşkilatına bağlayarak mücadeleye girişir. S ile B arasındaki bu iş birliği sonucunda hem eşkıya hem de tefeciler tasfiye olunur ve esasen işsizlikten eşkıyalığa vuran çete reisi ve avenesi yeni açılan kooperatif müesseselerinde yazı ve iş öğrenerek emin ve çalışkan insanlar olurlar. Kasaba hızla kalkınıp modernleşir ve öykü katledilen muallimin anısına yaptırılan abidenin açılış merasimiyle sona erer.
Hakem heyeti, yayımlanan bu otuz senaryo öyküsünü okuyuculardan gelen oy pusulalarına göre ona düşürdü. Ardından da bu on senaryo içerisinden birinciyi seçmek için çalışmalara başladı ve bu süreç yaklaşık yedi ay sürdü. Birinci seçilen senaryo öyküsü, diğerlerinden çok farklı bir yerde duran İş Birliği oldu. Öykünün yazarı, siyasi çevrelerin ve basının yakından tanıdığı bir isim olan Şevket Süreyya Aydemir’di. 1925-1927 yılları arasında Türkiye Komünist Partisi’nin Merkez Komitesi üyelerinden biri olan Aydemir, meşhur Kadro dergisinin kurucularından ve Kadro Hareketi’nin önderlerinden biriydi. 1934 yılı itibariyle Ankara Ticaret Lisesi’nde müdür olarak görev yapıyordu.

İyi bir milli film senaryosu yazmak ve sektöre yeni senaristler kazandırmak için İpek Film ve Cumhuriyet gazetesi işbirliğiyle yapılan bu senaryo yarışması büyük ilgi gördü. Hakem heyeti üç yüzden fazla senaryo öyküsünü titizlikle inceledi ve bunların otuzunu yayımlayarak ilk on senaryo öyküsünü okuyucuların oylarıyla belirledi. On senaryo öyküsünden birini de birinciliğe değer gördü. Bu süreç yaklaşık bir yıl sürdü ve yayımlanan senaryo öykülerinin tamamı filme çekilmeye değer bir nitelikteydi. Birinci gelen senaryo öyküsünün filme alınacağı da önceden belirtilmişti. Aydemir, sonuçlar açıklanmadan önce senaryosunu tamamlayıp heyete sunmuştu. Ancak sektörde daha sonra yapılacak senaryo yarışmalarında da olduğu gibi birinci olan bu eser filme çekilmedi. Şevket Süreyya Aydemir de yıllar sonra bu öykü üzerinde yeniden çalışmaya başladı ve senaryo olarak yazdığı bu eserini 1963’te Toprak Uyanırsa adıyla roman olarak yayımladı.
Not: Bu yazı daha önce Atlas Tarih, sayı: 79, Şubat-Mart 2023, s. 90-97, yayınlandı.
