44. İstanbul Film Festivali

Emek Sineması’nın İstanbul’un birçok köşesinde olduğu gibi ranta kurban gitmesi ve yıkılması; Sinepop’un, Rüya’nın yok edilmesi; Alkazar’ın sinema salonu kimliğini neredeyse tamamen yitirmesi nedeniyle uzun süredir zaten İstanbul Film Festivali kendi kimliğinden uzaklaşmıştı. 

Bu sene içerisinde LGBTI+ bireylerin hikâyelerinin de anlatıldığı “Neredesin Aşkım?” başlıklı bölümün festival programından çıkarılması ve İKSV’nin buna karşı yapılan protesto eylemlerine ‘‘sessiz kalması’’ festivalin kimi seyirciler tarafından boykot edilmesine neden oldu. 

Tüm bunlar 44. kez düzenlenen İstanbul Film Festivali’nin belki de tarihinde hiç olmadığı kadar sönük geçmesine neden oldu. Oysa Nisan ayı denildiğinde İstanbulluların aklına lale mevsimi kadar İstanbul Film Festivali’nde izleyeceği filmlerin heyecanı da gelirdi. 

İstiklal Caddesi’nde sinemalar arasında mekik dokurken aşina yüzlerle karşılaşmak, film ekipleriyle tanışmak, sokağın ve festivalin havasına girmek sinemaseverler için de önemli bir deneyimdi. 

Uzun süredir İFF bu nosyonunu kaybetmiş durumda. İstanbul’a olan şey aslında İFF’ye de oluyor. Kapitalizmle birlikte başta kent olmak üzere her şey değişiyor. 

Başlangıç yıllarında seyircilere belirli bir film kültürü sağlamayı, ülkenin ve İstanbul’un sanat ortamını yurt dışına tanıtmayı, İstanbul üzerinden Türkiye’de de bir kanal açmayı hedefleyen festival, yıllar içerisinde sıradan bir festivale dönüştü. 

Bunda festival yönetiminin zayıflaması, vizyoner bir yönetim anlayışının olmaması, seyircinin salt “müşteri” gibi algılanması, her şeyin kâr odaklı bir hale gelmesi kadar tabii ki mevcut iktidarın statükocu ve dizginleyici yaklaşımı da etkili. 

Başta Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere devletin valiliği, polisi, zabıtası artık film festivallerinin başında Demokles’in kılıcı gibi bir denetim mekanizması işlevi görüyor. Doğrudan devletten ve bakanlıktan destek alan festivallerin de dolayısıyla onlara karşı değil, onlarla uyumlu politikalar üretmesi ve amiyane tabirle suyu çok da bulandırmadan kendi işlerine bakması bu konjonktürde beklenen bir davranış biçimi. 

Neticede bütün bunlar da festivalin seyirciler tarafından katılımını ve takip edilme alışkanlıklarını etkileyen birer unsura dönüşüyor. Hal böyle olunca da bu sene gördüğümüz gibi, salonların büyük ölçüde boş kaldığı, bir festivalin gerçekleştiğinin bile ilgilileri dışında pek kimse tarafından bilinmediği bir ortam oluşuyor.

Festivalin mevcut durumu hakkında olumsuz şartları bir kenara bırakırsak, bu sene gösterilen filmlerin büyük çoğunluğunun belli bir standardı yakalayan yapımlar olduğundan söz etmek mümkün. 

Altın Lale için yarışan filmlerden Japon yapımı Super Happy Forever, âşık olmak ve sevdiğin insanı kaybetmek üzerine Ozu’nun dünyasından çıkıp gelen sakin, dingin ve dokunaklı bir filmdi. Japonya gibi hayatın çok hızlı aktığı, teknolojinin insanların ayrılmaz bir parçasına dönüştüğü “tekno kentlerde” insanların unuttuğu duyguları hatırlatması açısından yarışmanın dikkate değer filmlerinden biri olduğunu söylemek mümkün. 

Bu bölümde bir diğer ilginç çalışma da Attenberg filminin yönetmeni Athina Rachel Tsangari’nin Hasat (Harvest) filmiydi. Ortaçağ Britanya’sında geçen pastoral bir film gibi başlayan Hasat, Yunan Yeni Dalgası’nda olduğu gibi günümüz kapitalist toplumunun da bir alegorisi gibiydi… Efendi köle ilişkisi, emek sömürüsü, kadın-erkek ilişkilerindeki hiyerarşik düzen, aidiyet, yabancılaşma ve beden politikaları gibi pek çok başlığı da içerisine alan, güçlü bir görüntü yönetimiyle birlikte derdini anlatan ve üzerine düşünmeyi hak eden bir eserdi. Her zevke uygun olmadığını, elindeki malzemeyi kimi noktalarda yeterince derinleştiremediğini ve rahatsız edici yönlerinin de olduğunu eklemekte fayda var. Yine de Yunan Yeni Dalgası’nın izlerinin hâlâ taze olduğunu söylemek mümkün.

