44. İstanbul Film Festivali’nin bana göre kuşkusuz en önemli konuğu, Dag Johan Haugerud idi. Altı filmiyle festivale konuk olmuştu ve ben, her şeyi bir tarafa bırakıp Seks, Aşk ve Hayaller üçlemesini izledim. 

Alabildiğine yalın bir dili olan yönetmenin öyküleri de yalın ve bir o kadar da sakindi. Kendinizi vermeden izlemişseniz, soğuk Norveç’in, soğuk insanlarının hiç de duygu taşımayan birileri olduğunu görüp vazgeçebilirdiniz de… 

Haugerud’un, alttan alta işleyen, insanı düşünmeye, kendisiyle tartışmaya çağıran, sorular sorduran filmleri salondan çıktıktan sonra bile sizi bırakmıyor ve üstüne üstüne ekliyor.

Dag Johan Haugerud, çok yönlü bir sanatçı. Belki de en büyük avantajı kütüphaneci olması; okumasa dahi o kitapların kokusu bile yeter bazı şeyleri hissetmeye, hissettirmeye!

Romanlarıyla tanınmış olsa da asıl ününü filmleriyle kazandı ve bu alanda ödüller elde etti . Düşlediklerini beyazperdeye yansıtması kolay değildi, özellikle popüler sinema böylesi konuşmaya dayalı, tek mekânda geçen filmlere karşı tepkili. 

Kısa filmlerle başladı. Sinema dili gelişince konulu filmlerle asıl yapmak ya da yansıtmak istediklerine yöneldi. Ele aldığı karakterleri öne çıkartan yönetmen, perdede kendisiyle benzeşik birini gören izleyici tarafından önce tepkiyle (tek mekân, ağırlıklı diyalog, teatral çerçeveler) karşılandıysa da, asıl olarak kendine bile itiraf edemediği içsel duygularını yeniden tartışma imkânı buldu ve filmi beğendi. Ödüller kazanması, aynı duyguların festival yöneticileri ve seçiciler kurulları tarafından da empati ile karşılandığının göstergesi.

Kolay değil…

Diyalog ağırlıklı filmlerde konuşmanın akışını, dengesini, ritmini iyi tutturamazsanız hem anlamını yitirir hem de izleyicide bezginlik yaratır. Zaten, “Film çekilmeye başlandığında çoktan bitmiştir, film kafada çekilir” denilmez mi? 

Dag Johan Haugerud, öyküsünü kurarken, yazarken hem çekim hem de çekim sonrası çalışmalarda ne istediğini bilen, dersine iyi çalışmış biridir.

Filmlerin duygusu…

Seks, üçlemenin ilk filmi. Ancak seks deyince, özellikle bizim ülkemizde akla gelen bir konu değil anlatılan. İki baca temizleyicisi arkadaş, yılların getirdiği dostlukla aralarında konuşuyorlar. 

Biri, rüyada David Bowie’nin kendisiyle ilgilendiğini, bu rüyanın ilginç olduğunu söylüyor. Diğeri ise bir müşterisiyle ilişkiye girdiğini anlatıyor. İki arkadaşın bu sohbeti sinema ve görsellik anlamında bakınca çok güçlü değil. Ancak anlatılan inanılmaz ilginç, çarpıcı ve merak yüklü. Sesi değiştiğine, bedeninde farklılıklar olduğunu sandığına göre, pek olmayacak gibi durmuyor. Kim bilir, belki de içinde, kendisinden başka bir kendisi daha var; ne eşine ne de çocuğuna anlatabiliyor durumunu. Sahi, bir rüya ne kadar gerçek(çi) olabilir?

Arkadaşının, bacasını temizlediği müşterisiyle -iş dışında bir iletişim kurallar gereği yasak olsa da- ilişki içerisinde olması ise adamın evli olması nedeniyle daha bir merak uyandırıyor. Ancak adam, durumu eşine anlattığını söyledikten sonra, bunun bir aldatma olmadığını, gizli bir şey yaparsa aldatma olacağını, bu nedenle de gizlemeye gerek duymadığını ifade ediyor. 

Tabii, Dag Johan Haugerud, eşiyle konuşmalarına odaklanıyor, izleyicinin de beklentisi bu yönde zaten. Uzun evlilik süresince birbirlerine sadık(!) kalmış, hep anlayışlı olmuş çiftin böylesi bir durumda nasıl davranacağı merak konusu. Kadın, haklı olarak itiraz edip boşanmak istiyor. Sahi, kadın haklı mı?

Dilerseniz, burada, bu filmi bırakıp diğerine geçeyim… Ama bizim ülkemizde özellikle kadınların eş, koca, baba, kardeş, sevgili, nişanlı tarafından katledilmesini unutmamalıyız. Tabii, çocuk gelin konusu da var…

Love, üçlemenin ikinci filmi. Burada da sinemasal görsellik öne çıkmıyor, ama mesaj apaçık ve belirgin. 

