2017 yapımı Happy Death Day (Ölüm Günün Kutlu Olsun) ile sinema kariyerine hızlı bir giriş yapan genç yönetmen Christopher Landon’ın son filmi Drop, yönetmenin filmografisinde önemli bir yerde duracağa benziyor. Genel olarak teen-slasher soslu korku gerilimlerle tanıdığımız Landon, bu filmin de alıştığımızın da dışına çıkarak bizlere oldukça leziz, ağızda tat bırakan bir film armağan ediyor.
Filmde, yaşadığı büyük travmadan sonra hayatına yeniden başlamak isteyen dul anne Violet, oğlu Toby’yi kız kardeşi Jen’e emanet ederek uzun zaman sonraki ilk buluşmasına gider. Oldukça heyecanlı olan Violet’in bu son derece normal başlayan gecesi hayatının en uzun gecesine dönüşecek, kendisinin tahmin dahi edemeyeceği noktalara varacaktır.
Drop oldukça hızlı bir giriş yaptığını söyleyebileceğimiz, oldukça keskin bir film. Aslında tam anlamıyla bir çerezlik filmi gibi görünürken bunu doğrulayan klişeleri de içermesine karşın janrasından ayrılarak zengin senaryosu, zeki kurgusu ve göz alıcı kamera hareketleriyle başka bir yere evrilebilmeyi başarıyor.
Filmin isminden başlayacak olursak Drop genel anlamıyla düşüş, bırakmak anlamlarında kullanılan bir kelime. Filmde ise Drop adında bir sosyal arkadaşlık uygulaması mevcut ve Violet de buradan tanıştığı Henry ile buluşmak için yola çıkıyor.

Gökdelende Randevu
Film günümüz sosyal yaşantısı, kapitalizmin getirdiği hız, tüketim toplumu gibi durumlara yerinde dokundurmalar içeriyor. Özellikle mekân kullanımındaki ustalık ise ciddi anlamda dikkate değer nitelikte. Filmin başındaki Violet’in evi, buluşmanın gerçekleşeceği ve neredeyse filmin tamamında kullanılan aşırı lüks ve yüksekteki plazanın restoran katı ana mekânlar. Film yalnızca bu iki mekânda geçiyor ancak buralarda değinilmesi gereken oldukça önemli noktalar mevcut. Violet ile Henry buluştuğu andan itibaren Violet’in telefonuna Drop’tan gelmeye başlayan emir veren tehdit mesajları, oğlu Toby’nin hayatının tehdit edilmesiyle gece bambaşka bir noktaya evriliyor. İlk mesajdan itibaren ise mekânın kullanımı ve kamera hareketleri çok önemli.
Empire State ile yarışacak nitelikteki plazanın ultra lüks restoran katında egolarıyla baş başa, telefonlarına bakmadan duramayan, sürekli birbirini dikizleyen Amerikan üst sınıfının hayatına bakış atarken kamera oldukça fazla genel çekime başvuruyor. Garsonun yemek servisi sahneleriyle Violet ve Henry ikilisinin baş başa oldukları anlarda ise yüze yakın çekim uygulanıyor. Bu sahnelerde 4. Duvara yakın bir teknik kullanılarak seyirciye oradaymış hissi başarıyla verilirken Violet’in her hareketinin izleniyor olması, bu kadar insan içinde olmasına karşın kendisini güvende hissetmeyişi, restoran tuvaletinde dahi rahat edememesi gibi şeyler günümüz yaşantısının sahte özgürlük duygusuna vurgu yapıyor.
Sahte Özgürlük
Düşündüğümüz zaman dünyadaki 8 küsur milyar insana nüfus etmiş olan telefon bağımlılığı, onun bize yaşattığı sahte duygular, verdiği sözüm ona özgürlük hissi filmde tamamen alaşağı edilerek kral çıplak deniyor.
Burada filmin ismine tekrardan bir dönüş yaparsak günümüzde telefonu düşürmeye karşı duyulan, duyduğumuz korku, endişe gibi durumlar filmde telefonun adeta başrolde oluşunu çok daha anlamlı kılıyor. İster lüks bir restoranda ister o restoranın tuvaletinde veyahut finalde göreceğimiz üzere kendi evinde olsun, nerede olursan ol günümüz modern kapitalist dünyasında kitle iletişimin bu denli ayyuka çıkmasıyla insan aslında hiçbir yerde ve hiçbir zaman güvende değil.
Asla özgür de değiliz!
Sürekli olarak bir beğenilme arzusu, gösterişçilik tavan yapmış iken Violet ile Henry’nin sona doğru yaptıkları sohbet aslında birbirlerini biraz önce bahsettiğimiz, insanların birbirlerini tükettiği bir arkadaşlık uygulamasında bulmaları da aslında bir tezat gibi görünürken yaptıkları içten bir sohbet herkesin bu dünyanın tuzaklarına düşmediğini, herhangi bir süs, gösteriş, sahtelik olmadan düz, sade mutluluğu arayanların da aramızda olabileceklerinin güzel bir tezahürüne dönüşüyor.
Bütün bunları üst üste koyduğumuzda ise karşımıza John Badham’ın 1995 yapımı hit filmi Nick of Time’ı da hatırlatan, hatta finalindeki siyasi senaryo sürpriziyle bariz referans veren Drop, Jillian Jacobs ve Chris Roach ikilisinin keskin kalemlerinin ortaya çıkardığı zengin senaryosu, Marc Spicer’ın akılda kalıcı kamera hareketlerinin ayyuka çıktığı zengin sinematografisi, Ben Baudhuin’in zeki kurgusuyla 2025’in gerilim filmlerinin en akılda kalıcı örneklerinden biri olacağa benzeyen güzel bir yapım ve keyifli bir seyirlik.