Galalar bölümünde gösterilen ve Charles Aznavour’un hayatını anlatan Aznavour isimli yapım da başarılı bir biyografi çalışması. Pek çok biyografi filminde olduğu gibi bu film de karakterin çocukluğundan başlayarak ölümüne kadar kronolojik bir seyir izliyor, ancak bunu sarkmadan, herhangi bir eksikliğe yer vermeden dört başı mamur bir şekilde gerçekleştiriyor. Bu yanıyla çok fazla bir beklentiye sahip olmadan, klasik anlatım tarzında başarılı bir seyirlik olduğunun altını çizelim. Aznavour’un şarkılarını sevenler ve Edith Piaf’la olan ilişkisini merak edenler varsa, film yakında vizyona da giriyor. Kaçırmayın derim!

Standart Yapımlar

Çok fazla uzun uzadıya bahsetmeye değmese de sorunsuz bir şekilde bir seyirliği olan filmler kategorisinde bu sene Didi, Tavuskuşu (Peacock), Dağların Simon’u (Simon of the Mountain), Julie Susuyor (Julie Keeps Quiet) ve Bay K. (Mr. K.) gibi filmleri sayabiliriz. 

Çinli yönetmen Jia Zhang-Ke’nin, Çin’in son otuz yıllık periyottaki dönüşümünü şiirsel bir yolculukla ele aldığı Gelgitlerİçinde (Caught by the Tides) isimli çalışmasını da bu kategoriye dahil edebiliriz. Yönetmeni takip ediyorsanız yönetmen, filmlerinde seyircileri karakterleri ve oyuncularıyla birlikte Çin’in yakın tarihinde büyülü bir gezintiye çıkarıyor.

Bu sene Hayaller (Dreams) filmiyle Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanan Norveçli Dag Johan Haugerud’un retrospektifinden Aşk (Love) ve Seks (Sex) isimli çalışmaları izlememiş olmama rağmen yönetmenin sinemasının ilişki merkezli, karakter ve şehir odaklı bir sinema olduğundan söz edebiliriz. Haugerud başarılı bir biçimde yazılmış senaryolardan yola çıkarak Woody Allen tarzı karmaşık ve kompakt insan ilişkilerini son derece mesafeli, gözlemci ve soğuk bir şekilde aktarıyor. Filmlerinde karakterlerle özdeşleşmek, durumların içerisinde kendimizi bulmak çok mümkün değil. Bunun yerine daha sade, mesafeli ve sorgulayıcı bir anlatımı var. 

Sinefil Filmleri

Bu seneki seçkide iki yönetmene dair belgesel vardı. Bunlardan ilki Yeni Dalga’nın “asi çocuğu” François Truffaut’ydu. Truffaut’nun yaşarken yayımlanmamış hatıratı üzerinden ilerleyen ve daha çok ailesiyle olan ödipal travmalarıyla birlikte filmlerini, karakterlerini ve sanatla ilişkisini aktarmaya çalışan belgesel, kuşkusuz Truffaut sevenler için keyifliydi. 

Ancak belgesel anlamında çok da bir şey vaat etmediğini, çok tekdüze ve monoton bir anlatımının olduğunu, resimli kitap şeklinde ilerleyen bir seyrinin olduğunu da söylemek gerekir. 

Bunun yanı sıra Nazi döneminin en tartışmalı figürlerinden biri olan Leni Riefenstahl ile ilgili olan Riefenstahl isimli belgesel ise çok şaşırtıcı ve düşündürücüydü. Riefenstahl’in belgeseli ve eserleri uzun süredir tartışılıyor. 

Belgeselin yönetmeni de belgeselini, yönetmenin sinemasından ziyade bu tartışmalar üzerine kurguluyor. Yönetmeni hem bir yandan manipülatör ve Hitler işbirlikçisi olarak gösteriyor hem de o dönemde yaptığı eserlerin dönemini aşan estetiğine vurguda bulunarak bunları tartışıyor. 

Kişiliğinin sinemasından ayrı düşünülmediği bir figürü ele alırken son derece detaylı bir araştırma yaparak bıçak sırtı konularda olabildiğince geniş bir perspektiften yaklaşmaya çalışıyor. Bu belgesele bir yerlerde rastlarsanız mutlaka izlemenizi öneririm. 

Bir yönetmenin ele aldığı konuyla olan ilişkisini, ahlaki ve etik tartışmalara nasıl yaklaştığını, arşiv görüntülerinin nasıl değerlendirilebileceğini görmek açısından ders niteliğinde bir çalışma.

Kare As

Festivalde izlediğim filmler arasında benim favorilerim ise bir Kuir komedisi olan acı-tatlı tonlarda ilerleyen Dört Anne(Four Mothers); üç erkek çocuğu olmasına karşın bir kız çocuk evlat edinmeye çalışan İtalyan bir aileyi anlatan ve Yeni Gerçekçiliği modernize eden Vittoria; Çin’in vahşi dönüşümüne çok başka bir yerden bakmayı başarabilen Siyah Köpek(Black Dog) ve Bergmanesk bir ilişki filmi olan Sevgilim (Loveable) festivaldeki kare asımdı diyebilirim. 

Sansür ve Boykotun Gölgesinde