Film, kentin ana meydanlarındaki ve kurum binalarının cephelerindeki heykelleri anlatan bir sekansla başlıyor. Bizim ülkemizde sanata da sanatçıya da hiç değer verilmediğinden, en yetkililerin bile ucube diye nitelemesinden de biliyoruz ki, sanatın halkla iç içe çoğalması pek mümkün değil. 

Anlıyoruz ki, sosyoekonomik, sosyopolitik, sosyokültürel, sosyoekolojik sorunları olmayan Norveç’in insanları, tam da bu nedenle sadece bireysel yaşamlarına odaklanmışlar, ne hayat pahalılığı ne eğitim ne açlık ne barınma ne de sağlık sorunu yaşıyorlar; yapabilecekleri tek şey var: Âşık olmak. 

Karşılıksız da olabilir, platonik de olabilir, hayali de… Olsun da nasıl olursa olsun. 

Temel aynı; yer, kişi, konum farklı…

Haugerud’un dingin dili burada da kendini gösteriyor. Yine Oslo’da, ama farklı bir kesimde, farklı bir kadroyla çekilmiş. Formatının da farklı olduğu söylenebilir. 

Bu kez bir doktor (ürolog) ile bir yardımcısı üzerinden akıyor film. Kadın ürolog, hastalarını heteroseksüel çerçeveden bakarak bilgilendiriyor. Yardımcısı ise bir eşcinsel ve onu, eşcinseller açısından da durumu anlatması gerektiği konusunda uyarıyor. 

Doktor, bir arkadaşı aracılığıyla tanıştığı adam (evlenip ayrılmış ve küçük bir çocuğu olan) ile uyum sağlasa da çocuğunun sorumluluğu nedeniyle uzak durmak istiyor. Eşcinsel yardımcısı yakışıklı ve ilgi çekici biridir. Aralarında bir şey olmayan bir adama hastanede destek olur, onun tedavisiyle ilgilenir. 

Burada da ilk filmde olduğu gibi karşılıklı anlayış vardır, kimse kimseyi ne yargılar ne küçümser ne de ötekileştirir. Yine uzun diyaloglar izleyiciyi kendisiyle baş başa bırakıyor Haugerud ve filmi içselleştirerek yorumlamasını istiyor. 

İlgimi çeken heykellerin anlatımı oldu: Gerek tarih gerek sosyal yaşam gerekse modernite açısından anlatıldığı gibi bir algım olmadı.

Üçlemenin en iyisi…

Dreams (Hayaller), üçlemenin sinemaya en yakın filmi; zaten o nedenle olsa gerek büyük ödül kazanmış. Anlatılan yine aynı, yani bizim hikâyemiz. Biz varsak hayat var, biz yoksak o da yok. Romanların en güzel yanı hayal kurdurmasıdır. 

Okuduğunuz bir kitap sizi kendi dünyanızdan alır, sarıp sarmalar ve yeni bir dünyaya taşır. Düşlediğiniz o yeni, yepyeni dünya, dilediğinizce geniş olabileceği gibi istediğinizce de gelişebilir. Bu da ufuk açar. Ancak bir sınırı var mıdır bu ufkun? Daha doğrusu olmalı mıdır? Olmalı tabii, olsun…

Genç kız okuduğu bir kitaptan etkilenir ve öğretmenine âşık olur. Bir görüşte. Zaten dünden hazırdır, okudukları üzerinden. Âşık olmak kolay da, onu yaşamak zordur. Filmin ana teması (ya da anlattığı) bu zorluktur diyebiliriz. Elinden gelen her şeyi yapar genç kız. Öğretmeni de ona yakın davranır. Kızın beklentisi sanki oluyor gibidir. Oysa öğretmenin öyle bir bakışı yoktur.

Şimdi en önemlisi…

Genç kız duygularını bir deftere yazar. Hepimiz yazmalıyız aslına bakarsanız. Sıradan bir cümle bile aradan yıllar geçince bambaşka anlamlar yüklenebileceği gibi sizin “sıradan” diye nitelediğiniz başkaları tarafından önemsenebilir. 

Herkes elinden geldiğince, ayrıntılarını vermese bile yazmalı yaşadıklarını. Bu, bizim gibi “toplumsal hafızası” zayıf ülkelerde yaşayanlar için çok daha önemli ve gerekli. Tarihçiler, sosyologlar, araştırmacılar, sanatçılar bunun üzerine yepyeni bir dünya koyar.

Dag Johan Haugerud da onu yapmış. Bana sorarsanız da (aldığı ödül de kanıtı) bu üçlemenin en iyi filmini çıkarmış. 

Sadece Dreams’i değil, üçlemenin tümünü izlemek, anlatılanın bizim hikâyemiz olduğunu gösterecektir bize…

Sinema, hayatı elinde tutuyor, daima